Anasayfa > Seyahatnâme > Mısır (2004) > Tırmanışa geçiyoruz
Tırmanışa geçiyoruz Yazdır e-Posta

Kahire, 12 Ekim 2004   

 

Daha önce belirttiğimiz gibi, Saint Catrin manastırına vardığımızda, güneş epey yükselmiş; zirveye çıkmış olan bizim gibi turistler inmeye başlamışlardı bile.

Zeki Bey, Enis Hoca için bir deve kiralamaya gitti. Biz de yavaş yavaş onun olduğu yere doğru gidiyoruz.

Yapılan pazarlıktan sonra, Enis Hoca için bir deve kiralandı. Fakat buna rağmen, Enis Hoca, biraz da tansiyonu olduğundan deve ile çıkmaya bile razı olmadı, ve tırmanıştan vazgeçti. Onu orada bırakıp dağa tırmanmak nezâket kurallarına uygun olmadığı hâlde, müsamahasını suistimâl ederek tırmanmaya karar verdim. Zeki Bey zor durumda kalmıştı: Benimle mi tırmansın, Enis Hoca’yla mı kalsın? Çünkü çıkış ve inişimiz, aşağı yukarı 4–5 saati bulacak. Nihâyet Zeki Bey de tırmanmaya karar verdi. Kiralanan deveye binmem için ısrar ettiyse de, ben onun, kızı Büşra ile binmesini tercih ettim. Fakat gel gör ki, Büşra Hanım deveye binmiyor; çünkü deveden korkuyor. Nasrettin Hoca’nın yaptığı gibi, kiraladığımız deveyi, üzerine hiç kimseyi bindirmeden dağa çıkaracak değildik herhâlde. Ben biraz uzaklaştığım için ve Büşra da binmediği için, Zeki Bey çaresiz kalarak deveye bindi. Böylece Enis Hoca ile şoför Cemal’i aşağıda bırakarak tırmanmaya başladık.

Ben, Zeki Bey ve kızı Büşra’dan başka tırmanan bir tek kişi yok. Aksine yüzlerce turist yukarıdan aşağıya iniyor; ve bizi tırmanıyor görünce de, “herhâlde bunlar zirvede bir şeylerini unuttular da onu almaya gidiyorlar” diye düşünüyorlar, belki de bize acıyorlardı. Çünkü sıcak iyice bastırmıştı…

Arada sırada Zeki Bey beni çağırıyor, deveye binmem için ısrar ediyor; fakat ben yaya çıkmayı tercih ediyordum. Dağlara tırmanmayı çok sevdiğim için, aslında deveye binmemem, benim için iltifat oluyordu. İltifat oluyordu amma, zoruma da gitse artık ben eski dağcı Süreyya değildim. Çoktandır tırmanmamış, üstelik de yaşlanmıştım… Onun için yolun kenarında, Haziran ağacından yapılmış, yarısı da kırık olan bir asâ görünce öyle sevindim ki.

Menzillerde yürümek insana sabrı öğretir. Deve ile seyahat etmek de öyle… Çünkü aceleyle menzile varılmaz! Sabırla devrilir dağlar, kat edilir uçsuz bucaksız çöller… 

Yolun üçte birini tırmanmıştık ki, Zeki Bey benle Büşra’ya yetişti, ve cebren deveyi ıhlatarak, benim binmemi istedi. Ben de onu kırmadım, ve deveye binerek tekrar yola koyulduk. Olan zavallı Büşra’ya oluyordu. Babası bindi, ardından ben de bindim. Fakat o, korkusunun kurbanı olarak yaya tırmanmak zorunda kaldı. Doğrusu ben de bu kadar dik ve uzun olduğunu tahmin etmemiştim Tûr Dağı’nın yolunu. Deve, aruz vezni hareketleriyle sallanıyor, tıpkı bizim gibi etrafa bakıp bakıp yürüyordu. Kur’an ne de güzel demişti onun için: “Onlar, devenin nasıl yaratıldığına bakmazlar mı?” Garip bir yaratık vesselam. 

Arka plânda görünen, Saint Catrine kilisesidir.

 Keklik sesleri

  Viyana, İstanbul, ve nihâyet Kahire’nin o kahredici gürültüsünden sonra Tûr Dağı’nın eteklerindeki bu sessizliğin verdiği hazzı, ne ben ne de hiçbir yazar tarif edemez. Çünkü o, Mukaddes Tuvâ Vadi’sinin üzerinde yükselen Tûr’un sessizliğiydi. Allah, Tûr’a çağırdığı Peygamberi Mûsâ’ya, “ayakkabılarını çıkar! Çünkü sen mukaddes Tuvâ vadisindesin!” buyurmuştu…

İşte tam bu düşüncelere dalmış, Tuvâ’yı, Tûr’u, Musa’yı, ona bu dağın eteklerinde ihânet etmiş olan İsrail oğullarını gözümün önünden geçirirken, birdenbire hayal görüyormuşum gibi geldi bana… Yoksa ben Tûr eteklerinde değil, Pervari’yi çevreleyen dağların eteklerinde mi geziniyorum diye, irkiliverdim. Ama hayır! Burası Pervari’nin dağları değil!..

Peki, ya bu tanıdık sesler?

Evet yanılmıyorum. Ben bu sesleri çok, hem de çok iyi tanıyorum! Bunlar, çocukluğumu beraber geçirdiğim kekliklerimin sesi! Aman ya Rabbi! Bu ne halâvet! Lutf u keremine kurban olduğum Allah! Bir tarafta Tûr, diğer taraftan Tûr’da öten keklikler… Evet işte oradalar. Kırmızı gagaları, alaca göğüsleri, hiçbir balerinin taklid edemeyeceği o endâmlı, nazlı yürüyüşleri, ve bestelenmiş o güzel nağmeleri, tariften vâbestedir… 

 

Dilimle değil, gönlümün, kirlenmemesine itinâ gösterdiğim köşesinden seslenivermişim kekliğe:

Kınalı’m!

Her nağmesi buhurdân kokan keklik!

Ööööt! Durmadan öt!

Nefeslerinin en bâkiresini bu bestende seslendir!

Seslendir ki,

Tuvâ Vadi’sinde, Hârûn’un yanında, buzağının önünde ihânet edenlerin

İhânetleri dile gelsin,

İsrailoğullarını anlatsın.

Ve torunlarının

Kudüs’ü Mezbahaya çevirdiklerini,

Süleyman Mâbedi’ni,

Kana buladıklarını,

Hamurlarını,

Bebek kanlarıyla mayaladıklarını

Dillendirsin…

Öt! Öt ki

Yüreği pâre pâre olmuş Filistinli annenin,

 İçine su serpilsin nağmelerinden!

Körpe ciğerinin,

Nâzenin bronşlarından öt ki şifa bulayım Kınalı’m!

Öt! Öt ki

Çağdaş Firavunlar uğruna

“Dilsiz şeytanlaşmışlar”

Âgâh olurlar belki…

 Öt Kınalı’m! Öt kekliğim!

Tırmandığım kayalardan

Daha sert olan yüreğim

Yumuşasın diye öt!

Yüreği,

Zalimlerden yana dönmüş biçare Müslüman’ın

Atıl ve bigâne duygusunu

İhyâ için öt!

Öt Kınalı’m!

Irk belâsına,

Asabiyete mübtelâ biz hastaların

Şifâsâzı olmak için öt!

Öööt!

Nağmelerin bitmesin öööt!

 Ve birden sesleri kesiliverdi. O çok sevdikleri kayalıklar arasından süzülüp kayboldular Tûr Dağı’nın keklikleri…