Tûr Dağı Yazdır e-Posta

Kahire, 9 Ekim 2004   

 

Bugün, yıllardır rüyasını gördüğüm bir düşüncemi gerçekleştirmeyi Allah bana nasib etti.  Ya Rabbi Sana nasıl şükredeceğimi bilemiyorum… Kendin dediğin gibi, Rahmetin her şeyi kuşatmış da, biz farkında değiliz…

Mısır’a bundan önceki gelişlerimde hep Tûr Dağı’na çıkmayı hayal etmiş, fakat bu hayalim, her seferinde ortaya çıkan bazı sebeplerden dolayı gerçekleşmemişti.

İki gün önce Mısır-İsrail hududunda, Taba şehrindeki Hilton oteline patlayıcı atılıp, 40’a yakın insan öldüğünden ve de Tûr Dağı, Sinâ’da bu bölgeye yakın olduğundan, neredeyse Tûr Dağı seyahatimiz bu sefer de gerçekleşmeyecekti… Çünkü sevgili mihmandarımız Zeki Bey bizi tehlikeye atmak istemiyordu. Bense, sonu fayda getirecek maceralara bayıldığım için, nasıl davranacağımı düşünüyordum. Bu sebepten dolayı Zeki Bey’i zora sokmamak için, gönlüm gitmekten yana olmasına rağmen müstenkif kaldım. Fakat Enis Hoca, “Efendim, hadisenin olduğu yer, yâni Taba, bizim gitmek istediğimiz yere çok uzak, onun için niyetimizi bozmayalım ve gidelim!” deyince, doğrusu çok sevindim; ve içimden Enis Hoca’ya dua ettim. Fakat Zeki Bey hâlâ müteredditti. Gençliği Hizan dağlarında geçmiş olan sevgili Zeki elbette korkmuyordu. Fakat bizler kendisine emânet olduğumuzdan bize bir şey olsun istemiyordu. Buna rağmen Zeki Bey kararımıza katıldı ve akşam 23.00’ de Tûr Dağı’na tırmanmak üzere, Zeki Bey’in şoförü Cemal’in kullandığı araba ile Kahire’den yola çıktık.

Enis Hoca, Zeki Bey, Zeki Bey’in çalışkan kızı Büşra, ben ve şoför Cemal, maceralı bir yolculuğa başladık. Zavallı şoför Cemal da bizim gibi ilk defa Tûr Dağı bölgesine gidiyor… Kim bilir belki de içinden, “bu adamlar deli mi yahu? Kahire’den 500’ km. uzakta bulunan bir dağa çıkmak için bu yolculuk yapılır mı?” diye sayıklayıp duruyor… Nitekim yolun acemisi olduğundan, belki de hiç bu kadar uzun, üstelik gece yarısı ve tenha olan bir yola gitmediğindendir ki birkaç defa yolu şaşırdı ve maalesef bu şaşırmalardan dolayı, hem menzilimizden uzaklaştık, hem de sabah namazı vakti varmamız gereken yere, yâni Tûr Dağı’nın eteğine, güneş doğup epey yükseldikten sonra varabildik. Oysaki dağa gün doğmadan tırmanıp, zirvede güneşin doğuşunu seyredecektik!.. Meğer “Tûr Dağı” diye değil, Sainte Catherine diye soracakmışız… 

Sina’da  Sabah namazını kıldığımız çölden bir görünüş

Geç kaldığımız ve sabah namazını kaçırmamak için, namazımızı Sinâ Çölü’nün kumları üzerinde edâ ettik. Çöl soğuğu bizi üşütürken, karşımızda uzanan sıra dağlar bütün haşmetiyle bakarken ve rüzgârın oraya buraya savurduğu kum tanecikleri üzerimize gelirken kıldığımız o sabah namazının zevkini hiçbir zaman unutamam… Zaten hayat dediğimiz olgu nedir ki? Bazen bir lahzacık bir zaman dilimi, asırlar süren bir ömürden daha güzel oluyor sanki… Bilmem ama bana öyle geliyor… Bu güzel sabah namazını Sinâ Çölü’nde edâ ettik ya; tehlikeler, soğuklar, karanlıklar varsın da gelsin…

Namazdan sonra hemen yola koyulduk. Şaşırıp gittiğimiz yolu geri geliyoruz şimdi. Meğer varmak istediğimiz menzil karşı sıra dağların arkası; ve oraya daha 200 km var… Ve anladık ki, 250 km fazladan yol yapmışız.