Zirvedeyiz Yazdır e-Posta

Kahire, 14 Ekim 2004   

 

Develer Tûr Dağı’nda belli bir yere kadar çıkabiliyor; oradan öteye geçemiyorlardı. Çünkü artık sadece kayalıklar var… Bu kayalıkların, geçit veren yerlerine bazı hayırseverler tarafından taşlar konarak, yürüyüşü kolaylaştırıcı merdivenler yapılmış. Ama oldukça dik olan bu merdivenlerden çıkmak hayli zor! Devci genç merdivenlerin sayısını 700 söylemişti amma, kaç yedi yüz olduğunu hesaplayamadım doğrusu. Artık deveci devesiyle aşağıya; ben, Zeki Bey ve Büşra zirveye ulaşmaya çalışıyoruz. Deve bizi terk etmeden önce, elimizdeki yiyecek poşetlerini deve binmiş olan taşıyordu. Şimdi ise, ben ve Zeki Bey taşıyoruz. Ama doğrusunu söylemek gerekirse onun yükü daha ağır.

Büşra’nın geldiğine pişman olduğunu seziyor, fakat sesimi çıkarmıyordum. O da yorgunluktan bitmiş tükenmiş olmasına rağmen şikâyet etmiyordu. Neticede, zirveye çıkıp inişe geçtikten sonra, bizimle bu maceraya atıldığı için ne kadar memnun kalacağını tahmin edebiliyordum. Ama merdivenler bitmek bilmiyor ki. Üstelik merdiven sefası başladıktan sonra ara ara verdiğimiz molaların birinde asâmı da bir yerde unuttum. Nihâyet zirveye yaklaşmamıza az bir mesafede, Tûr’a çıkan turistlere hizmet veren birkaç insanla tanıştık. Küçük kulübeleri olan bu zavallı insanlar da bizim bu saatte çıkışımıza şaşmışlardı. Nitekim onlar, gelen turistleri aşağıya uğurladıktan sonra, istirahata çekilmişlerdi. Bir bakıma onları rahatsız etmiş olduk. Ama çok iyi insanlar olduklarından, rahatsızlıklarını hissettirmemeye çalıştılar. Ama yorgunlukları her hâllerinden belliydi. Artık püfür püfür rüzgâr esiyor. Yokuş çıkarken terlediğimizden, üşütmememiz için, bize battaniye ikrâm ediyor, Tûr Dağının bu birkaç sakini… O dağın tepesinde, abdest almamız için bize su bile verdiler. Çünkü zirvedeki camide, “Tahiyyetu’l-Mescid” namazı kılmak istiyorduk. Tûr Dağı’na çıkılır da, orada iki rekât namaz kılınmaz mı? Biraz yüzsüzlük oldu amma, çayları olup olmadığını sordum. “Var!” dediler. Fakat Zeki Bey’le Büşra bu “sallama” çaydan içmediler.

On beş dakika kadar oturduktan sonra, artık son menzili de kat etmek için tekrar harekete geçtik. Tabi bu molalarda, aşağıda bıraktığımız Enis Hoca ile Cemal’i de konuşuyoruz; “acaba ayıp mı ettik?” diye. Fakat olan olmuştu.

 

Zirve’deyiz

 

Ve işte zirve! 2285 metre.   Tam iki saatte tırmanmıştık. Ama öyle yorgunduk ki, her birimiz kayalığın münâsip bir yerine oturup, uçsuz bucaksız dağların seyrine koyulduk… Konuşmaya bile mecalimiz kalmamış.

Zirvenin bir yanına Hıristiyanlar kiliselerini; diğer yanına da Müslümanlar camilerini yapmışlar. Biraz dinlendikten sonra, Tûr Dağı mescidinde namazımızı kılıp, namazdan sonra tekrar yerimize oturduk. Artık Zeki Bey poşetlerdeki Siirt yemeklerini çıkarıp ikrâm ediyor. Biz, dünyanın bu en güzel yerlerinden birisi olan Tûr Dağı’nın tepesinde oturmuş yemek yiyoruz; Enis Bey’le Cemal aşağıda yanıyor; revâ mı yâni?

Rivâyetler doğru, ve çıktığımız yer gerçekten Hz. Mûsâ’nın çıktığı yerse, tarihi bir an yaşıyoruz demektir. Çünkü burada Allah, Hz. Mûsâ’nın isteği üzerine dağa tecelli etmiş, Mûsâ tahammül edemeyerek bayılmıştı. Ve Allah ona emirlerini burada vermişti.

Hz. Mûsâ Firavun’un zulmünden kurtulup Mısır’dan çıktıktan sonra, Sinâ’ya vardılar. Oraya yerleştikten sonra, Hz. Mûsâ, Allah’ın emirlerini almak üzere, şu anda zirvesinde bulunduğumuz Tûr Dağı’na çıktı. Hem de acele ediyordu. Allah’la mülâkî olmaktan daha güzel bir şey mi vardı ki acele etmesin?  Orada Rabbinin emirlerini alacaktı.

Burası Tur Dağı... Senelerce, senelerce önce Allah’ın emri üzerine Musa bu dağa tırmanmış, Rabbiyle mülaki olmuştu... Yine Allah’ın emriyle, İsrail oğullarını; insanları ezen, onları sömüren Firavun Rejimi’nden kurtararak Sina’ya getirmişti... Çölün kavurucu güneşi altında kalınca, Allah onları gölgeledi[1]; susuz kalınca da, Musa’nın duası üzerine Allah ona, “ Asâ[2]’nla taşa vur!” dedi; ve ondan derhal on iki kaynak fışkırdı[3]. Onlara yiyecek olarak da, “menn[4] ve “selvâ[5] gönderdi[6].  

 

 Zirvede yanımıza gelen bu güzel kuşa, Büşra yiyecek ve su ikram ediyor

Fakat Allah, çölde bile İsrail Oğullarına, yâni Musa(a.s)’ın Firavun’un zulmünden kurtardığı Yahudilere bu kadar nimet vermesine rağmen, onlar sabretmediler, kanaat getirmediler; ve Allah’a karşı zalim oldular. İşte o zaman Allah, Musa aracılığıyla onlara şöyle demişti: “Hani siz (verilen nimetlere karşılık) : Ey Musa! Bir tek yemekle yetinmeyiz; bizim için Rabbine dua et de yerin bitirdiği şeylerden; sebzesinden, hıyarından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından bize çıkarsın, dediniz. Musa ise: Daha iyiyi daha kötü ile değiştirmek mi istiyorsunuz? O hâlde şehre inin. Zirâ istedikleriniz sizin için orada var, dedi. İşte (bu hadiseden sonra) üzerlerine aşağılık ve yoksulluk damgası vuruldu. Allah’ın gazabına uğradılar. Bu musibetler (onların başına), Allah’ın ayetlerini inkâra devam etmeleri, haksız olarak peygamberleri öldürmeleri sebebiyle geldi. Bunların hepsi, sadece isyanları ve taşkınlıkları sebebiyledir”[7].

İşte bu dağda Musa, insanlardan hiç kimsenin istemeyi düşünmediği/düşünemediği bir şeyi talep etti Rabbinden...

“(Mûsâ Tûr’a varınca, Allah): “Seni, acele ile kavminden uzaklaştıran nedir, ey Mûsâ?” (dedi). Mûsâ şöyle dedi: “Onlar, işte onlar hemen arkamdalar. Rabbim! Sen razı olasın diye, acele ederek sana geldim[8].

Allah, Tûr Dağı’na gelen Hz. Mûsâ’ya, dinler tarihinde “On Emir” denen emirleri verdi.

Kur’an anlatıyor:

“Mûsâ’ya otuz gece süre belirledik, buna on (gece) daha kattık. Böylece Rabbinin belirlediği vakit kırk geceye tamamlandı. Mûsâ kardeşi Hârûn’a, “Kavmim arasında benim yerime geç ve yapıcı ol. Sakın bozguncuların yoluna uyma” dedi. Mûsa, belirlediğimiz yere (Tûr’a) gelip Rabbi de ona konuşunca, “Rabbim! Bana (kendini) göster, sana bakayım” dedi. Allah da, “Beni (dünyada) katiyen göremezsin. Fakat (şu) dağa bak, eğer o yerinde durursa sen de beni görebilirsin.” dedi. Rabbi dağa tecelli edince onu darmadağın ediverdi. Mûsâ da baygın düştü. Ayılınca, “Seni eksikliklerden uzak tutarım Allah’ım! Sana tövbe ettim. Ben inananların ilkiyim” dedi. (Allah) “Ey Mûsâ! Vahiylerim ve konuşmamla seni insanlar üzerine seçkin kıldım. Öyleyse sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol” dedi. Mûsâ için, Tevrat levhalarında her şeye dair bir öğüt ve her şeyin bir açıklamasını yazdık ve ona şöyle dedik: “Şimdi onları kuvvetle tut, kavmine de emret. Onları en güzeliyle alsınlar (uygulasınlar). Yakında size fasıkların yurdunu göstereceğim”.  Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları âyetlerimden uzaklaştıracağım. (Onlar) her âyeti görseler de ona iman etmezler. Doğru yolu görseler onu yol edinmezler. Ama sapıklık yolunu görseler onu (hemen)yol edinirler. Bu, onların, âyetlerimizi yalanlamaları ve onlardan hep gafil olmaları sebebiyledir. Âyetlerimizi ve Ahiret’e kavuşmayı yalanlayanların amelleri boşa çıkmıştır. Onlar ancak yapmakta olduklarının cezasını çekerler”[9].

Allah bu dağda Musa’ya, “Elvâh[10] üzerinde “Suhûf[11]u verdi; ve Musa dağdan inerek kavmine geri döndü. Ama döndüğünde, kavminin tevhid inancını terk ettiğini, ve bir buzağı yaparak, ona tapmaya başladıklarını gördü; ve bu ihânetlerinden dolayı çok üzüldü. Üzüntüsüne kızgınlık karışınca da, onların yanında bulunan, fakat buzağıya tapmalarına mani olamayan kardeşi Harun’a bağırmaya başladı. Kur’an ayetleri şöyle anlatıyor:

“Musa, kızgın ve üzgün bir hâlde kavmine dönünce: “benden sonra ne kötü şeyler yapmışsınız! Rabbinizin emrini (beklemeyip) acele mi ettiniz?” dedi. Tevrat Levhaları’nı yere attı ve kardeşinin başını tutup kendine doğru çekmeye başladı. (Kardeşi): “Ey annemin oğlu! Bu kavim beni zayıf gördü, ve nerede ise beni öldüreceklerdi. Sen de düşmanları bana güldürme ve beni bu zalim kavimle beraber tutma!”dedi. (Musa da) Ey Rabbim, beni ve kardeşimi bağışla, bizi rahmetine kabul et. Zira sen merhametlilerin en merhametlisisin! dedi. Buzağıyı (tanrı) edinenler var ya, işte onlara Rablerinden bir gazap ve dünya hayatında bir alçaklık erişecektir. Biz iftiracıları böyle cezalandırırız”[12].

 “ Musa kendisine inananlardan 70 kişiyi seçti. Diğerlerine ise Allah bir felâket verip, onları helâk etti[13].

Bu Yahudiler neden Allah’ın emirlerine karşı bu kadar düşmandırlar? Neden Zekeriyya Peygamber’i kestiler, Yahya(a.s)’a hayat hakkı tanımadılar; Hz. Meryem’i fahişelikle suçladılar? Bu Yahudiler hiç mi Cehennem azabından korkmuyorlar? Neden bunlarda hak-hukuk kavramı yok, neden çocuk öldürmekten zevk alıyorlar? Neden “Siyonizm dini” uğruna dünyayı kana bularlar? Siyonizm belâsını terk etseler, ve bütün dünya insanları gibi, insanca yaşasalar olmaz mı? Allah’ın, bu dağda, kendilerine olan uyarılarını neden kâle almazlar? Allah bir zamanlar Kudüs’ü onların emrine[14] verdi, fakat onlar ihânet edip zulmettiler; ve Allah onlara vebâ gönderdi[15]. Ey Yahudiler Allah’a inanın, ve Musa’nın bu dağda getirdiklerine dönün! Çünkü Allah, bizim de, sizin de, biz ve sizden başka herkesin de mecburen uğrayacağı[16] bir Cehennem yaratmıştır. Ondan kurtulanlardan olmak varken, neden onun yakıtı olanlardan olalım?..

 

Allahu Te’âlâ Mûsâ’ya bu tenbihatta bulunduktan sonra, ona “Elvâh” (levhalar) üzerindeki şu on emri verdi:

 

“De ki: “Gelin, Rabbinizin size haram kıldığı şeyleri okuyayım: Ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya babaya iyi davranın. Fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi de onları da biz rızıklandırırız. (Zina ve benzeri) çirkinliklere, bunların açığına da gizlisine de yaklaşmayın. Meşrû bir hak karşılığı olmadıkça Allah’ın haram (dokunulmaz) kıldığı canı öldürmeyin. İşte size Allah bunu emretti ki aklınızı kullanasınız”.  Rüşdüne erişinceye kadar yetimin malına ancak en güzel şekilde yaklaşın. Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın. Biz herkesi ancak gücünün yettiği kadarıyla sorumlu tutarız. (Birisi hakkında) konuştuğunuz zaman yakınınız bile olsa adil olun. Allah’a verdiğiniz sözü tutun. İşte bunları Allah size öğüt alasınız diye emretti. İşte bu, benim dosdoğru yolum. Artık ona uyun. Başka yollara uymayın. Yoksa o yollar sizi parça parça edip O’nun yolundan ayırır. İşte size bunları Allah sakınasınız diye emretti. Sonra iyilik yapanlara nimeti tamamlamak, her şeyi açıklamak, hidayet ve rahmete erdirmek için Mûsâ’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) verdik ki Rablerinin huzuruna varacaklarına iman etsinler”[17].

Biz Zeki Bey’le bunları konuşurken, rengi siyah ve beyaz olan çok güzel bir kuş geldi yanımıza. O kadar cana yakındı ki, Büşra’nın kendisine ikrâm ettiği pastayı yemeyi, kayanın üzerine döktüğü sudan içmeyi reddetmedi. Kim bilir kaç km uçması lâzımdı ki, bir damla su bulup içebilsin. Ama Allah isterse, Tûr Dağı’nın tepesinde bile bu kuşa su bulur, verir, içirir… Hem de tâ Kahire’den bize taşıtarak…

Kurban olduğum Allah’ım! Senin hikmetinden suâl olunmaz! Sen dilediğini yapar, yaratıklarını, hiç kimsenin ummadığı şekilde rızıklandırır, doyurursun. Kur’an’da demiyor musun ki:

“Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki Allah onun rızkını vermiş olmasın! Allah o canlının durduğu yeri ve sonunda bırakılacağı mekânı bilir. Bunların hepsi, açıkça bir kitaptadır”[18].

 

Tûr Dağı’ndan iniş

 

 Zeki bey ve Büşra inişe başlıyor

Zaman ve imkân elverseydi de, geceyi bu dağda geçirseydik ne olurdu? Ama hiçbir insan her istediğini yapamaz ki şu fâni dünyada! Onun için biz de ayağa kalktık, ve Enis Hoca’yı merakta bırakmamak için inişe geçtik.

Nisbeten daha kolay olmasına rağmen, iniş de zor oluyor. Dağlara çıkmış olanlar bunu çok iyi bilirler. Hele antrenmanı da yoksa, bazen aylaklarının  tutmadığı bile olur…

Aslında iniş için daha kısa bir yol vardı. Fakat daha ziyâde dağ keçilerinin kullanabildiği bir yol olduğundan, cesaret edemedik. Çünkü gerçekten çok dikti.

İnişimiz, çıkışımız gibi maceralı olmadı tabi; ve bir buçuk saatte aşağıya vardık. Kısaca tırmanışımız ve inişimiz dört buçuk saati geçmişti.

Aşağıya vardığımızda Enis Hoca’nın merak içerisinde bizi beklediğini gördük. Gerçekten ona haksızlık etmiştik. Ama Tûr Dağı’nın eteğine geleceksin, ve tırmanmayacaksın, benim açımdan o da olmazdı ki!

Aşağıda biraz dinlenirken, bizi tanıyan Türklerle karşılaştık. Mevlâ’m nelere Kâdir! Tûr Dağı’nın eteğinde birisi, çoluk çocuğuyla size yanaşıyor, ve “Hocam nasılsınız?” diye soruyor. Dünya ne kadar küçük?

Bir saat kadar dinlendikten sonra yola koyulduk, ve gece yarısına doğru Kahire’ye vardık. Böylece Tûr Dağı serüvenimiz de sona erdi…

 

 



[1] K.K. Bakara Sûresi, 57.

[2]Asâ” baston, sopa demektir.

[3] K.K. Bakara Sûresi, 60.

[4]Menn”, “kudret helvası” demektir. Kudret helvası, bilhassa sıcak ülkelerde, ağustos aylarında gökten yağan tatlı bir mayidir. Ağaç yapraklarından toplanıp bir araya getirilir, öylece yenilir. Çok şifalı olan bu güzel nimet, hâlâ şifalı bitki satan dükkanlarda bulunmaktadır. Çocukluğumuzda, bizde meşe ağacı yapraklarından kudret helvasını toplar, yuvarlak hâle getirir, sonra da yerdik. Bizim Pervari’de kudret helvasına “gezo” denir, ve hâlâ bulunur.

[5]Selvâ”, bıldırcın demektir.

[6] K.K. Bakara Sûresi, 57.

[7] K.K. Bakara Suresi, 61.

[8] K.K. Tâhâ Sûresi, 83-84.

[9] K.K. A’râf Sûresi, 142-147.

[10]“Elvâh”,  Levhalar” demektir.

[11] Allah(c.c), bazı peygamberlerine Kitap, bazılarına da birkaç sahife şeklinde emirlerini göndermiştir ki, bunlardan sahifeler hâlinde olanlara “Suhûf” denir.

[12] K.K. A’râf Sûresi, 150-152.

[13] Bk. K.K. A’râf Sûresi, 155.

[14] Bk. K.K. A’râf Sûresi, 161.

[15] Bk. K.K. A’râf Sûresi, 162.

[16] K.K. Meryem Sûresi, 71.

[17] K.K. En’âm Sûresi, 151-154.

[18] K.K. Hûd Sûresi, 6.