|
Titreyip duran sağ elindeki bira şişesini zor tutuyordu. Sol elindeki sigaranın ise yere düştüğünün, pantolonunun paçasından dumanlarını yukarılara doğru helezon helezon gönderdiğinin farkında bile değildi. Oturduğu kaldırım taşı, kim bilir, belki bir zamanlar atalarının avlandıkları kayalıklardan koparılıp getirilmişti… Yıkanmaya yıkanmaya keçeleşmiş olan uzun saçlarının uçları, başını aralarından sarkıttığı ayakları arasından yere kadar varıyordu. Sarhoşluğundan dolayı başını kaldıramadığından yüzü görünmüyordu… Fakat onca perişanlığına rağmen, ensesindeki yanmışa kaçan esmer renk hâlâ atalarının rengiydi: Senelerce önce, Siirt’te, orta okulu okuduğum sıralarda, Şehir Sinemasının “talebe matinesi”nde seyrettiğim “Western” filmlerinde, o zamanki saflığımdan mı, cehaletimden mi, yoksa salaklığımdan mı desem, herkes gibi “ce’l-veled” diye çılgınca alkışladığım kovboyların öldürdüğü “Apaçiler”e ne kadar da çok benziyor! Kim bilir; belki de onlardan birinin torunudur kaldırımlarda sürünen bu zavallı Kızılderili… Avrupa’dan gelen, daha sonra “Amerikalı” diye kendilerine ad takan bu kıta işgalcileri, seneler önce topraklarını gasbettikleri Kızılderililerden milyonlarcasını yakmış, bir o kadarına da veba mikrobu vererek katliam yapmıştı… Ancak çok hücra köşelerdeki mağaralara sığınanlar kurtulabilmişti. İşte bu şekilde yok edilemeyen Kızılderililere Amerika soysuz bir asimilasyon politikası güderek, sinsi bir şekilde hemen tamamını uyuşturucu kullanmaya alıştırmış ki, kaldırımlarda sızıp kalmış olan bu genç de onlardan biridir muhtemelen… Onunla konuşmayı, neden bu hâllere düştüğünü, atalarından haberi olup olmadığını öğrenmeyi çok isterdim amma, sigarasını bile elinde tutmaktan aciz bu Kızılderili’den ne öğrenebilirdim ki? Zaten dağlanmış ciğerini bir de ben mi dağlayaydım? Ona bir şey sormadım, soramadım… Sadece ona yakın olan merdiven basamaklarından birine oturarak onu süzmeye, ve şu şekilde konuşmaya başladım kendi kendime: - Ey insanlıkta benimle ve herkesle bir olan Yerli! Asırlar önce buraları işgal edip ocağını dağıtan; evini içindekilerle birlikte ateşe veren, ayinlerinizde oynayan genç kızlarınızı, delikanlılarınızı, eğlence olsun için yaylım ateşine tutan, tavuklara varıncaya dek bütün hayvanlarınızı yağmalayan, ekili tarlanı talan eden, kız kardeşini askerlerine peşkeş çeken Amerikalıları, onun yardımcılarını, yardakçılarını ben de, hatta senden daha çok biliyor, tanıyorum. Çünkü atalarına o muameleleri revâ gören Amerikalının torunları, bugün hâlâ aynı cinayetleri işliyorlar dünyamızın şurasında, burasında… Sen, Amerikalının Hiroşima’da, Vietnam’da, Somali’de, Afganistan’da, Guantanamo’da, Irak’ta, kısaca dünyanın her köşesinde işlediği cinayetleri bilir misin? Bu cinayetlerinde ona kul-köle olup yardım etmek için yaltaklanan işbirlikçilerini tanıyor musun benim gibi? Nereden bilecek, nereden tanıyacaksın ki? Zaten bilmeyesin, duymayasın, öğrenmeyesin diye seni bu hâle sokmadılar mı? Senin, bu sarhoş hâlinle bütün bu anlatmaya çalıştıklarımı anlamaman mazur karşılanabilir! Ya “Lâ ilâhe illallah” deyip, Allah’tan başkasına kul olmayacaklarına dair söz vermiş, ve bunu günde beş defa kıyamlarında, rükularında, secdelerinde tekrar ettikten sonra, iki günlük dünya menfaatleri uğruna Amerikalıların yanında yer alan, emirlerine giren Müslümanlara ne demeli? Ben bunları mırıldarken, kendisine seslendiğim Kızılderili genç, titrek elleriyle yere düşmüş olan sigarasını almaya çalışıyordu… Ben ayağa kalkıp oradan ayrılırken öyle bir bakışla baktı ki, sanki beni anlamıştı… Ya da bana öyle geliyordu. Çünkü beni duymasını istiyordum; onun ve onun gibi yeryüzünde bu zalimler tarafından ezilen bütün insanların…
|