| Zizim’in Kulesi ya da Cem Sultan’ın zindanına seyahat - III |
|
|
|
Cem Rodos'a Kaçıyor
II. Beyazıt savaşı kazanmış, kardeşi Cem uzaklara kaçmıştı amma; o hâlâ İstanbul’daki Osmanlı tahtı için tehlike arz ediyordu. Bundan dolayıdır ki Sultan II. Beyazıt kara kara düşünüyor, kardeşi Cem’i nasıl İstanbul’a getireceğinin veya en azından nasıl onu güvence altında tutabileceğini düşünüyordu. Sultan Beyazıt bu düşüncedeyken, kardeşi Cem, Karaman oğlu Kasım Bey’in daveti üzerine annesi ve ailesinin diğer fertlerini Kahire’de bırakarak tekrar Anadolu’ya geçti ve kardeşi Beyazıt’a aynı teklifte bulundu; yani devleti kendi aralarında paylaşmayı önerdi. Kan akmasını istemeyen Beyazıt, onun bu teklifini de reddetti ve Kudüs’te ikamet ederek şehzadeliğini sürdürdüğü takdirde, kendisine şehzadeliğinde geliri ne ise, aynı şekilde verileceğini haber verdiyse de, Cem ihtirasından vazgeçmedi; devletin ikiye ayrılmasında ısrar etti. Bunu kabul etmeyen Beyazıt, Cem üzerine Hersekzâde Ahmed Paşa’yı gönderdi. Ağabeyi Beyazıt’a karşı bir varlık gösteremeyen ve her taraftan ümidini kesen Cem, Karaman valiliği sırasında kendileriyle temas kurduğu Rodos Şövalyelerine gitmeyi kararlaştırdı[1]. Bu kararı alırken, muhtemelen Mısır’a dönme fırsatı bulamadı, ya da kendisini Mısır’da yeteri derecede güvencede göremedi. Ya da üçüncü bir ihtimal olarak da, Rodos üzerinden Rumeli’ye geçip, oradan kardeşi Beyazıt’a karşı kuvvet toplamak istiyordu. Onun içindir ki, hırsının kurbanı olan Cem, bu hırs uğruna Hıristiyan şövalyelerine sığındı. Bu şekilde Rodos’ta bulunan “Kudüs Saint-Jean Şövalyeleri”ne sığınmayı yeğleyen Cem’in, uzun Frenk macerası burada başladı. Memluk Müslümanları yanında kendisini emniyette hissetmeyen Cem, Rodos şövalyelerine sığınarak bu güvenceyi sağlamayı beklemiş fakat büyük bir yanılgıya düşmüştür. Cem Sultan, gayrimüslim şövalyelerinin, kendisini Mısır Memlukları gibi “Sultan oğlu” olarak, alâyıvalâyla karşılayacaklarını sanmış, böyle davranmakla, kendisi açısından büyük bir hata yapmıştır. Gerçi Rodos Şövalyelerinin Reisi olan Pierre d’Aubusson gerçekten onu bir prens gibi karşılamış, ona saygıda kusur etmemişti. Fakat bütün bunlar, onu ileride “yem olarak” kullanmak içindi. Çünkü onlar için Cem “bulunmaz bir av” niteliğini taşıyordu. Cem Sultan’ı, Osmanlı Devleti’ne, yani kendi kardeşi II. Beyazıt’a karşı koz olarak kullanmak isteyen Avrupa, onun bu esaretinden azami derecede istifade etmek istiyordu. Cem ise, Rodos’u bir etap kabul edip, oradan Avrupa içlerine geçerek II. Beyazıt’a karşı ittifaklar kurmak niyetindeydi. Şövalyeler ise asla ellerindeki bu avı/esiri kaçırmayı düşünmüyorlardı[2]. Çünkü şövalyelerin lideri Pierre d’Aubusson, ele geçirdiği bu büyük fırsatı değerlendirip, Hıristiyan dünyasında ün kazanmak ve bu ünü kazanabilmek için de Cem’i koz olarak kullanıp bir Haçlı Savaşı başlatmak istiyordu. Nitekim o, Papa II. Innocent’a gönderdiği 29 Temmuz 1482 mektubunda şöyle diyordu: “Şimdi Muhammed ümmetini yok etmenin tam zamanı. Şayet Cem’e yeteri kadar kuvvet sağlanabilse, o Beyazıt üzerine gidecek ve Beyazıt korkup bir şey yapamayacak. Böylece elimizden çıkmış olan Yunanistan’ı da geri almış olacağız. Onun için Cem’i elde tutmaya devam ediyorum”[3]. Rodos adasına bu şekilde çıkan Cem Sultan’ı herkes merak ediyordu. Çünkü o, sıradan bir prens değil, İstanbul Fatihinin oğluydu. Yanındaki hizmetçileri ona “Cemşid”, ya da bunun kısaltılmışı olan “Cem Cem” diyorlardı ki, Rodoslu Hıristiyanlar, “Cem Cem”i “Zizim” olarak telaffuz etmeye başladılar. Artık Cem Sultan’ın Batı’daki ismi “Zizim” olmuştu. Bu arada Cem’in Mısır’da kalan annesi, oğlunu geri almak için Rodos şövalyeleriyle irtibata geçiyor; fakat şövalyeler bunun karşılığında çok yüklü paralar istediklerinden, bu teşebbüsler akim kalıyordu. Rodos Şövalyeleri lideri bu entrikalarıyla hayli para kazandı. Bir yandan kardeşinin emniyetini sağladığı için II. Beyazıt para ve hediyeler gönderiyor, diğer taraftan da Mısır’dan durmadan paralar akıyordu Rodos’a… Rodos Şövalyelerinin tarihi, Haçlıların gelişinden önceki dönemde Kudüs’te yaptıkları bir hastane faaliyetiyle başlıyor. Fakat Haçlılar Kudüs’ü işgal ettikten sonra askeri faaliyetlere başlayıp, bağımsız bir güç oldular ve Haçlılara yardım ettiler. Haçlılar Müslümanlar tarafından Kudüs’ten çıkarıldıktan sonra da önce Kıbrıs’a daha sonra da Rodos’a yerleşip faaliyetlerini oradan sürdürdüler. Artık onlar bir korsan çetesinden başka bir şey değillerdi. Gerçi hâlâ kendilerine “Hastane şövalyeleri” diyorlardı amma, pratikte savaşan korsanlar olmuşlardı. Mamafih bu şövalyelerin başlangıçtan beri niyetleri hastanelerde hasta tedavi etmekten ziyade, önlerine geleni soymaktı. “Hastane” ve üzerlerinde taşıdıkları “Haç” simgesini de sadece sömürü ve kendilerini kamufle etmek için kullanıyorlardı.
Tapınak Şövalyeleri[4]
Hicri 492(milâdi 1099) yılında Kudüs Hıristiyanların eline geçince[5], başlarında Fransa’nın Champagne bölgesi hudutları içinde bulunan Payens'li Hugue'nün bulunduğu bir kaç Hıristiyan, kendilerine "Tanrı'nın fakir şövalyeleri", ya da "Kudüs Mabedinin fakir kardeşleri"[6], yahut “Tapınak Şövalyeleri”[7] adını takarak, Kudüs’e giden Hıristiyan ziyaretçilerin(pèlerins)[8] yol emniyetini sağlamak gayesiyle(!) bir eylem başlattılar ki "Templier" hareketinin menşei budur. Din adına kurulmuş olan bu tarikat, kısa zamanda bir eşkıya güruhuna dönüştü; ve kendisine tabi olmayanları katletmeyi ilke edindi ki araştırmamıza konu olan Rodos şövalyeleri, bunların kalıntılarıdır. Mesela Fransa'dan itibaren başlamış olan bu katliamlarla ilgili bir kaynakta[9] şunları okuyoruz: "1209 da Kuzey Avrupa'dan 30.000 kişilik şövalyeler ve yaya askerlerden oluşan ordu kasırga gibi güneye, şimdiki Güney Fransa olarak bilinen Pirenelerin Kuzey-Güney eteklerine indiler. Yapılan savaşta bütün topraklar tahrip edildi, ekinler yok edildi, kasaba ve şehirler yerle bir edildi, tüm ahali kılıçtan geçirildi. Bu imha hareketinin hacmi o kadar büyük, o kadar dehşetliydi ki, bu olay modern Avrupa tarihinde ilk "jenosid"(soykırım) olarak bilinir. Meselâ yalnızca Beziers kasabasında, 15.000 kadın, erkek, çocuk katledildi. Bunların çoğu kilisede katledildi. Bir görevli Papa'nın temsilcisine, inananlarla sapkınların nasıl belirlendiğini sorduğunda; cevap "öldürün hepsini, Tanrı kendinden yana olanları tanıyacaktır" olmuştur. Bu alıntı çok yaygın söylenmesine rağmen doğru olmayabilir. Bununla beraber, bu alıntılar fanatik gayretkeşliği ve yapılan gaddarlığın, zulümlerin derecesini belirtir. Papa'nın aynı temsilcisi Roma'da oturan III. Innocent'a gururla yazdığı mektupta şöyle diyordu: "Ne yaş ne cinsiyet ne de statü farkına bakılmaksızın herkes öldürüldü". Beziers'den sonra, tüm Languedoc bölgesi işgal edildi. Perpignan, Narbonne, Carcossone, Toulouse düştü. İşgalciler geçtikleri yerlerde ölüm, kan bıraktı. Yaklaşık kırk yıl süren bu savaşlar Albigen saldırısı olarak bilinir. Kelimenin tam anlamıyla bir saldırı idi. Bu terim Papa'nın kendisi tarafından adlandırılmıştı. Filistin'e saldıran Haçlılar gibi, urbalarında haç işareti vardı. Saldırıya katılanlar için ödüller vadedilmekteydi. Bunları harekete geçiren amil, günahlardan arınmaya, yaptıkları bu kutsal görevin günahlarına kefaret olacağı, cennet vaadi ve tabii ki çapuldan elde edilecek ganimet idi".
İşte Fatih’in oğlunu eline geçirmiş olan bu iyi görünümlü bu katil şövalyeler, tutsaklarından azami derecede yararlanmak, onu, ağabeyi Beyazıt’a karşı koz olarak kullanıp, mümkün olan her tavizi ve parayı koparmak istiyorlardı. Cem’in Rodos’a sığındığı Temmuz 1481’den iki yıl önce onun babası, yani Fatih, bu şövalyeler elinde bulunan Rodos’u kuşatmış fakat kale ve surlarının çok muhkem olmalarından dolayı adayı alamamıştı. Ve şövalyelerin bu başarısı, 1453’te İstanbul’u kaybeden Hıristiyanlar için bir sevinç ve psikolojik bir rahatlama olmuştu[10]. Osmanlılardan her an bir başka saldırı beklendiğindendir ki Cem Sultan Rodos’ta fazla tutulmadı.
[1] İ. H. Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, II, 170. [2] D. Delhoume, le Turc et le Chevalier, s. 32. [3] D. Delhoume, le Turc et le Chevalier, s. 32. [4] Bu konuda geniş bilgi için bk. Régine Pernoud, Les Templiers, Paris, 1974; Bülent Bengisu, Tapınak Şövalyeleri, İstanbul, 2002. [5]Bk. İbn Kesir, el-Bidâye, XII,156. [6]E.Lavisse-A.Rambaud, Histoire Générale, Du IVème siècle à nos jours, II,319. [7] Bülent Bengisu, Tapınak Şövalyeleri, Nesil yayınları, İstanbul, tarihsiz. [8]Doğu Anadolu'dan Kudüs'e giden bu ziyaretçilere "Kudsî" deniyordu. Yâni Kudüse giderek kutsanm›fl kifli. [9]Kutsal Kan Kutsal Kâse, Emre yay. İstanbul,1996, s.53. [10] D. Delhoume, le Turc et le Chevalier, s. 38.
|


