I. Hayatı
19 Şubat 1908 (16 Muharrem 1326)’de Haydarabad Nizamlığında
dünyaya gelmiştir. 5 erkek ve üç kızdan oluşan
ailesinin en küçük üyesidir. Hayatı boyunca hiç
evlenmemiştir. Ailesi köklü ilmî geleneğe sahiptir.
Babası Ebu Muhammed Halilullah, Haydarabad Nizamlığı
baş müftülerindendir. İlk bilgilerini babasından
aldı. Daru’l-Ulum Medresesi’nde ve Osmaniye Üniversitesi’nde
lisans eğitimini tamamladı. Ardından mezun olduğu
Osmaniye Üniversitesi Hukuk fakültesinde Devletler hukuku alanında
Yüksek lisans yaptı. 1929’da Hanefî âlimlerinin
eserlerini neşretmek için kurulan “Meclisu
ihyai’l-maarifi’n-numaniyye”nin kuruluşuna katıldı.
Osmaniye Üniversitesi onu doktorasını tamamlaması
için Almanya’ya gönderdi. İlk doktorasını
(1933–1935) Almanya’da Devletler Hukuku alanında yapmıştır.
Doktora çalışmaları esnasında San’a, Mekke,
Medine, Beyrut, Şam ve Kahire kütüphanelerinde araştırmalar
yaptı. 1932 yılında İstanbul’a giderek orada
da çalışmalar yapmıştır.
İkinci doktorasını ise Paris’te Sorbon Üniversitesi’nde
“Hz. Peygamber ve Dört Halife Döneminde İslam Diplomasisi”
üzerine yaptı. Bu çalışma esnasında Avrupa
ve Afrika’daki kütüphanelerin yazma eserlerini inceledi. Özellikle
Fransız şarkiyatçı M. Gaudefroy Demombynes’in
yanında İslam’ın ilk dönemine ait siyasi
belgeler üzerinde çalıştı.
1936–1946 yılları arasında ülkesinde Osmaniye
Üniversitesinde İslam Hukuku ve Devletler Hukuku Profesörü
olarak görev yaptı.
1946 yılında Haydarabad Nizamlığının
BM’ye üye olması için kurulan delegasyona seçilen
Hamidullah, yurtdışındayken Hindistan Haydarabad’ı
işgal etti. Bu işgal dolayısıyla pasaportu
elinden alındı ve bir daha da ülkesine dönemedi. 1996
yılına kadar da Fransa’da vatansız bir kişi
kimliğiyle yaşamını sürdürdü. Ama batıda
küfür diyarında İslam’ın şahidi oldu. (Kur'an-ı
Kerim’de şehit kavramı, bir şeyin tanığı
olmak anlamında da kullanılmıştır.)(3)
Onun felsefesi İslam’ı söz ile değil hal ile öğretmekti
ve yıllarca da bunu yaptı.
O hiçbir zaman Hindistan’ı ülkesi olarak kabul etmedi.
Hindistan’ı hayatının sonuna kadar hep işgalci
gördü. Ölünceye kadar da hep bir gün bağımsız
Haydarabad’a döneceğinin hayallerini kurdu. Bir defasında
kendisine İngiltere’ye niçin gitmediği sorulunca,
Hindistan ile İngiltere arasında suçluları iade
anlaşması var. Oraya gidersem beni iade ederler
korkusuyla gitmiyorum cevabını vermiştir.
1996’da hastalığı ağırlaşınca
yeğeni (abisinin kızı) Sadida Ahmad onu
Amerika’da yanına almıştır.(4) 17Aralık
2002 (12 Şevval 1423)’ye yani ölünceye kadar da burada
kalmıştır. Ölümü Şeb-i Arus’a denk
gelmesi dolayısıyla onun Mevlevî olduğunu söyleyenler
olmuşsa da bu doğru değildir. Cenazesini kendi isteği
üzerine Yusuf Ziya Kavakçı yıkamış,
cenazesini kıldırarak defnetmiştir.
II. Kişiliği
Hamidullah, alçakgönüllü, nazik, dindar, dünyalığa
ve paraya değer vermeyen birisiydi. Alim, arif, zahid, zarif
ve bilge bir insandı. Hamidullah hoca, yabancıların
ifadesiyle bir “kütüphane köstebeği,” komşusu ola
Hristiyan bir kadının ifadesiyle de o bir azizdi. Hatta
ziyaretine gidip de onu bulamayanlar komşusu olan bu kadına
sorduklarında “Ha şu aziz’i mi soruyorsunuz” diye
cevap verirmiş.
Kadirşinas birisiydi. Kitaplarına katkı
bulunanların isimlerini mutlaka zikrederdi. Örneğin,
Vesaik’s-siyasiyye’de Mustafa el-Âzami’nin ve İ.Süreyya
Sırma’nın isimlerini zikretmiştir.
Çok yönlü faal birisiydi. Polemiğe asla girmezdi.
Diyalogdan yanaydı. Ancak bugünkü diyalogculardan farklıydı.
Bildiği doğrulardan asla taviz vermez, her ortamda söylemekten
geri durmazdı. Oryantalistleri genel olarak eleştirmezdi.
Ancak somut olarak gördüğü hatalarını eleştirirdi.
Çok zayıf olmasına rağmen atletik bir yapıya
sahipti. Zaman zaman hiç et yemediği dile getirilmiştir.
Ama bu doğru değildir. O sadece dış ülkelerde
güvenmediği için et ve et mamullerini yemezmiş, hâlbuki
Türkiye’ye geldiğinde et yermiş.
Rasyonel düşünceye sahip birisiydi. Yaşamı
sahabe yaşamı gibiydi. Çok sade yaşayan israf ve lüksten
kaçınan birisidir. Çoğu zaman para vermemek için
metroya binmeyip işine ve kütüphaneye 3-4 km yürüyerek
gidermiş. Kazandığı paradan yiyecek, içecek
ve zorunlu ihtiyaçları kadar ayırdıktan sonra
geriye kalanını ya kitaba verirmiş ya da öğrencilere
dağıtırmış.
İmzası
III. İbadet Hayatı
Paris’teki camide namaz kılarken seccade ve halının
bulunmadığı bir mermer üzerinde sürekli (yaz-kış)
namaz kılarmış. Sebebi sorulunca anlım taşa
değince kulluğum daha iyi farkına varıyorum
diye cevap vermiştir. O ilmiyle önce mamul sonra amil olmuştur.
Çünkü ilmiyle mamul olunmadan amil olunamazdı.
Hamidullah’a göre namaz en önemli ibadettir. Namaz bütün
varlıkların ibadetidir. Çünkü namaz, yer ve gökteki
bütün mahlûkatın ayakta, eğilerek ve secde ederek
yaptıkları ibadetlerin tamamını kapsar. Namazı
kılan bir insan bütün mahlûkatın yapmış
olduğu ibadetin tamamını yapar.
Namaz bütün dinlerin ibadetlerinin bir toplamıdır.
Hindular ayakta meditasyon yapar, Yahudiler vahiy ifadelerini
okurlar, Hristiyanlar tanrıyla bütünleşmeyi arzular….vb.
bütün bunların toplamı namazdır. Abdestsiz dolaşmadığı
asistanı Salih Tuğ tarafından ifade edilmiştir.
IV. İlmi Şahsiyeti
İlk tahsilini babasından almıştır.
Yukarıda belirttiğimiz gibi pek çok çalışma
sonunda pek çok diplomaya sahip olmuştur. Ama kendi
ifadesiyle hayatının en kıymetli diplomasını
Medine’de almıştır. Mescid-i Nebevî’nin İmamı
Hasan b. İbrahim eş-Şair’in huzurunda Kur'an-ı
Kerim’i baştan sona kadar okuyarak bir icazet name almıştır.
Bu kendisi için en önemli diplomadır. Çünkü bu
icazetnamede hocaların silsilesi Peygamberimize kadar
belirtilmiştir.(5)
İlköğrenim yıllarında izcilik faaliyetleri
içerisinde bulunmuştur. Kendi ifadesiyle harita, kroki ve
arazi tespit çalışmalarında küçükken izci olmanın
büyük faydalarını görmüştür. Hatta 100 millik
bir bölgenin haritasını yapmış ve bu çalışmasıyla
ödül almıştır. Muhammed Hamidullah Arapça,
Urduca, Fransızca, Almanca ve İngilizcede eserlerini
bizzat neşretmiştir. Ancak bu dillerin dışında,
Türkçe, Farsça, Sanskritçe, İtalyanca ve Rusça’yı
da biliyordu.
Onun dil öğrenmedi ki mantığı, o dilde
İslam kültürüne ait bir eser varsa onu ilim dünyasına
kazandırmaktır. Onun Arapçasının zayıf
olduğu söylenir. Ama bu doğru değildir. Türk araştırmacılardan
Osman Rescher, Arap cahiliye şiirleri üzerine yaptığı
çalışmalarda çözemediği şiirler olursa,
onları mutlaka Hamidullah hoca ile müzakere ederek çözermiş.
Çeşitli alanlarda yazdığı 40’a yakın
eseri, 700 makalesi ve Başta İmam Muhammed’in Siyer-i
Kebir-i olmak üzere çok sayıda neşirleri vardır.
Eserleri yirmiden fazla dile çevrilmiştir. İbrahim
Haidara (6) onun en bariz özelliğinin kaotik bir ortamda
İslam’ı yeniden değerlendirip insanlığa
sunmasıdır.
Çalışmalarının çoğunda Asr-ı
saadet dönemi üzerinde yoğunlaşmıştır.
Kendisine 20. y.y. düşünce akımları üzerinde
doktora çalışması yapıyorum diyen bir Türk
doktora öğrencisine keşke Asr-ı saadet üzerinde
çalışma yapsan diye serzenişte bulunmuş ve
“Ben Asr-ı saadeti incelemekten bıkmadım” demiştir.
Hamidullah, ne müfessir, ne hadisçi, ne usulcü, ne fıkıhçı,
ne tarihçi, ne müctehit… O bir İslamologdur(7).
Onun derslerinde veya konferanslarında, karşısında
bir veya 1000 kişinin olması hiç fark etmezdi. O bir kişiye
bile karşısında bin kişi varmış gibi
ciddiyetle yüksek ses tonuyla anlatırmış.
Paris’te Pazar günleri saat 14:30’dan 16:00’ya kadar yapılan
derslerin birisini İ.Süreyya Sırma şöyle anlatıyor.
Sobayı yaktım. Yarım saat geçmişti ki kimse
gelmedi. Ben sobayı söndürmek için eğildiğimde
kulağımdan tutarak beni kaldırdı ve şöyle
dedi: “İhsan bu sobayı şimdi söndürürsen bu
soba bir daha yanmaz. Otur karşıma dedi.” Ben de karşısına
oturdum. Bana tam bir buçuk saat ders anlattı(8).
Yaşadığı dönem büyük fitne dönemiydi. Sıffin’den
daha büyük bir fitne vardı. Çünkü Sıffin’de Müslümanlar
birbirini öldürüyordu, 1960’larda ise tanrılar değişiyordu.
Hamidullah ise sanki bunlar hiç olmuyormuş gibi davranıyor
ve çalışmalarına aynı hızla devam
ediyordu. Onun için hep zamanının dışında
yaşadı derler. Hiçbir zaman insanları gâvur-Müslüman,
ilerici-gerici vb. kategorilere ayırmazdı. Hatta kendi
ifadesiyle, rüşvet almayan kâfir bir hâkim veya memur, rüşvet
alan Müslüman bir hâkim veya memurdan daha iyidir ve daha hayırlıdır.
Hamidullah, eserlerinde modern dönem tekniklerini kullanarak
aynı alanda yazılan eserlerden farklı bir üslup
ortaya koymuştur. “İslam Peygamberi” ve
“Peygamberimizin Savaşları” kitaplarında bu üslup
açıkça görülür. Çünkü klasik siyer kitaplarında
Peygamberimiz, Hz. İsa’ya benzetilerek olağanüstü
bir kişilik olarak anlatılmış, hep mucizevî yönler
ön plana çıkarılmıştır.
Hâlbuki M. Hamidullah, tarihi bir arkeolog gibi, bilgileri
olduğu gibi alıp sunmuştur. Tarihi gerçek verilere
dayanarak vermiştir. Bu nedenle ona tarih arkeologu da
denilmiştir. İslamî ilimlerde pek çok ilklere imza atmıştır.
Botanikle ilgili ilk eseri, Hammad b. Münebbih’in süneni,
Peygamberimizin davet mektuplarını ilk olarak o keşfetmiştir.
Tarihi o kadar ince ayrıntılarına kadar incelemiştir
ki, Suud kralının izni olmamasına rağmen
Peygamberimizi yaşadığı yerde incelemek için
Mekke ve Medine’de çalışmıştır. Hatta
bir defasında Suud krallarının bahçe duvarını
örmede kullandıkları bir kitabeyi üzerini silip
okurken görülmüş. Yıllar sonra İ.Süreyya Sırma
Suud’a araştırma yapmak üzere gideceği zaman
hocadan yardım istemiş o da Sırma’ya sakın
Suud krallığından izin almaya kalkışma.
İzin vermezler. Kendi imkânlarınla araştırmalarını
yap diye tavsiyede bulunmuştur.
Onun dakikliğinin en güzel örneğini Salih Tuğ
şöyle anlatıyor. Benden bir gün Sultanahmet
camii’nin mihrabında Hacerü’l-Esved taşından
parçalar olup olmadığını araştırmamı
istedi. Biz hayretler içerisinde araştırdık.
Sonunda Sultanahmette Sokullu camiinin mihrabında ve Süleymaniye’deki
Kanuni türbesinde bu parçaların varlığını
tespit ettik. Ama asıl merakımız bu bilgilerin
hocanın ne işine yarayacağıydı. Sonunda
öğrendik ki, Kâbe’nin sonradan tamir gördüğüne ve
bir ara Hacerü’l-Esved’in çalındığına
dair görüşlerini kanıtlamak için bu bilgileri istemiş.
1. Kur’an-ı Kerim Meali Hakkındaki Görüşü
Kur'an’ın nüzulü bütün İslamî ilim dallarından
öncedir. Dolayısıyla ayetlere ve özellikle kavramlara
anlam verirken, bu kavramlara sonradan İslam ilimlerinin yüklediği
anlamlardan bağımsız olarak anlam verilmelidir.
Aksi takdirde gerçek anlamı verilmemiş olur. Özellikle
gramer kaidelerinden uzak durarak anlam verilmelidir. Çünkü
Kur'an-ı Kerim’de gramer kaidelerine aykırı
ifadeler vardır.
Muhammed Esed ve Picctal ile yakın irtibat içinde olmuş
ancak zaman zaman ayrıldıkları noktalar da olmuştur.
Örneğin Hamidullah Allah lafzının tercümesinden
yana olduğu halde Picctall Allah lafzının tercüme
edilmemesini istemiştir.
2. Anadil Meselesi
İstanbul’da ve başka yerlerde konferanslarını
daha çok Arapça olarak verirmiş. Sebebi sorulunca size ana
dilinizle konuşmak için Arapça konuşuyorum. Çünkü
Peygamberimizin hanımları müminlerin annesidir. Onlar
da Arapça konuşuyordu. Böylece Arapça konuşuca size
ana dilinizle konuşmuş oluyorum. Sonuçta bütün Müslümanların
ana dili Arapçadır.
3. Eserlerinin Yayınlanması
Hamidullah’ın eserlerinin yayını Türkiye’de
1960’lı yıllara denk gelir. (İlk eseri 1958’de
yayınlanmıştır.) Bunun birinci nedeni o dönemlerde
Türkiye’de bulunmasıdır. Daha da önemlisi ise o dönemin
dünya konjöktörüdür. Özellikle bu dönemde Marksizm dolayısıyla
dünyada aratan bir siyasi İslam talebi vardı. Bu Talep
Türkiye’de o dönemde çok yaygın olmasa da uzantıları
mevcuttu. (Tam olarak 70’li yıllarda görülecektir.) Bu dönemde
“Müslüman Kardeşler” ve “Cemaati İslamî’nin
eserleri yoğun bir şekilde tercüme edilerek yayınlanmıştır.
Özellikle Mevdudi, İkbal, Şeriati vb. kitapları yoğun
bir şekilde okunanlar arasındaydı. Ancak bu ve
benzeri yazarların kitaplarında siyasi talep, meydan
okuma ve yüksek sesle bir çağrı konuları ön
plandaydı. Dolayısıyla gençler tarafından
daha fazla ilgi görüyordu.
Hamidullah’ın kitaplarında ise tevazu, ilim ve usul
dikkati çeker. Bu nedenle o dönem okuyucusu çok az olmuştur.
Bu nedenle onun eserlerinin etkisi çok açık gözükmese de
ilim çevrelerinde çok derin bir etkisinin olduğunu söyleyebiliriz.
O dönemde geniş kitleler tarafından okunmamasının
nedenlerinden biri eserlerin ilmi oluşu bir diğeri ise
hakkında yürütülen olumsuz propagandadır. Özellikle
Hüseyin Hilmi Işık ve onun gibileri ağır
ithamlarda bulunmuşlardır. Hatta ona Hamidullah yerine
“adüvvullah, baidullah” ifadelerini kullanmışlardır.
Ancak bugün Hamidullah’ı tanıtmak ne kadar zorunlu ve
gerekli ise ona yapılan tenkitleri de incelemek gerekir. (Ancak
tenkitleri ele alırken bu tenkitlerin üslubunu ve kabalığını
görmezlikten gelmek gerekir)(9).
Hamidullah’ın eserlerinin yayınlanmasında en
önemli etkilerden biri de İmam Hatip okullarından gelen
taleplerdir.Hamidullah, İslam dünyasının
problemlerini Mevdudi, Şeraiti ve İkbal gibi yeni yöntemlerle
ele almadı. Hamidullah zamanın dışında
olaylara bakardı. Bu nedenle gençleri kendine fazla çekemedi
ve İslam dünyasında diğerleri kadar ses getirici
olamadı. Çünkü gençlerin seveceği söylemlere yer
vermedi. Hamidullah araştırmacı diğerleri ise
ideolojik çalışmalar yaptılar.
4. Tasavvufa Bakışı
O tasavvufu sürekli akli bir temele oturtmaya çalışmış
ama kendi ifadesiyle bunu hiçbir zaman başaramamıştır.
Ancak hiçbir zaman tasavvufun varlığını inkâr
ve yok sayma yoluna gitmemiştir. Tasavvuf için “Tarihte
kabul edilen tasavvuf” ifadelerini kullanmıştır.
Bu da onun tasavvufu tarihi ir olgu olarak kabul ettiğini göstermektedir.
Diğer taraftan tasavvufun, toplum üzerindeki etkisini özellikle
Uzakdoğu ve batıda İslam’ın mistik yolla yayılmasını
hayretler içerisinde dile getirmiştir. Bu nedenle kendisi de
Avrupalılara akıldan değil gönülden yaklaşmalıyız
demiştir.
Tarikat ve seyr-i süluk kavramlarını Cibril
hadisindeki “ihsan” kavramı bağlamında değerlendirmeye
çalışmıştır. Bu da aslında tarikat
ve seyri süluk yerine “ihsan” kavramını yerleştirmeye
çalıştığının bir göstergesidir.
Tasavvufun, özellikle felsefe ve vahdeti vücutçuluk (panteizm)
olmadığını ısrarla vurgulamıştır.
Bunun içindir ki, “kulumun gözen gözü, işiten kulağı….olurum”
hadisini Allah’a yakın olma anlamında kullanmıştır.
Tasaffufî yaşama suffe ehlini örnek vererek alttan alta
bugünkü sufi yaşamı da eleştirmiştir. Ona göre
tasavvufi yaşam, asla miskin bir hayat, Uzakdoğu
meditasyonu veya mistik bir hayat tarzı değildir. Hocaya
göre tasavvufun önemle üzerinde durduğu “fenafillah”,
insan şahsiyetinin oluşumuna engeldir. Hele hele şeyh
bir takım kerametlere ulaşmışsa aslolan bunları
kimseye açıklamamasıdır.
Hamidullah’a göre en güzel çözüm, kırılma dönemlerinin
temsilcisi ve sünnete atfı ön plana çıkaran iki önemli
şahsiyetin; İbn Teymiye (Selefi) ile İbn Arabi (Sufi)’nin
diyaloga girmesidir.
V. Fıkıhçı Olarak Muhammed Hamidullah
1. Genel Olarak
Türkiye açısından fıkıh ve usulünü
Hamidullah öncesi ve sonrası diye ikiye ayırabiliriz.
Hamidullah öncesi Türkiye’de medreselerden kalan bir iki fıkıh
metni ve onların şerhlerinden başka bir şey
yoktu. Hele hele fıkhî çalışmalarda diğer
mezhep görüşlerinden asla faydalanılmazdı. (Ö.
Nasuhi Bilmen kısmen bunun istisnası sayılabilir)(11).
Hamdullah hoca ile birlikte Türkiye’de diğer mezheplerin
eserleri de tercüme edilip okunmaya ve incelenmeye başlandı.
Muhammed Hamidullah, her alanda hatta ibadetlerde bile içtihattan
yanadır. Kendiside de genel anlamda değil ama bazı
meselelerde (cüz-i) içtihatta bulunmuştur. Ancak hocanın
içtihattan kastı klasik içtihattır.
2. İslam Hukukuna Dair Makalelerinde Ele Aldığı
Konular:(12)
A- İslam’ın Hukuk İlmine Katkıları
a) Hukuku bilim olarak ilk inceleyenler Müslümanlardır.
İslam’dan öncekilerin kanunları vardı ama bir
hukuk sistemleri yoktu. Özellikle hukuk usulü düşüncesinin
temelleri ilk defa İmam-ı Azam ve talebeleri tarafından
atıldı. Sonrasında ise İmam Şafii tarafından
yazılı hale getirildi. Diğer mezheplerin (buna
mutezile, zahiriye ve şia mezhepleri de dâhil) katkılarıyla
tamamlanmıştır.
b) İlk yazılı Anayasa yine Müslümanlara aittir.
c) Uluslar arası ilişkiler yaptırım
gerektiren ilişkiler temelinde incelenmiştir.
d) İslam’dan önce hukuk; sadece insan-insan, insan-diğer
canlılar ve eşya arasındaki ilişkiyi düzenliyordu.
Ancak İslam dini buna insanın Allah ile olan ilişkisini
de ilave etti.
e) Vergilerin tahsili ve tasarrufu kurallara bağlanmıştır.
İslam’dan önce kralların veya devlet yöneticilerin
keyfine bağlıydı.
f) İslam hukuk felsefesi iyi-kötü (hüsun-kubuh) düşüncesi
üzerine oturtulmuştur. Bunun sonucunda fiiller farz, vacip,
sünnet, mekruh, müstahap gibi değerlerle ince ayrıntıya
tabi tutulmuştur.
g) Niyet kavramına hukuk tarihinde ilk defa Müslümanlar
yer vermiştir. (Ameller niyetlere göredir).
h) İslam hukuku maddi yaptırımların yanı
sıra manevi yaptırımla da hukuku güçlendirmiştir.
i) İmam Muhammed’in Siyer-i Kebir-i ile savaş-barış
hukuku ilk defa yazılı hale getirilmiştir.
B- İslam Hukukunun Kaynakları
a) Örfe büyük önem vermiştir. Özellikle nassın açıklık
getirmediği durumlarda örfün çözümü kesin olarak kabul
edilmelidir.
b) Umum-i belva (zorunlu durumlar) dikkate alınmalıdır.
C- İslam Hukuk Düşüncesinin Gelişimi
İslam hukuk düşüncesinin temelleri ilk defa İmam-ı
Azam ve talebeleri tarafından atıldı sonrasında
ise İmam Şafii tarafından yazılı hale
getirildi. Diğer mezheplerin (buna mutezile, zahiriye ve
şia mezhepleri de dâhil) katkılarıyla tamamlanmıştır.
D- İslam Hukuku-Roma Hukuku İlişkisi İslam
hukuku terimleri ve sistematiği bakımından Roma
hukukundan tamamen farklıdır. Özellikle Bizans’ın
hâkimiyeti dışındaki bölgelerde gelişen
mezhepler incelendiğinde bu açıkça görülür. Zaten
Hamidullah ile birlikte Hukukun sadece Roma ve Cermen hukukundan
ibaret olmadığı anlaşıldı.
İslam hukuku, Roma hukukundan etkilenmiştir iddiasına
şöyle nükteli bir cevap vermiştir. İslam
Hukukunda riddetin cezası ölümdür. Roma hukukunda da böyledir.
Alsa alsa bunu almıştır. (Bu sözüyle aslında
bu iki hukuk arasında benzerliğin hiç olmadığı
söylemek istemiştir).
2. Mezheplere Bakışı
Hoca hakkında mezhepsizdi diye söylenenler kesinlikle
yanlıştır. Salih Tuğ’un ifadesine göre o
Şafii mezhebine göre amel ederdi. Ancak bütün mezhepleri
bir arada tetkik etmek ve ortak malzemeyi ortaya çıkarmak
istiyordu.
Ona göre mezheplere ait farklı görüşler,
Peygamberimizin değişik zamanlarda aynı konuda
ortaya koyduğu farklı uygulamalardır. Bu
uygulamaların tarihi sıralaması da bilinmemektedir.
Dolayısıyla bir mezhebin görüşünün diğerine
göre daha üstün olduğuna karar verilemez. Ona göre
mezheplerin varlığı Allah’ın bir lütfüdür.
Çünkü mezhepler sayesinde Peygamberimizin farklı
zamanlarda söylediği sözler ve ortaya koyduğu davranışlar
değişik mezhepler vasıtasıyla yaşatılmıştır.
Belki de Allah en sevgili kulu olan Peygamberimizin söz ve davranışlarının
bir şekilde devam etmesini istemiştir. İşte
farklı zamanlarda Peygamberimizden sadır olan farklı
uygulamalar çeşitli mezhepler adı altında tezahür
etmiştir.
3. Fotoğraf Meselesi
Kendi resminin çekilmesine sadece zorunlu durumlar hariç (resmi
işlemler) müsaade etmezdi. Bu durumun sebebi sorulduğunda
bir defasında şöyle cevap vermiştir: Korkarım
ki resimlerimi görürlerse kitaplarımı okumazlar (13).
Aynı soruya bir başka defasında ise, Buda’yı
örnek vererek cevap vermiştir. Çünkü Buda hayatı
boyunca putçuluğa karşı mücadele etmiş fakat
Buda’yı seven bir kişinin onun bir kere heykelini yapmış,
sonrasında ise bugün Hindistan’ın her tarafı
Buda heykelleri ile dolmuştur.
VI. Türkiye Sevdası
Türkiye’ye ilk defe 1932 yılında gelmiştir.
1950’lerde bir müddet Pakistan’da İslam Anayasası
çalışmalarına katılmıştır.
Ancak bu çalışmaların başarılı
olabilmesi için alınması gereken bazı kitapların
listesini Pakistan devletine sunmuş, onlar da yeni bir
devletin bütçesinin bunları karşılaması mümkün
değil diyerek talebi geri çevrilmiştir. Ancak
Hamidullah gerçek gerekçenin bu olamayacağını,
aslında böyle bir çalışmanın yapılmak
istenmemesinin gerçek gerekçe olduğu düşüncesiyle
Pakistan’dan ayrılmıştır(15).
!950’li yıllardan sonra Türkiye’nin en büyük sıkıntılarından
biri, imam hatip okulları, Yüksek İslam Enstitüleri,
İlahiyat fakülteleri ve İslam Araştırmaları
Enstitülerinde fazlasıyla öğrenci olmasına rağmen
yeterince hoca bulunmayışıydı. İşte
bu dönmelerde Türkiye’de İslamî ilimler sahasında
üç Muhammed’in büyük önemi olmuştur. Bunlar;
a) Muhammed Hamidullah (Haydarabad)İslam Hukuku,
Usul, İslam Tarihi, Devletlerarası hukuk alanında
ders ve konferanslar vermiştir.
b) Muhammed Tavit et-Tancî (Fas) Kelam
c) Muhammed Tayip Okiç (Bosna Hersek) Hadis
Muhammed Hamidullah, 1951’de İstanbul’da düzenlenen
22. Müsteşrikler kongresinde sunduğu “İslam
Hukukunun Kaynakları” adlı bildirisiyle dikkatleri üzerine
çekmiştir.
1952 yılından itibaren 23 yıl boyunca İÜ
Edebiyat Fak. İslam Araştırmaları Enstitüsün’de
misafir Profesör sıfatıyla ders verdi. Bu dönemde Fuat
Sezgin ve Salih Tuğ onun asistanlığını
yapmıştır. Aynı süre içinde Ankara Ünv.
İlahiyat Fakültesi ile Erzurum Atatürk Üniversitesi İslamî
İlimler Fakültesinde İslam Tarihi, İslam Müesseseleri
Tarihi, Mukayeseli Dinler Tarihi ve İslam Hukuku dersleri
okuttu. Ayrıca İstanbul, İzmir, Konya ve
Kayseri’de konferanslar verdi. Bu dönemde ders ve konferanslarının
sıkı takipçileri arasında Hayrettin Karaman, Suat
Yıldırım, İ. Süreyya Sırma ve Y. Ziya
Kavakçı sayılabilir.
Türkiye’de uzun süre bulunmasının ve Türkiye’yi
çok sevmesinin nedenleri arasında; -Türkiye kütüphanelerinde
yazma eserlerin çokluğu,
- Tanıştığı önemli şahsiyetlere
karşı sevgisi, (Şerefettin Yaltkaya, İsmail
Saib Sencer, Hellmut Ritter, Osman Rescher vb) (16)
- Türkiye’nin hilafet makamı olması sayılabilir.(17)
- Türkiye’de çeyrek asır ders vermesine ve ilim çevrelerinde
derin etkisi olmasına rağmen yeterince tanıtılmamıştır.
VII. Dünya Müslümanlarının Sorunlarıyla
İlgilenmiştir
Hamidullah ilmi çalışmalarının yanı sıra
dünya Müslümanlarının siyasi, sosyal ve ekonomik
sorunlarıyla da ilgilenmiştir. Pakistan’da Anayasa hazırlanmasına
katkıda bulunmuştur. Misyonerlik hareketlerinin
tehlikesine dikkat çekerek tedbir alınmasını
istemiştir. Afrika’da İslam’ın yayılışını
dikkatle takip etmiştir. Hasan Turabi ve Aliye İzzet
Begoviç ile yakın temas içinde olmuştur. Bu nedenle bu
şahsiyetlerin dolaylı olarak onun öğrencisi sayılmıştır.
Milliyetçilik ve milli devlet Hamidullah’a göre İslam’a
hakarettir. O İslam’ın evrenselliğinden yanaydı.
Bunun için sürekli hilafet rüyası görürdü.
VIII. Aldığı Ödüller
Hilal-i imtiyaz nişanıPakistan (Ödülü almış
fakat para ödülünü İslamabad’daki İslam Araştırmaları
Enstitüsüne bağışlamıştır)(17).
Kral faysal ÖdülüSuud (Bu ödülü almamıştır.)
T.C MEBTürk yazılı edebiyatına katkılarından
dolayı takdir ve teşekkür belgesi verilmiştir.
Türkiye Kültür VakfıTürk milli kültürüne
hizmet şeref armağanı (Bu armağanın
verildiği sırada daha önceden planlandığı
üzere Pakistan’da bulunduğundan dolayı katılamamıştır.
Ancak mektubunda “Naçiz hizmetçiniz” diye cevap yazarak
memnuniyetini dile getirmiştir. Bu hediye ve beraberindeki
belge 17.12.2006 tarihinde Salih Tuğ tarafından CRR’de
yeğeni Sadida hanıma sunulmuştur. Çünkü
Hamidullah’ın bütün mirası bu yeğeni tarafından
Amerika’da korunmaktadır).
IX. Birkaç Hatıra
Verdiği konferansların birinde İslam dinindeki
çok evliliği anlatmış ve İslam’ın
evliliği dörtle sınırladığını
diğer dinlerin ise hiçbir sınırlama getirmediği
söylemiştir. Daha sonra bu konferansı takip eden bir
Rahibe tarafından bir eleştiri mektubu almıştır.
Fransa’da Rahibe tanrının eşi (karısı)
olarak kabul edilir. Buna göre Hamidullah şöyle bir cevap
yazmıştır. Sizin tanrınız binlerce
rahiple evliyken biz dörtle evlenmişiz çok mu? Daha sonra
bu rahibe, rahibeliği bırakmış bir müddet
sonra da Müslüman olarak Fatma adını almıştır.
Kendisine yazılan mektupları asla cevapsız bırakmazmış.
Çünkü ona göre mektup verilmiş bir selamdır. Verilen
selama cevap vermemek ne kadar yanlış ise aynı
şekilde gelen bir mektuba cevap vermemek de o derecede yanlıştır(18)
DİPNOTLAR
1)Bu yazı 16-17 Aralık 2006 tarihleri arasında
CRR’de İ. Süreyya SIRMA’nın sekretaryasında
Beyan Yayınları tarafından düzenlenen
“Uluslararası Muhammed Hamidullah Sempozyum”unda tutulan
notlardan derlenmiştir.
2)Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü
İslâm Hukuku Ana Bilim Dalı Doktora Öğrencisi;
Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni, Güngören/İstanbul.
3)Zuhruf, 43/86.
4)Sadide hanım onu yanına almada Muhammed Yusuf’un
İngiltere’de sokakta çıplak bulunup hastaneye kaldırılıp
ölmesi ve cenazesi kılınmadan gömülmesi olayı
etkili olmuştur. Buna benzer bir olay da Fransa’da yaşanmıştır.
Sadida Ahmad şu anda Amerika’da “İslam Âlimleri
Bibliyografyası” üzerine doktora yapmaktadır.
5)Bu bilgi katılımcılardan Şerafettin Gölcük
tarafından verilmiştir.
6)Fildişi Sahilleri’nden Sempozyuma katılan ve
Hamidullah hoca ile Fransa’da tanışan bir ilim adamı.
7)Raşit Ben İssa-Cezayir, Fransa’dan Hamidullah’ın
öğrencisi.
8) İhsan Süreyya Sırma.
8) Katılımcılardan İsmail Kara.
10)Bu başlıktaki bilgiler katılımcılardan
Ali Bulaç tarafından sunulmuştur.
11)Katılımcılardan Hayrettin Karaman. Hayrettin
Karaman sempozyumun yapıldığı tarihte Hacca
gittiği için onun tebliği Eyüp Sait Kaya tarafından
sunulmuştur.
12) Bu başlıktaki bilgiler katılımcılardan
Vecdi Akyüz tarafından verilmiştir.
13)Katılımcılardan Mustafa el-Azami.
14)Katılımcılardan Mustafa el-Azami.
15)Salih Tuğ.
16)İsmail Kara.
17)Katılımcılardan İnayetullah Baloch.
18)Yeğeni Sadide Hanım, amcasının kendine
gelen bütün mektupları biriktirdiğini ve şu anda
birkaç çuval içerisinde mevcut olduğunu belirtti.