| Çin’e seyahat (IV) |
|
|
|
28 Temmuz 08, Xian’dan ayrılıyorum Xian’da üç günümüzü geçirdikten sonra, gözüm arkada, Pekin’e dönüyorum. Pekin’den Xian’a trenle gitmiştim; şimdi Pekin’e uçakla geri dönüyorum. Yine Ali yanımda, fakat biraz rahatsız. Taksi şoförümüz Müslüman Saat 12.00 de otelden çıkış yaptık. Oteldeki Hava yolları şirketi ile anlaştığımız üzere o saatte bize bir taksi çağırttı. Otelin kapısına çıktığımızda, gıcır gıcır bir araba, ve yakışıklı bir şoförle karşılaşıyoruz. “Burası Komünist Çin mi, yaksa kapitalist Amerika mı?” diye kendi kendime sormadan edemiyorum… Valizleri bagaja yerleştirdikten sonra, Ali öne, ben arkaya oturuyorum. Şoför kontağı çevirir çevirmez, arabada bir şey görüyorum ve şoföre, “Esselamu aleykum” diyorum. O sırada Ali bana, “Hocam, bunların hepsi Müslüman değil ki, selam veriyorsun!” diyecekti ki, ona da gördüğüm şeyi gösterdim. Zaten hadiseyi Ali’ye anlatmadan önce de Ali gerçeği anlamıştı. Çünkü şoför bana, “wa alaykumu salam”[1] diye cevap vermişti. Merakınızı gidermek için hemen söyleyeyim ki, gördüğüm ve şoföre Müslüman selamı vermemi gerektiren şey, dikiz aynasına asılı olan “Maşallah”tı… Bu yakışıklı Çinli şoförün adı “Sa-Li-Ha”[2] idi. Kaç çocuğu olduğunu soruyorum. Sa-Li-Ha, Yu-Su-Fu, yani Yusuf adında bir oğlu, Mer-Ye-Mu, yani Meryem adında da bir kızı olduğunu söylüyor. Ben sormadan, hanımının adının da Fa-Ti-Ma olduğunu ilave ediyor. Daha önce de belirttiğim gibi, Mao-Tse-Tung’tan sonra gelen yönetim, 1970’li yıllardan sonra Çinlilere doğum kontrolünü uyguladı. Buna göre esas Çinliler olan Han’lar, sadece bir çocuk yapabiliyorlar. Müslümanların da dâhil olduğu azınlıklar ise iki çocuk sahibi olabiliyorlar. Onun için bizim Sa-Li-Ha’nın da iki çocuğu var… Xian’a gelen Müslümanlar, biraz dikkatli olsalar ve de Çin Müslümanlarının alamet-i farikalarını bilseler, Sa-Li-Ha gibi birçok Müslüman’la karşılaşırlar… Xian Hava Limanı, gerçekten çok mükemmel, temiz ve düzenli. Bir tek kusurları var: Tuvaletleri hem temiz değil, hem de çoğunda su olmadığı gibi, tuvalet kâğıdı da yok. Onun için tuvalete girenler, ve tabi temizliklerine riayet edenler, yanlarında kâğıtlarını da götürürler… Uçağı bekleme salonunda ise, baştan sona kadar hep Batı markalarının mağazaları dizilmiş. Üstelik çok pahalı. Mukayese için bazı ürünlerin fiyatlarını soruyorum; Avrupa’dan çok daha pahalı. Üstelik burası iç hatlar terminali, ve buradan alışveriş yapanlar, Çinlilerdir… Bir buçuk saatlik bir uçak yolculuğundan sonra yine Pekin’deyiz… Neredeyse yazmayı unutacaktım: Efendim, Çin’e geleli beri, gök mavisine hasret kalmıştım. Uçak 11000 metre yüksekliğe çıkınca, nihâyet maviye kavuştum… Çünkü Çin’de öylesine bir hava kirliliği var ki, Ali bana, “Hocam, olimpiyatlara gelen sporcular nasıl nefes alacak?” diye espri yapıyor…
30 Temmuz 08, Miraç Gecesi’nde Taishan Dağı’nda
Çin’e geldiğimde, şüphesiz en çok merak ettiğim yerlerden bir tanesi de, daha önce hakkında yazılar yazdığım Taishan Dağı’ydı. Bana, onu görme imkânı tanıdığı için, burada değerli dostum, kardeşim Nejat Bey’e tekrar teşekkür etmek isterim. Bugünün gecesi, Miraç Gecesi… Hz. Peygamber(s.a.s)’in, Mekke’den Kudüs’e; oradan da Allah’ın Yüce Makamı olan Sidretu’l-Muntehâ’ya götürülüşü… Resûlullah(s.a.s)’e biz kulların bilmediği, görmediği gerçeklerin gösterildiği gece… Yüce Hakikat’a inanmayanların, insanlara zulmedenlerin, ihânet edenlerin hâllerinin O’na gösterildiği gece… İşte sizler Türkiye’de, diğer Müslümanların da bütün dünyada kutladıkları bu Miraç Gecesi’nde, ben de Taishan Dağı’na tırmanacak, basiret nisbetinde, sizlere katılmaya çalışacağım… Taishan Dağı’na çıkmak için, önce Taian kasabasına gitmek gerekir. Kasaba dediysek, bizim Anadolu’nun bir kasabası anlaşılmasın; burası 600 000 nüfuslu bir yerleşim birimi… Akşam saat 23.00’da rahat bir trenle; ben, Ali ve Nejat Bey’in, bize mihmandarlık yapmak üzere görevlendirdiği ve Çin Setti’ne beraber gittiğimiz Yin Kuan, Pekin’den Taian’a hareket ettik. Oldukça güzel bir trende yolculuk yapıyoruz. Fakat her nedense Çinliler, henüz tuvalet meselesini halletmiş değiller. Trene binince[3], görevli kondüktör gelip biletlerinizi alıyor, onun yerine size başka bir kart veriyor. Böylece hangi yolcunun nerede ineceğini öğrenerek, vakti gelince geliyor; uyuyorsa, uyandırıyor. Bize de öyle yapıldı; ve sabah saat 07’de Taian tren istasyonuna girdik. Bir an için dağa çıkmak üzere, hemen istasyondan çıktık ve Taishan Dağı’na nasıl çıkacağımızı araştırmaya başladık. İstasyondan çıkar çıkmaz, Mao’nun kocaman bir heykeliyle karşılaşıyoruz… Hem yürüyor, hem de, “dağa tırmanarak mı, yoksa belli bir yere kadar araba, ondan sonra da teleferikle mi çıkalım?” diye konuşuyoruz. Ali ile Yin Kuan benim yürüyerek çıkmaktan yana olduğumu bildikleri için, -çünkü bu tecrübeyi Çin Settine çıkınca yaşadılar-, görüş belirtmiyor, kararı bana bırakıyorlar. Ben de, “hadi gidebildiğimiz yere kadar yürüyelim, sonra da duruma göre karar veririz” diyorum ve yola koyuluyoruz. İkisi de 25 yaşında oldukları için, delikanlılıklarına hâlel gelmesini de istemiyor, kararı bana bırakıyorlar. Ve tırmanmaya başladık… Ne kadar garip, ben ve Ali’den başka, dağa tırmananlar arasında bir tek yabancı yok! Bizimle beraber dağa çıkanların tamamı Çinlilerden oluşuyor… Sebebini anlayamadım… Daha doğrusu Olimpiyatlar sırasında bir fevkaladelik çıkmasın diye yabancılara vize verilmediğinden bu kadar döviz kaybetmeyi göze alan Çin yönetiminin bu tutumunu kavrayamadım… Zaten Çin’de birçok şeyi anlamak mümkün değil. Biz tırmandıkça, parkurun geçtiği yol dikleşiyor ve tabi buna bağlı olarak da ayaklar daha çok yoruluyor… Yin ve Ali’ye, tırmanmamalarını, Çin Setinde olduğu gibi, beni aşağıda beklemelerini, benim çıkıp sonra da inşaallah geri geleceğimi söyledimse de, her ikisi de, 4-5 saat sürecek olan bu macerada beni yalnız bırakmak istemediler… Genişliği üç metreyi bulan ve paket taşlarla döşenmiş olan bu dağ yolunda, birileri bizim gibi tırmanıyorken, bir başkaları da geri dönüyor. Bu dönenler, sabah erken tırmanmışlar ve yolun belli bir bölümünden sonra geriye dönmüşler; çok azı da geceyi dağda geçirmiş, öyle iniyorlar… Yukarıda belirttiğim gibi, tek yabancı biz olduğumuzdan, bizimle beraber tırmanan Çinliler bizimle konuşuyor, İngilizce “Hello” deyip takılıyorlar. Biz de onlara “Ni hao!” (Çince merhaba demek) diyerek cevap veriyoruz… Yolun sağına ve soluna yerleşmiş olan satıcılar, sadece Çin el sanatından eşyalar değil, karpuz, elma, armut, salatalık, domates vs. gibi yiyecekler de satıyorlar… Büyük bir kısmı da, zirvede Buda heykeline sunulan tütsüleri satmaya çalışıyor. Fakat bütün bunların ötesinde çözemediğim bir hususu, Yin’e soruyorum: - Yin, bu binlerce kilit ve bu sayısız kırmızı bandroller neyin nesi? Yin cevap veriyor: - Bu kilitler mutluluk kilitleri. Budist inancına göre, yeni evliler, Taishan Dağı’ndaki bu kilitlerden satın alıp evlerine koyarlarsa, evlilikleri sağlam olur. Tabiî ki kilitler kapalı olacak! Bu kırmızı bandroller de aşağı yukarı aynı maksatlarla satılıyor… Taishan yokuşunu tırmanırken dikkatimi çeken bir husus da, yüzlerce seyyar satıcı ve bunlardan alışveriş yapan binlerce insan olmasına rağmen, parkur tertemiz duruyor. Çünkü her yirmi metrede bir, ellerinde, yere atılan kâğıtları, ağaçlardan düşmüş olan yaprakları toplamaya yarayan büyük maşaları bulunan toplayıcılar, ellerinde değişik değişik süpürgeler bulunan çöpçüler, adeta çöpleri kolluyorlar. Serde bir disiplin korkusu olduğundan, görevlerini asla ihmâl etmiyorlar/edemiyorlar! Hele parkurun kenarına yerleştirdikleri küçük kulübeler tarzındaki çöp kutularını görünce, hayretler içerisinde kalıyorum… Her tarafı envaiçeşit ağaçlarla bezenmiş bu güzel dağı tırmanırken, Ali bana, “Hocam neden bu güzel dağda çeşme yok? diye soruyor. Ben de ona, “herhalde bunlarda “çeşme kültürü” diye bir şey yok; belki de şu melanet pet şişeleri çıkmadan, buralarda çeşmeler vardı… Lanet olası modernizm, dünyamızda hangi orijinalliği bıraktı ki!” diye cevabını veriyorum. Yokuştaki merdivenler gittikçe dikleşiyor, tırmanış zorlaşıyor. Başka dağlardan tecrübem olduğu için, yokuşun kenarındaki satıcılarda satılan bastonlardan bir tane satın alıyor, yokuşu öyle çıkıyorum. Bastonumu gören Ali, “Hocam kendini bu kadar çabuk ihtiyarlatma!” diye ikaz ediyor. Ben de ona, insanların baston taşıyarak ihtiyarlamadığını, ihtiyarlığın, bu zavallı odun parçasına bağlı olmadığını anlatmaya çalışıyorum. Nitekim sadece benim gibi yaşlılar değil, gençler bile baston satın alıyorlar. Bunu ancak, dağlara tırmananlar bilir. Onun için dağlara tırmanmak isteyenler, mutlaka yanlarına bir asâ/baston alsınlar! Dik merdivenlerin hemen kenarından şarıl şarıl akan gümüş gibi suları görünce, Üstadı rahmetle anıyor, kendi kendime onun kelimelerini mırıldanıyorum:
“Su akar yokuşlardan, hep basamak basamak, Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak”
Nejat Bey tarafından, bizi yalnız bırakmamak için görevlendirilen Yin, kerhen de olsa tırmanıyor, fakat biraz kilolu olduğu için, alnından gümüş gümüş terler dökülüyor. Ali de rahatsız olduğu halde, beni yalnız bırakmak istemiyor; ama arada bir, “Hocam, bu merdivenler ne kadar dik değil mi?” şeklinde serzenişlerde de bulunmuyor değil… Hoş ben de yorulmuyor değilim ki! Hangi babayiğit yorulmadan yokuş çıkabilir ki? Önemli olan, yorulmamak değil, yorulmaya rağmen tırmanabilmektir! Bu minval üzere yokuşu tırmanırken, ve tam da kendi kendime, “artık ben de yorulmaya başladım” diye mırıldanıyordum ki, iki Çinli görevlinin, bir kayaya, muhtemelen Konfiçyus’a ait olan şu sözleri yazdıklarına şahit oluyorum: “Dağlar yüksek, nehirler uzundur…” Yola çıkalı yaklaşık üç saat oldu; fakat zirvede değiliz. Yol arkadaşlarımla yaptığım istişareden sonra, bundan sonrasını teleferikle çıkmaya karar verdik. Fakat teleferik, yolunun birinci etabını aştıktan sonra, aldığımız karara pişman olduk. Pişman olduk amma yapacak bir şey yok artık… Pişmanlığımızın nedeni, yukarılara çıktıkça müthiş bir fırtınanın kopması ve teleferiğin beşik gibi sallanmaya başlaması… Avrupa’da, Alp dağlarında, Amerika’da, Avustralya’da teleferiğe bindim amma, hiç böyle bir fırtına ile karşılaşmamıştım. Neden gizleyeyim ki, Ali ve Yin gibi ben de korkmaya başladım. Böyle fırtına olduğunu bilseydim, ne ben teleferiğe binerdim, ne de arkadaşlarıma müsaade ederdim! Ama oldu bir defa; “tevekkelna ‘ala’llah” . Ve nihayet teleferik, son durağa vardı. Teleferikten çıkar çıkmaz, “Elhamdulillah” dedik. Dedik amma, bunun bir de dönüşü var… Teleferik macerasından sonra, bu sefer de yoğun bir sisle birlikte yağmur ve soğuk başladı. Aşağıda yaz, bu dağ başında kışı yaşıyoruz. Sisten, iki metre ötesini göremiyoruz… Üstelik yokuşu tırmanınca öyle terlemişim ki, gömleğimi sıksam sular akacak. Terimize bir de yağmurla birlikte esen rüzgârın vurmasından sonra, düşünün hâlimizi. Ali hemen oradaki bir dükkândan kendisi için bir mont satın alıp giydi. Ben de bir fanila alarak, üzerimdeki fanilayı değiştirdim. Montlar benim giyebileceğim türden olmadığı için, mont yerine fanilayı tercih ettim. Yağmur, fırtına ve soğukla birlikte öyle bir sis var ki, iki metre ötesini göremiyoruz. Zirveye çok yaklaştığımız hâlde, bu sis ve yağmur sebebiyle, yürümek hayli zor olduğundan, hem de zirveye çıksak bile, sisten dolayı bir şey göremeyeceğimizden, tırmanışı burada noktalamayı uygun buldum. Gerçi buraya kadar gelmişken, zirveye kadar çıkmayı istiyordum. Çünkü orada merak ettiğim çok önemli bir şey vardı/olmalıydı… En azından izine rastlayabilirdim belki… Bundan 170 sene önce, meşhur Fransız oryantalist Dabry de Thiersant da bu dağa çıkmış ve Çin Müslümanlarıyla ilgili meşhur kitabında, zirvede bir mescidin olduğunu yazmıştı. İşte o mescitte bir “Tehiyyetu’l-mescid” kılmak isterdim. İsterdim amma, bu emelim ve kendi dağ ihtirasım için arkadaşlarımı tehlikeye atamazdım. Onun için tekrar besmele çekip, maceralı teleferiğe binip, aşağıya doğru inmeye başladık. Bizimle ayni kabine binmiş olan bir Çinli çocuğun, korkudan elleriyle gözlerini nasıl kapattığı, dişlerini birbirine geçirircesine nasıl sıktığı, hâlâ gözlerimin önünde gibidir. Bir zamanlar bu sisli ve gizemli dağ için şunları karalamıştım: “كل من عليها فان … Ne kadar da yalan, aldatıcı, geçici ve boş bir hayaldir bu dünya! Bir zamanlar benim tırmandığım bu Taishan yollarından, bilge Konfiçyus da tırmanmıştı. Hareketli, maceralı, debdebeli ve bazen mütevazı bir hayat içinde ömrünü geçiren bu “ahlâk eğitimcisi”, krallarla yaşamış; sonra onları terk ederek kendisini eğitime vermişti. Macerayı seviyordu. Ama kuru bir macera değil! Dağ tepe demeden gidiyor; gittiği her yerde bir ahlâk yuvası kuruyordu. İnsanlara, mutluluğun kaynağının ahlâk olduğunu öğretiyordu. Sevgiyi, aşkı aşılıyordu bulduğu herkese… Üzerinde bulunduğum ve rakımı bizim Pervari kadar (1500 m.) olan bu Taishan Dağı’nda kim bilir kaç imparatora, kaç krala insanlık dersi vermişti Konfiçyus? Ve bundan dolayıdır ki, dinî hiçbir kaynağa dayanmamasına rağmen, Konfiçyus’tan dolayı bir din sembolü hâline gelmiş Taishan Dağı… Çincede “Tai” yüce, huzur, barış demektir. Onun için Çinlilere göre Taishan Dağı huzur dağıdır, barış dağıdır… Taishan’da huzur varsa, bütün Çin’de huzur vardır demektir… Onun için Çinliler bu dağa, “Dağların Dağı” adını verirler… “… Konfiçyus’un Taishan Dağı’na çıkışından bin küsur sene sonraydı… Allah, insanların, yollarını şaşırmış, zulme dalmış, insan haklarını ayaklar altına almış oldukları bir dönemde, son peygamberini Arabistan’ın Mekke’sinde görevlendirdi. Adı Muhammed(s.a.s) olan bu son Peygamber, Allah’tan kendisine gelen emirleri tebliğ ediyor, fakat çok az Mekkeli ona kulak veriyordu. Onu dinlemedikleri gibi, ona işkence de ettiler; ve sonunda onu öldürmeye karar verdiler… O Allah’ın emri üzerine Mekke’den Medine’ye göçtü; orada devletini kurup, Allah’ın insanlar için seçtiği son dini tebliğe devam etti. Medine’ye gidişinin 9. senesinde, dünyanın değişik yerlerindeki devlet büyüklerine elçiler göndererek onları bu son din’e, İslâm’a davet etti. Ulu Peygamber, zamanının büyük devletlerinden olan Çin’i de unutmamış, İslâm’ı tebliğ etmek üzere oraya da bir elçisini göndermişti. Gönderdiği bu elçinin adı Vehb b. Ebi Kebşe idi. Vehb, aynı zamanda o güzel Peygamber’in akrabasıydı… Vehb’in Çin yolculuğu tam bir sene sürmüş, Çin İmparatoru’na İslâm’ı tebliğ etmişti. Tebliği üzerine Çinliler Müslüman olmaya başlayınca, Çin’de devamlı kalıp tebliğ ve hizmet etmek için lideri olan Peygamber’den izin almak üzere tekrar Medine’ye döndü. Fakat Vehb, Medine’ye varınca üzüntülere boğuldu. Dünyası yıkılmıştı adeta… Kendisini Çin’e gönderen lideri, Allah’ın son Elçisi Muhammed(s.a.s) vefat etmişti. Üzüntüsünden kahrolmuştu. Onun hatırasını sürekli yâd etmek üzere, Müslümanların başına Halife tayin edilmiş olan Ebû Bekir’den izin alıp, tekrar Çin’e dönmek istedi. Ebû Bekir’in izin vermesi üzerine Vehb Çin’e geri döndü ve ölünceye kadar İslâm’ı Çin ülkesinde tebliğ etti. Bugün dahi onun türbesi Çin’in Guangzhou/Kanton eyaletinde Müslümanlar tarafından ziyaret edilmektedir. Kim bilir, belki Vehb b. Ebi Kebşe adındaki bu fedakâr sahabi de, tepesinde bu satırları karaladığım Taishan dağının eteklerinden geçmiş, buraların suyunu içmiştir… Daha neler, neler?..
Taian’da Müslümanlar
Taishan Dağı’ndan indikten sonra bir taksi çevirip, Taian’da Müslümanların olup olmadığını soruyoruz. Taksi şoförü hiç tereddüt etmeden, Müslümanların mahallesine bizi götürebileceğini söyleyince, vakit kaybetmeden, -çünkü saat 17.00 treniyle Pekin’e dönmemiz lazım-, “Hadi bizi oraya götür” dedik ve gerçekten Çinli şoför, sağlı-sollu her tarafının Müslüman dükkânlarıyla dolduğu bir caddeye getirdi. Tevafukken, Taian’ın tarihi camisinin önünde durmuştuk. Caminin tam karşısında da, güzel bir Müslüman lokantası vardı. Daha önce de belirttiğim gibi, Çin’de Müslüman lokantası bulmak, daha doğrusu bir lokantanın Müslüman lokantası olup, olmadığını anlamak çok kolaydır. Çünkü Müslüman lokantasının girişinin bir yerinde, mutlaka ya Kelime-i Tevhid, ya “Allahu Ekber”, veya “ الاطعمة الاسلامية “[4] ibaresi yazılıdır. Taishan Dağı’nın zorlu tırmanışından sonra çok acıktığımızdan, önce yemek yemeği tercih ettik. Zaten Namazı kılacak kadar bol bol vaktimiz de vardı. Ali ile Yin bir taraftan masa seçimi yaparken, ben de, duvara asılı olan ve Çin kaligrafisi ile yazılmış olan şahane Besmele’nin fotoğrafını çekiyorum. Sıra yemek seçmeye gelince, Nejat Bey’in taktiğini uyguluyoruz. Şöyle söylüyor Nejat Bey: Masanızda bir Çinli varsa, yemek seçme işini mutlaka ona bırakın! Biz de öyle yaptık; yemeklerimizi Yin söyledi. Yemekten sonra Yin’e, camide namaz kılıncaya kadar bizi bu lokantada beklemesini, -çünkü Yin Müslüman değildi- söyledik ve Ali ile camiye geçtik. Caminin giriş kapısının üzerinde, güzel bir hatla, “Allah indinde makbul tek din İslâm’dır” ayet-i kerimesi yazılıdır. Bu yazının tam arkasında, yani camiden çıkarken okunacak şekilde, “Allah yerin ve göklerin Nurudur” ayet-i kerimesi yazılıdır. Minberin üzerinde ise, “Allah’ı zikredin, çünkü Allah’ı zikretmek müminlere yarar getirir” ayet-i kerimesi yazılı… Mihrabın üzerine de keza çok nefis bir hatla Besmele yazılmış. Mihrabın sağında ve solundaki sütun başlıklarında ise, “Rahmet ancak Allah’tandır” ve “güç ancak Allah’tandır” ibareleri çok kolay okunmaktadır. Cami kapısının sağında ve solunda ise, Çin’in hemen her tarafında görülen mitolojik ejderin birer heykeli bulunmaktadır. Tekrar belirtelim ki, İslâmiyet buralara ilk geldiğinde, o zamanki devlet rejiminin simgeleri olduğundan, bunlar olmadan cami inşaatlarına izin verilmemiş, Müslümanlar da azınlıkta olduklarından, bu gayriislâmî duruma fazla ses çıkaramamışlar… Meğer ne kadar da eskiymiş bu camı: Aşağı yukarı 1000 senelik mazisi olan cami, şu anda tamiratta olduğundan, namaz için ayrılan bir bölümde namaz kıldık. Daha önce de yazdığım gibi, Çin’deki camilerin çoğunda, eskiden olduğu gibi, su israfı olmasın diye, ibrikle abdest alınıyor… Caminin değişik yerlerinde çok eski ve eski oldukları kadar da nefis hatlarla yazılmış Arapça ayet-i kerimeler, hadis-i şerifleri okuyoruz… Caminin imamına, bu camiyi tamir masraflarını nasıl karşıladıklarını soruyorum; o da bir kısmını devletin, yani Çin devleti’nin, bir kısmını da Müslümanların karşıladığını söylüyor… Çin’deki imamların birçoğu gibi, bu caminin de hattat olan imamı bize yeşil çay ikram ediyor. Bugünkü hâliyle 600.000 nüfusa sahip olan Tian’da 86 000 Müslüman ve 62 tane cami mevcuttur. İmamla vedalaşıp, lokantada bizi bekleyen Yin’in yanına geldik ve çiseleyen yağmur altında, bu Müslüman semtini gezdikten sonra, Pekin’e avdet etmek üzere tren istasyonuna gittik…
Hızlı tren
Taian’dan Pekin’e trenle geldik. Saatte 205 km hızla giden bu tren, kompartımanlar şeklinde değil; uçaklarda olduğu gibi, yan yana ve arka arkaya sıralanmış lüks koltuklardan oluşuyor. Bana anlatıldığına göre yakın bir zamana kadar, Çin trenleri çok iptidai ve çekilmez bir haldeymiş. Şimdi ise, gösterdiği performanstan dolayı dünya ekonomisindeki önemli yerini alan Çin’in, sadece bu bindiğimiz tren gibi olanları değil, 1 Ağustos 08 tarihinden itibaren çalışmaya başlayacak olan ve saatte 320 km. hız yapan trenleri vardır. Vagon aralarında, lüks restoranları olup, Çin usulüne göre hazırlanmış yemekler de vardır. Fakat Müslümanların da yiyebilecekleri yemekler olmasına rağmen, biz, Yin’in yol için hazırladığı yiyeceklerden yiyoruz. Ama itiraf edeyim ki Yin’in bana verdiği haşlanmış yumurtayı zor yiyebildim. Nitekim Ali bana, “Hocam bunu yiyebilirsen, Çin’de uzun müddet kalabilirsin!” diye ikaz etmiş, kendisi yememişti. Yin’in verdiği yumurta, kabukları soyulmuş, simsiyah haşlanmış bir yumurta… Ama neden siyah? Siyah yumurta da mı olur? Meğer bu yumurta, pişirilmeden önce, hafifçe kabuğu kırılıp, bir kap içinde kaynamakta olan siyah çayın içerisinde haşlanmış… Şaşırmayın, burası Çin… Yol boyunca, trenin penceresinden, kilometrelerce uzayıp giden çeltik ve mısır tarlalarına bakıyorum… Taian’dan Pekin’e kadar, âdeta yeşil olmayan yer görmüyorum. Tarlalar, ağaçlar, bağlar, bostanlar birbirini kovalayıp gidiyor… Ama sadece tarlalardaki mısır ve çeltik değil, sık sık gördüğümüz fabrika bacaları da, Çin’in başka bir veçhesini gösteriyor… Tarlalarda çalışan çiftçiler ise maalesef yirmi sene önce Anadolu’nun köylerinde yaşayan köylüler gibi giyimli, hatta daha da perişan… Ama bu perişanlık her gün fark edilecek derecede kayboluyor… Bir ara ister istemez, “neden bizde bu gelişme olmuyor?” diye kendi kendime düşünüyor ve hemen şu cevapla karşılaşıyorum: Senin ülkende de bu gelişmenin âlâsı olur da; çeteler, Ergenekonlar, hortumcular, laiklik ve demokrasi adına insanları ezenler, milletinin inançlarını hiçe sayıp onların değerleriyle uğraşanlar olmazsa!!! Başörtülü kızlar okullarda, üniversitelerde okumasınlar için, neredeyse 40 senedir uğraşıyorlar, hükümetler deviriyorlar… Bu kafayla bir yere varılır mı? Bize komünisttir diye yutturulan Çin’de bile, hiç kimse üniversitelerde ne Budist’in dinsel takılarına, ne Hıristiyan’ın Haçına, ne de Müslümanların takke ve başörtülerine karışıyor!
Pekin, 31 Temmuz 08, Çin’den avdet
Şüphesiz ki dünyamızın en eski ve eski olduğu kadar da en ilginç ülkelerinden birisi Çin’dir. Uzun tarihi, çeşitli dinlerin, toprakları üzerinde yer ettiği, dillere destan setti, envaiçeşit yemekleri, rejim serüvenleri; ve nihayet günümüzde elde ettiği büyük ekonomik performans, bütün dünyanın dikkatini üzerine çekiyor, hatta tedirgin bile ediyor, “Çin nereye gidiyor?” diye… Paris’teki doktora çalışmalarımız sırasında, Sultan II. Abdülhamid’in “Panislamizm siyaseti”ni incelerken, birden bire karşıma Çin çıkıvermişti: Abdülhamid’in, Çin Müslümanlarıyla olan ilişkisi… Fransız Dışişleri Bakanlığı Arşivinde, bu konu ile ilgili bulduğumuz belgeleri, Türkiye’de, 1970’li yıllarda yapılan tarih kongrelerine tebliğ olarak sunduğumuzda, büyük yankı uyandırmış, hatta bazı büyük tarihçi hocalarımız, “böyle bir şey olamaz!” diye karşı çıkmış; fakat sunduğumuz belgeleri görünce, kabul etmek mecburiyetinde kalmışlardı. Bizim, Sultan Abdülhamid’in Çin’le olan ilişkilerini bu şekilde ortaya çıkarmamızdan sonradır ki[5], genç tarihçiler de merak edip araştırmaya başladılar ve bu araştırmalar devam etmektedir. Çin ve Çinli Müslümanlarla ilgili çalışmalarımız sürerken, kaynaklardan, Hz. Peygamber(s.a.s)’in, İslâm Dini’ni tebliğ için tâ Çin’e kadar sahabilerini gönderdiğini tesbit ettik. Müslümanların, Çin’le olan ilgilerini hem yazıyor, hem de anlatıyorum. İşte bu araştırmalarımdan etkilenen değerli dostum Nejat Özer Bey, beni bir “Çin Seyahati”ne davet etti. Ben de bu kibar daveti kabul ederek, çocukluk yıllarımda, “Çin u Maçin” olarak duyduğum Çin ülkesine gittim ve 12 günlük hızlı bir “Çin Serüveni”nden sonra, işte tekrar THY uçağına binmiş, Türkiye’ye dönüyorum. Çin öyle büyük ve her tarafa dağılmış öylesine çok/milyonlarca Müslüman var ki, 12 günde ancak bu kadarını görüp gözlemleyebildik…
[1] Çinli Müslümanlar, dilleri dönmediği için ancak böyle selam verebiliyorlar. [2] Çinliler, Salih diyemediklerinden, Sa-Li-Ha diyorlar. Bana da “İ-Hi-San” dedikleri gibi. Hatta bunu da söyleyemediklerinden, onları yormamak için, “Hasan” diyorum ki, onu da “Ha-Sa-Ne” olarak telaffuz edebiliyorlar. [3] Muhtemelen bizim bindiğimiz mevkide böyle oluyor. [4] “İslâmi usullere göre hazırlanmış yemekler” demektir.. [5] Bu konudaki araştırmalarımız hakkında bilgi için bk. “Sultan Abdülhamid’in İslâm Birliği siyaseti” ve “Belgelerle Sultan Abdülhamid” adlı kitaplarımız (Beyan yayınları).
|

