| Çin’e seyahat (III) |
|
|
|
25 Temmuz 08, Xian’a yolculuk 24 Temmuz 08 akşamı, Pekin’den trenle Xian[1]’a doğru hareket ettik. Sağ olsun Nejat Bey bize 1. mevkiden yer ayırttığı için, Pekin’in Batı tren İstasyonuna girmekte fazla bir zorluk çekmedik. Ortalıkta çok insan olduğundan, hâliyle biraz sıkıntı oluyor. Her yerin insanını, o yere göre değerlendirmek gerekir. Onun içi 1,5 milyar nüfusu olan Çin’de, bu gibi sıkıntıları yadırgamamak gerekir. Kompartımanda bulunan Çinli doktorla geç saatlere kadar konuştuktan sonra, rahat bir şekilde sabah saat 0.700 civarında Xian’a vardık ve bir taksiye atlayarak otele gittik. Çok yorgun olmamıza rağmen, Cuma olduğundan, ve de Cumayı Xian’ın, aynı zamanda Çin’in de en büyük camisi olan camide kılmak istediğimizden, abdestlerimizi aldık ve hemen Cami’ye gittik. Bu cami Xian’ın en merkezi semtinde bulunmaktadır. Çinli Müslümanlar, tıpkı Peygamber Efendimizin zamanında olduğu gibi, caminin etrafına yerleşmiş, böylece büyük bir Müslüman semt oluşturmuşlar. Başları takkeli yüzlerce Çinli erkek, ve başları örtülü bir o kadar kadınlarla karşılaşınca, Kahire sokaklarında dolaşıyor gibi oluyorum. Kendilerine “Selamun aleykum” diyoruz; anlamıyorlar. Çünkü Çin aksanında Selam kelimesi o kadar farklı telaffuz ediliyor ki, zor alıştık. Aman ya Rabbi ne kadar sıcakkanlı insanlar bu Çinliler. Müslüman olmayanı bile, size bakıp selam veriyor. Hele çocuklar, mutlaka el sallayıp, selamlıyorlar ve ellerinin işaret parmağı ile orta parmağını göstererek, mutluluk temennilerinde bulunuyorlar… Kalabalıkta camiyi gezmek zor olur diye, önce cami ziyaretimizi yapıyoruz. Hakikaten çok muazzam; ve medrese bölümleriyle, kütüphanesiyle, abdest alma mahallindeki temiz duşları, musluklarıyla, bahçedeki havuzcuklarda yüzen rengârenk nilüfer çiçekleri ve bize çok farklı gelen ağaçlarıyla, tamamen Uzak Doğu mimarisine göre yapılmış minaresiyle, ve nihayet “Cemaat mahalli”nin ihtişamıyla, farklı ve muhteşem bir camidir bu cami... Yapılış tarihi 1000 yıl öncesine varan bu camiyi ziyaret ettikten sonra, camiye bitişik olan Müslüman çarşısında gezerken, adı Yahya olan bir hattatla tanışıyoruz. Kartvizitimi kendisine verirken, üzerinde, Arap harfleriyle yazılmış olan adımı görünce, kendisi de adımın bir “istif”[2]ini yapıp hediye etti. Bu çarşıda fark ettiğim değişik bir husus da, çarşıya bir tabiilik kazandırmak için, kuş ve çekirge kafeslerinin tezgâhlar üzerine konmuş olmasıdır. Hadi papağan, kanarya, muhabbet kuşları vs.leri anladım da, ilk defa çekirgelerin de kafeslere konarak, “cırcır”larından istifade edildiğini gördüm. Sanki bir bahçedesiniz ve çekirgeler alabildiğine “cırcır” deyip ötüyorlar…
Xian Büyük Camisinde Cuma namazı
Müslüman mahallesinde epey dolaştıktan sonra, artık namaz vakti geldiğinden camiye doğru gidiyoruz. Çin Müslümanları nasıl Cuma kılıyorlar diye merak ediyorum. Cami sokağına girince, ezan sesleri gelmeye başladı. Demek ki açıktan ezan okunabiliyor. Yalnız bütün Xian ezan sesini duyacak şekilde değil tabi. Xian Büyük Camisinin 10 kadar imamı var. Önce şunu belirtelim ki, Namaz vakti gelip, ezan okununca, bütün imamlar beraberce camiye girer ve ön safa otururlar. Bütün imamlar beyaz elbiseli olup, sarık takarlar. İmamlardan/hocalardan başkası sarık sarmıyor; fakat hemen bütün Çinli Müslümanlar mutlaka kafalarına takke giyerler… Ve bu “takke” işine o kadar ehemmiyet verirler ki, hemen her yerde Müslümanları tanırsınız. Üniversitelerde okuyan Müslüman erkek çocuklarından tutun da, herhangi bir devlet dairesinde çalışan Müslüman bir memura kadar herkes takke takar. Müslüman kadınlarda ise durum biraz farklıdır. Yani başları örtülü Müslüman kadınları olduğu gibi, başlarını örtmeyen birçok Müslüman kadın da vardır. Cuma namazına gittiğimizde, yukarıda belirttiğim gibi, on beş kadar sarıklı imam, hep beraber camiye girerek ön safta yerlerini aldılar. Tesbit edebildiğim kadarıyla[3], önce hatim okunmuş, şimdi de duasını yapıyorlar. Sırası gelen imam Fatiha’yı okuyor, ondan sonraki imam da kısa surelerden bir tanesini okuduktan sonra, bir üçüncüsü Bakara Sûresinin ilk ayetlerini okuyor. Bu hatim dualarından sonra, caminin en yaşlı imamı, kısa bir vaaz etti; ardından da iki rekât Cuma namazı kılındı. Daha önce de belirttiğim gibi, Çin Müslümanlarının çoğu Hanefi mezhebine göre ibadetlerini yerine getiriyorlar. Dikkatimi çeken bir başka husus da, tıpkı Türkiye’de olduğu gibi, Cuma namazından sonra “Zuhr-i âhir” namazının kılınması oldu. Bildiğimiz sünnetler kılındıktan sonra herkes kendi kendine tesbihâtını yapıp bitirdi. Yalnız ilâve etmek istediğim bir başka husus da şudur: Hemen bütün farz namazlarının bitiminde, imâm selam verip cemaate doğru döner dönmez, sesli olarak, “âmine” dedikten sonra, herkes kısa bir dua yapar, ondan sonra tesbihâtını yaparlar. Cuma Namazı kılan takriben 2000 civarında Müslüman, Cuma namazını edâ ettikten sonra birbirleriyle selamlaştılar; hâl-hatır sorup ondan sonra dağıldılar. Tabii biz de namazdan sonra birçok Müslümanla görüştük ve tanıştık. İstanbul’dan gittiğimizi duyunca, bir başka iltifat ediyorlar tabi… Burada üzülerek beyan etmek isterim ki, Çinli Müslüman kardeşlerimizin Kur’an kıraatleri çok bozuk ve yanlışlarla doludur. Bunu kendilerine de anlatmaya çalıştım; fakat onlar farklı bir gerekçe ile bana cevap verdiler. Nitekim 8 sene Şam’da okumuş ve çok güzel Arapça konuşan imam bile, namaz kıldırırken, o yanlış Çin lehçesine göre kıldırıyor. İmam’a, neden böyle yaptığını sorduğumda, bu şekilde, yani Çin kıratına göre okumazsa, cemaatin kabul etmeyeceğini söyledi. Çin’i ziyaret etmiş olan Abdurreşîd İbrahim de bu olguyla karşılaşmış, hatta kendilerine namaz bile kıldırmıştır[4]. Tabii biz, rencide olmasınlar için böyle bir şey yapmadık.
Çin Devleti ve Müslümanlar Çin’e gelip Müslümanların durumunu biraz öğrendikten sonra, hayretler içerisinde kaldım doğrusu. Çünkü ben sosyalist ülkelerde dine karşı olan tutumu biliyor, Rusya’da, Doğu Avrupa ülkelerinin sosyalist dönemlerinde, ve tabii olarak Çin’de her türlü inananın başına neler geldiğini çok iyi biliyorum. 1960’lı yıllarda, bu ülkelerdeki gezilerim sırasında, Hıristiyan ve Müslümanların neler çektiklerine bizzat şahit olmuşumdur. Hâlâ sosyalist rejimini sürdürmekte olan Çin’de böyle bir durum beklerken, müsbet manada hayal kırıklığına uğradım. Gerçi belli bir dönemde, -özellikle kültür devrimi sırasında- bir çok Budist mabedi hasar görmüş, binlerce Buda heykeli kırılmıştır; ama şu dönemde, hiç kimsenin dinine asla karışılmıyor; ne Budistlerin dinî törenlerine, ne de Müslümanların ibâdetlerine, eğitimlerine, giyim-kuşamlarına karışılıyor. Çünkü Mao’dan sonraki dönem, neredeyse tamamen liberalleşmeye doğru giden bir yol almıştır. Ülke genelinde, Müslümanların bulunduğu bütün bölgelerde, bizzat Müslümanların idare ettikleri, eğitimini sürdürdükleri binlerce medrese, hem hoca yetiştiriyor, hem de dinlerine öğrenmek isteyen Müslümanlara hizmet veriyor. Medreselerdeki bu eğitime, Çin Devleti belli bir oranda yardım ediyor; geri kalan masrafları ise, zengin Müslüman Çinliler karşılıyor. Fakat esas beni hayrete düşüren husus, yukarıda belirttiğimiz gibi, bütün Çin paralarının üzerinde, Çincenin yanı sıra, para hakkındaki bilgilerin, Müslüman Çinliler için Osmanlıca olarak “Cungu[5] halk bankası” olarak yazılmış olmasıdır… Çin paralarının tamamı üzerinde, Osmanlıca olarak “Cungu halk Bankası” ibaresi mevcuttur. Çinliler de bizim gibi kültür devrimi yaptılar amma, bizim gibi kültürlerinin canına okumadılar!
Çin’de misyonerler
Dünyanın değişik yerlerinde faaliyet göstermekte olan Hıristiyan misyonerler, Çin’de de bu faaliyetlerini sürdürmektedirler. Ve bu misyoner hareketi bugüne ait bir olgu da değildir. Bizden 100 sene kadar önce Çin’e gitmiş olan Abdurreşîd İbrahim[6] de bu duruma şahit olmuştur. Bunlardan birkaç tanesine şöyle söylemiştim Paris’teki öğrencilik yıllarımda: Keşke bu çabalarınız, gerçekten Hz. İsâ için olsaydı! Çünkü sizde ve diğer meslektaşlarınızda müşahede edebildiğim kadarıyla gayeniz dinî değil, siyasidir! Mürted olmuş bu kadar Avrupalıya neden Hıristiyanlığı, Hz. İsâ’yı, Hz. Meryem’i anlatmıyorsunuz da, gitmiş Afrika’da, Asya’da Müslümanları kandırmaya çalışıyorsunuz? 26 Temmuz 08, Kilden bir ordu, ya da Terracota askerleri 1974 baharında, Xian’ın 35 km doğusunda Xiyang adındaki bir köyde, bir iki köylü kendilerine kuyu açmak için makiler arasında kazı yaparken, çalışmalarının beşinci gününde, birden bire, yanlarında bronzdan okları bulunan, kilden yapılmış heykel askerlerle karşılaştılar. Çinli köylünün bu buluşu, Çin tarihinin, 2200 sene önceki bir kesitini gözler önüne seriyordu. Bunlar, ilk Çin İmparatoru olan Qin Shihuangdi’nin, ölümünden sonra kendisini kötülüklerden korumaları için yaptırdığı kilden bir ordu heykelleriydi. 20 000 m2’lik bir alana yerleşmiş olan bu devasa üç hendek içinde, kilden yapılmış tam 8000 asker ve at heykeli ile ahşaptan yapılmış 100 savaş arabası bulunmaktadır. Gerek asker heykelleri, gerekse at ve araba heykelleri, küçültülmeyip, orijinalinin aynısı yapılmıştır. Şüphesiz bu keşif arkeoloji dünyası için bulunmaz bir şeydi. Onun için hemen, yani 1979 yılında bunların yanına, olayın felsefesini yansıtacak bir büyük müze yapıldı. Şimdiye kadar, aralarında büyük devlet başkanlarının da bulunduğu 60 milyon yerli ve yabancı turist bu muazzam müzeyi ziyaret etti. Adı geçen heykel ordu ise, müzenin hemen yanında yer alıyor. 1978 yılından itibaren, UNESCO, İmparator ve kilden yapılma askerlerinin bulunduğu bu mahalli, korunması gereken değerli mekânlar içerisine aldı. İmparator, küçük Çin imparatorluğunu eline geçirdikten sonra, büyük savaşlar yaparak, kendi aralarında savaşmakta olan bütün Çin halklarını bir araya getirerek muazzam imparatorluğunu kurdu. Onun içindir ki, aradan 2000 yıl geçmiş olmasına rağmen, Çinliler hâlâ onu bilmekte, onu Çin’in en büyük imparatoru olarak kabul etmektedirler. Qin Shihuangdi Çin’de o kadar önemlidir ki, bir Çinlinin onu tanımaması, bir Fransızın Napolyon’u tanımaması gibi bir şeydir. Onun içindir ki Qin Shihuangdi, kendisini dünyanın en büyük imparatoru olarak ilan etti. İmparator Qin Shihuangdi, Çin topraklarını genişletip ülkenin birliğini sağlayınca, daha önce yapımına başlanmış olan Çin Setti’nin büyük bir bölümünü tamir etti ve settin esas bölümlerini kendisi yaptırdı. Qin Shihuangdi’nin, Çin Setinin yapımı için 500 000 insan çalıştırdığı eski Çin kroniklerinde rivayet edilmektedir. O dönemin birçok kralı gibi, Qin Shihuangdi de zalimdi; hem de çok zalim... Nitekim rejimine karşı olduğunu zannettiği binlerce entelektüeli diri diri toprağa gömmüştür. Qin Shihuangdi’nin bu tutumu, tabiidir ki, büyük devletini krizlere sokmaya başladı; hoşnutsuzluğa neden oldu. Nitekim başka bir hanedanın arkasında birleşen Çinliler, bu zulme karşı çıkıp ayaklandılar; Qin Shihuangdi rejimini devirerek yerine yeni bir imparatorluk kurdular.
Qin Shihuangdi’nin mozolesi Bütün Çin imparatorları gibi, Qin Shihuangdi de, daha hayattayken 700 000 işçiyi çalıştırarak, Lishan Dağı’nın eteğinde kendi mozolesini yaptırmış. Qin Shihuangdi, mezarının içini öyle esrarlı bir şekilde yaptırıyordu ki hiç kimse bilmesin. Nitekim mezarın içinde işi biten işçi, orada öldürülüyordu. Tıpkı Mısır Firavunlarının yaptıkları gibi…
كل من عليها فآن /Dünya üzerinde ne varsa, hepsi fanidir
Evet, Allah’ın yaratmış olduğu her canlı fanidir, ölmeye mahkûmdur. Bu ilâhî kanun, sadece açlıktan ölen zavallı insanlar için değil, aynı zamanda tiranlar, krallar, imparatorlar, diktatörler vs.ler için de vardır… İşte dünya, Çin’in bu en büyük zalim imparatoru olan Qin Shihuangdi’ye de kalmadı… Eceli gelince, saltanatı uğruna canlarına kıydığı yüz binlerce insanın hesabını vermek üzere Allah’ın mahkemesine doğru gitti. Tıpkı Mısır Firavunu gibi, kendisini korumak için yeraltında aldığı bütün tedbirler boşa gitti.
Hayatımın en güzel gecelerinden biri Bugün akşam, Xian’ın büyük camisinin imamlarından İmâm[7] Musa, bizi yemeğe davet ettiği için, akşam namazını camide kıldıktan sonra onun evine gittik. Büyük camiye hemen yakın, dar bir sokak içerisinde, dedelerinden kalma bir evde yaşıyor İmâm Musa… Musa Bey’in İsa adında bir oğlu, Hibe ve Meryem adında da iki kızı var. Yeri gelmişken belirteyim ki, hâlen Çin’de uygulanmakta olan doğum kontrolünden dolayı, esas Çinlilerin bir çocuk yapma hakları varken; azınlıkların, ve bu arada Müslümanların, iki çocuk yapma hakları vardır. Hem Müslüman, hem de imam olanların ise, kanunen üç çocuk yapma hakları vardır. Kapıda bizi İmâm Musa’nın küçük kardeşi karşıladı. Onun ardından da Musa’nın hanımı bize Çince “hoş geldiniz” dedi. İlk defa bir Çin evinde yemek yiyorum. Bütün yemeklerimizi Müslüman lokantalarında yediğimiz için, evlerdeki durumu merak ediyorduk. Allah kendisinden razı olsun; İmam Musa bizi evine davet ederek bu merakımızı gidermiş oldu. Evin giriş kapısındaki salonda kabul ediliyor, gösterilen sandalyelerde oturuyoruz. Çin’de, çok eskiden beri, Japonya’da olduğu gibi, yerde değil, sandalye veya koltuklarda oturulur. “Hoş amedi” seremonisinden hemen sonra, yeşil çay ikrâm edildi. Çin’de, yemekten önce yeşil çay ikrâm etmek eski bir gelenekten kaynaklanıyor. Çaydan sonra yemek faslına geçildi. Önce ana malzemesi pirinç veya pirinç unu olan iki çeşit tatlı getirildi. Çin’de, ne kendi kendinize, ne de başkasına, “neden böyle yapıyorlar?” diye bir soru sormamanız lazım! Benim, insanları değerlendirirken uyguladığım bir kural vardır: İnsanları olmaları gerektiği gibi değil, oldukları gibi kabul etmek gerekir! İşte bu kuralımın en çok uygulanması gereken yer, Çin’dir… Pirinç tatlılarıyla beraber gelen yemek çubuklarıyla tatlılardan birer, ikişer alıyoruz. Ben bir türlü bu “çubuk kaşık-çatal”lara alışamıyorum. Ama zaruretler ve içinde yaşanılan şartlar, insanoğlunu her şeye alıştırıyor… Ali ise tam bir Çinli gibi kullanıyor bu “yemek yeme âletleri”ni… Ve hemen her yemeğin yanında servis edilen, bazen sıcak, bazen de soğuk ikram edilen kalın şehriyeye benzeyen makarna. Fakat bu makarnanın özelliği taze hamurdan yapılıp, haşlanmasıdır. Hatta lokantalarda, sık sık bu işi değişik el-kol işaretleriyle ve büyük bir maharetle yapan aşçılar görürsünüz… Tatlılardan sonra, bir nevi “yeşilbiberli kavurma” diyebileceğimiz yemek geldi. Bunu da keza çubuklarla yiyoruz. Fakat önüme konmuş olan pirinçle karıştırıp yemek, işimi daha da kolaylaştırıyor… Bunlardan sonra yumurtalı bir yemek ve sebze tabağı geldi. İçlerinden sadece mantar ve marulu tanıyabildiğim dört-beş çeşit haşlanmış sebze… Ve yemeğin en sonunda da çorba geldi. Ama ben, doyduğum için çorbayı yemedim. Belki kabalık oldu amma, doymuştum artık… Oysa yemeğin sonunda gelen çorbayı içmek gerekiyormuş… Çıkacağımız zaman, ev sahibi İmâm Musa’nın 75 yaşındaki babası geldi. Hep beraber fotoğraf çektirdikten sonra, İmam Yahya’nın evine gitmek üzere, İmam Musa’nın evinden ayrıldık.
İmam Yahya’nın elyazması kitapları arasında…
İmam Musa’nın evinden ayrıldıktan sonra, keza Xian Büyük camisi imamlarından olan Yahya Bey’in evine gittik. İmam Yahya’nın evinin birinci katı, manifatura dükkânı gibi bir şey olup, kendisi, dar bir merdivenden çıkılan ikinci katta oturuyor. İkinci katın birinci bölümü, imama çalışma odası ve kütüphane görevi görüyor. Oldukça kibar bir insan olan İmam Yahya, Arapça okumasına rağmen, konuşmayı zor beceriyor. Ama en azından benim söylediklerimi anlıyor. Bize ikram edilen yeşil çayı yudumlarken, hemen karşımda, kapakları cam olan dolabın raflarındaki eski kitapları süzüyor, bir an önce onlara bakabilmek için meraklanıp duruyorum. Bizimle beraber gelmiş olan İmam Musa, bu merakımı anlamış olacak ki, konuyu ev sahibi Yahya Hoca’ya açtı. Artık keyfime diyecek yoktu. Beş-altı yüz sene önce yazılmış olan bu elyazması kitaplar, öyle nefis ki, yazılarına bakmaya kıyamıyorum. Kitapların muhtevası ise, hemen tamamını daha önceden bildiğim Tefsir, Fıkıh, Akaid vs. gibi konuları içeriyor… Hele ayrı ayrı cüzler hâlinde yazılmış Kur’an nüshalarını görünce, bir hâl oluyorum… Aman ya Rabbi bu ne güzellik… Arap yazısına, Çin kaligrafisi öylesine güzel uyarlanmış ki, ancak görmekle bu güzellikler ifade edilebilir. Bunları görünce bir daha anlıyoruz ki, hiçbir dil Arapça kadar Kur’an’ı güzel takdim edemezdi. Türkiye’deki Müslümanlara göstermek için, ancak bir kısmının fotoğrafını çekebiliyorum. Ve kendi kendime, “acaba diyorum, bu güzel eserlerin tıpkıbasımını yapabilecek hayırsever bir Müslüman yok mu? Çünkü, İmam Yahya’ya da dediğim gibi, Allah gecinden versin, bir gün İmam Yahya ölürse, bu güzel kitaplar farelere yem olacak… Umarım ki yazdıklarımı varlıklı bir Müslüman görür de, bu kitapları İslâm Dünyası’na kazandırarak, büyük bir sevaba girer… Böyle bir hazine gayrimüslimlerin eline düşse, milyarlar harcayarak, kütüphanelerinin en değerli bölümüne koyarlar… Şairimiz güzel demiş: “Ya hamiyetsiz olaydım, ya param olsa idi…” Yahya Hoca’ya, bu güzel ilmî ziyafeti bize verdiği için defaatle teşekkür ediyor, ve kaçmaması için bağladığı kedisinin fotoğrafını çekerek ayrılıyoruz. Kendisine, ilk defa bir kedinin bağlandığını sorduğumda İmam Yahya, bağlamazsa çok sevdiği kedisinin gidip bir daha gelmeyeceğini söyledi. Bense, kedilerin evlerini terk etmediklerini, onu salsa da geri geleceğini söyledim. Fakat söylediklerim, Yahya Hoca’nın pek kafasına yatmadı gibi. Yoksa kedi ile aralarında bilmediğimiz bir mesele mi vardı?..
27 Temmuz 08, İpek Yolunun başlangıç noktasında…
Bu sabah erkenden, Xian’ın meşhur Tarih Müzesini gezmeye gittik. Fakat müzenin girişi bedava olduğundan, ve de bahçe kapısının ününde beşer sıralı 500 metre uzunluğunda bir kuyruk olduğundan, burada sıra beklemeyi göze alamadık ve ayrıldık. Çünkü zaten mahdut olan günümüz bu uzun kuyrukta geçecekti… Müzeye giremeyince, bir taksiye atlayıp, imparatorun yazlık sarayına gittik. Meğer saraydan eser kalmamış ve sarayın büyük bahçesi, modern bir park haline getirilmiş… Parkı biraz dolaştıktan sonra, imparatorun esas sarayına gittik. Burası tipik bir Çin sarayı olup, üç kattan ibarettir. Ali’nin canı istememesine rağmen, sarayın bir salonunda, Çin’in folklor elbiselerini giymiş olan sazendelerin sunduğu küçük bir enstrümantal konser izledik… Buradan çıkar çıkmaz da, hemen bir taksiye atlayıp, Xian’ın batısında yer alan İpek Yolunun başlangıç noktası olan yere gittik. Hakkında binlerce yazı yazılan; güzergâhında meydana gelen hadiseleri, birçok hikâye ve masala konu olan; tâ Çin ülkelerinden, Avrupa’nın ednâsına kadar, uçsuz bucaksız Asya’nın, ovalarından, dağlarından, nehirlerinden, bozkırlarından, çöllerinden, vahalarından, Cennet misali bahçelerinden geçerek, başta ipekli kumaşlar olmak üzere, kadınlara, akla hayale gelmedik süs eşyasının üzerinde taşındığı meşhur İpek Yolu’nun başlangıç noktasındayım şimdi… İpek Yolunun fonksiyonunu icra ettiği yıllarda, bu bulunduğum noktada Doğu’dan gelmiş olan tüccarlar ipeklerini alır, bütün tedariklerini burada görür, uzun sürecek yolculuğun hazırlığını yaparlardı. O günlerde bayram olurdu Xian’da yaşayanlar için… İpeklerini satıyorlar, bazen de, Batı’dan gelen eşyalarla takas ediyorlardı… Şu bulunduğum noktada rengârenk çadırlar kurulur; her milletten tüccarlar, seyyahlar sohbet ederlerdi değişik dillerde… Tarihi, Milattan önceki yıllara kadar uzanan İpek Yolu, sadece ticaret kervanlarının geçtiği basit bir güzergâh değil, Doğu ile Batı’yı birbirinden haberdar eden dönemin en büyük iletişim vasıtasıydı da aynı zamanda… Konaklarının her birinde, Çin’den, yani Xian’dan, Asya’nın meşhur kentlerinden geçerek; İran, Orta Doğu ve Anadolu üzerinden, Avrupa’nın içlerine kadar uzanan bu “masal ticaret yolu” güzergâhlarındaki kervansaraylarda, her dinden ve her ırktan tüccarlar görüşüyor, bilgi teatisinde bulunuyor; beraberce yemekler yiyip, eğleniyorlardı da… Bu ticaret güzergâhındaki karşılaşmalardandır ki, Doğu Batı[8]’yı; Batı da Doğu’yu tanıdı… Güzergâhındaki şehirler, köyler, kasabalar, hanlar, kervansaraylar, çarşılar, hatta saraylar, kim bilir ne unutulmaz günlere, gecelere şahit oldular? Güzergâhındaki ticaret faaliyetleri, Milattan önceki yıllara kadar varan İpek Yolu sayesinde, Çin halkı birçok dinle tanıştı. Budizm, Konfiçyanizm, Hinduizm, Hıristiyanlık ve nihayet İslâm, ilk defa bu yolla Çin’e kadar gidebildi. Özellikle Müslümanların bu güzergâhta hâkim oldukları yüzyıllarda, İpek Yolu altın yıllarını yaşadı. Moğol felaketi Müslüman Dünyası’nı harabeye çevirince, tabiidir ki İpek Yolu da bu afetten nasibini aldı. Moğollar istedikleri kervanlara el koyup, ticaret mallarını yağma edince, İpek Yolu büyük ölçüde fonksiyonunu kaybetti. Ancak Moğolların parçalanıp dağılmalarından sonradır ki, İpek Yolu tekrar fonksiyonunu icra etmeye devam etti. Etti amma; o eski şaşaası kalmamıştı artık… Hey gidi bitmek, tükenmek nedir bilmeyen İpek Yolu! Kim bilir sen ne âlimlerin ilimlerine, hekîmlerin hikmetlerine, cömertlerin sahavetine, cimrilerin pintiliklerine, şairlerin şiirlerine, âşıkların aşklarına, ehl-i muhabbetin işretlerine, sazların fasıllarına, sanatkârların cümbüşlerine, âdillerin adaletine, ve nihayet, üzerinde uzun uzun menziller kat ederlerken, bağrında ölen gariplerin tarihin derinliklerinde kaybolup giden kabirlerine, zalimlerin zulümlerine şahit oldun? Modern Çin’in bir otel odasında bu satırları karalayan ben, sende olup biten hangi serüveni dile getireyim ki? Günümüzde bile, hâlâ İpek Yolu romanlara, hikâyelere, deneme yazılarına, belgesellere ve hatta macera filmlerine konu olmaya devam etmektedir… Şimdilerde, sembolik bir kervan heykeli, ve etrafındaki modern park ve apartmanlardan başka hiçbir şeyin bulunmadığı bu meydanda, gözlerimi kapıyor, tarihi gözlemeyi, en azından düşlemeyi yeğliyorum…
Gerçek bir Çin yemeği Xian’ın Büyük Cami’sine yakın olan semtin hemen bütün sokakları Müslüman kaynıyor. Bugünün akşamında, Ali’yle birlikte gerçek bir Çin yemeği yemek için bir Müslüman lokantasına gittik. Meğer Ali, lokanta sahibini tanıyormuş. Lokanta sahibinin, adı Safiye olan ve İngilizce öğretmenliğinin yanı sıra fırsat buldukça babasına, daha doğrusu bütün aile fertlerine yardım eden hanımefendi, tâ Türkiye’den geldiğimiz için ve onlara göre uzaklardan geldiğimizden, özel bir itina gösteriyor… Bu lokantada yemek yemenin usulü şöyle[9]: Lokantaya gelen müşteri, önce eline bir tepsi alır ve zevkine göre, dolaplara yerleştirilmiş olan çeşitli et ve sebzelerden seçip bu tepsinin içerisine koyar. Et ve sebzeler az miktarda tahta şişlere geçirilmiş ve o şekilde sunulmuştur. Herkes bu şişlere geçirilmiş olan et ve sebzeden dilediği kadarını seçip elindeki tepsiye koyar, sonra da yemek masasına geçer. Masanın tam ortasında elektrikli bir ocak yanmakta olup, içinde envaiçeşit baharat bulunan bir tencere su, ocağın üzerinde fokur fokur kaynamaktadır. Siz seçtiğiniz sebze veya etleri, şişin bir ucu dışarıda kalacak şekilde tencerenin içerisine koyuyorsunuz. Tencereye koyduğunuz malzeme, bir iki dakika kaynadıktan sonra, Çin çubuklarıyla çıkarıp, önünüzdeki acı baharat tasına batırdıktan sonra ağzınıza götürüp yiyorsunuz. Yemek lezzetli amma, yemesi fevkalade zor! Hele bizim gibi çubuklarla yemek yemeğe alışmamış olanlar için iyice zor… Muhtemelen okuyucularımız inanmayacak amma, ben yine de belirteyim. Bir akşam önce, İmam Musa’nın evinde yemek yiyip otele giderken, şu anda size anlatmaya çalıştığım lokantanın sahibi, yani Safiye’nin babası, lokantasının önünden geçerken, bizi yemeğe davet etti. Biz de yemekten geldiğimizi söyleyince, “o halde bir tatlı getireyim” dedi. Adam, hanımı, baldızı, Safiye çok ısrar edince, onları kıramadık ve tatlıyı getirdiler. Aman ya Rabbi soğanın da tatlısı olur mu? Bir tas içerisinde, aşurenin biraz sulusuna benzeyen tatlı içinde, soğan cücükleri yüzüyor… Ben, o saatte yiyemeyeceğimi bahane ederek yemedim. Zavallı Ali ise, ayıp olmasın için birkaç kaşık alabildi. Meğer bu soğan tatlısı çok meşhurmuş!..
[1] Xian, “Şiyan” şeklinde okunur. [2] Hat dilinde “istif”, harflerin değişik kombinezonlarla bir araya getirilerek bir ismin veya bir ibarenin süslü bir şekilde yazılmasına denir. [3] Çünkü telaffuzlarının zorluğundan, Arapçaları fazla anlaşılmıyor. Mesela adımı sorduklarında “İhsan” dediğimde, hiç kimse telaffuz edemedi. Ya bir de “İhsan Süreyya” deseydim, asla ismimi telaffuz edemeyeceklerdi. Onun için Çin’de adımı “Hasan” yaptım. Bunu bile, “Ha-Sa-Ne” şeklinde telaffuz ediyorlardı…
[4] Bk. Abdurreşîd İbrahim, Âlem-i İslâm, II, 96 vd. [5] Muhtemelen Uygur dilinde “Çin” demektir. [6] Bk. Âlem-i İslâm, II, 134. [7] Çin’de hocalara, Farsçadan geçmiş olan “Ahund” da deniliyor. Abdurreşîd İbrahim, bu konuda şöyle diyor: “Çin ulemasında ahun yahut ahund bir rütbedir. Aslında bu isim Maverau’n-Nehr ve Buhara uleması arasında bulunurmuş”. (Ayrıntılar için bk. Abdurreşîd İbrahim, Âlem-i İslâm ve Japonya’da İslâmiyet’in Yayılması, I, 221-225). [8] “Batı” derken, Çin’e göre Batı’yı kastediyoruz ki, İran, Orta Doğu, Anadolu ve Avrupa ülkeleri bunun içine girer. [9] Gerçi okuyucularım sık sık yemeklerden söz ettiğimiz için bizi yadırgayacaklar amma, daha önce de belirttiğim gibi, Çin’de yemek çok önemli bir olaydır.
|

