|
Zirveye
Yaklaşıyoruz
Kahire, 9 Ekim
2004
Develer
Tûr Dağı’nda belli bir yere kadar çıkabiliyor; oradan öteye
geçemiyorlardı. Çünkü artık sadece kayalıklar var… Bu kayalıkların,
geçit veren yerlerine bazı hayırseverler tarafından taşlar
konarak, yürüyüşü kolaylaştırıcı merdivenler yapılmış.
Ama oldukça dik olan bu merdivenlerden çıkmak hayli zor! Devci genç
merdivenlerin sayısını 700 söylemişti amma, kaç yedi yüz
olduğunu hesaplayamadım doğrusu. Artık deveci devesiyle aşağıya;
ben, Zeki Bey ve Büşra zirveye ulaşmaya çalışıyoruz.
Deve bizi terk etmeden önce, elimizdeki yiyecek poşetlerini deve binmiş
olan taşıyordu. Şimdi ise, ben ve Zeki Bey taşıyoruz.
Ama doğrusunu söylemek gerekirse onun yükü daha ağır.
Büşra’nın
geldiğine pişman olduğunu seziyor, fakat sesimi çıkarmıyordum.
O da yorgunluktan bitmiş tükenmiş olmasına rağmen şikâyet
etmiyordu. Neticede, zirveye çıkıp inişe geçtikten sonra,
bizimle bu maceraya atıldığı için ne kadar memnun kalacağını
tahmin edebiliyordum. Ama merdivenler bitmek bilmiyor ki. Üstelik merdiven
sefası başladıktan sonra ara ara verdiğimiz molaların
birinde asâmı da bir yerde unuttum. Nihâyet zirveye yaklaşmamıza
az bir mesafede, Tûr’a çıkan turistlere hizmet veren birkaç
insanla tanıştık. Küçük kulübeleri olan bu zavallı
insanlar da bizim bu saatte çıkışımıza şaşmışlardı.
Nitekim onlar, gelen turistleri aşağıya uğurladıktan
sonra, istirahata çekilmişlerdi. Bir bakıma onları rahatsız
etmiş olduk. Ama çok iyi insanlar olduklarından, rahatsızlıklarını
hissettirmemeye çalıştılar. Ama yorgunlukları her hâllerinden
belliydi. Artık püfür püfür rüzgâr esiyor. Yokuş çıkarken
terlediğimizden, üşütmememiz için, bize battaniye ikrâm ediyor, Tûr
Dağının bu birkaç sakini… O dağın tepesinde, abdest
almamız için bize su bile verdiler. Çünkü zirvedeki camide, “Tahiyyetu’l-Mescid”
namazı kılmak istiyorduk. Tûr Dağı’na çıkılır
da, orada iki rekât namaz kılınmaz mı? Biraz yüzsüzlük oldu
amma, çayları olup olmadığını sordum. “Var!”
dediler. Fakat Zeki Bey’le Büşra bu “sallama” çaydan içmediler.
On
beş dakika kadar oturduktan sonra, artık son menzili de kat etmek için
tekrar harekete geçtik. Tabi bu molalarda, aşağıda bıraktığımız
Enis Hoca ile Cemal’i de konuşuyoruz; “acaba ayıp mı ettik?”
diye. Fakat olan olmuştu.
Zirve’deyiz
Ve
işte zirve! 2285 metre. Tam
iki saatte tırmanmıştık. Ama öyle yorgunduk ki, her birimiz
kayalığın münâsip bir yerine oturup, uçsuz bucaksız dağların
seyrine koyulduk… Konuşmaya bile mecalimiz kalmamış.

Zirvenin
bir yanına Hıristiyanlar kiliselerini; diğer yanına da Müslümanlar
camilerini yapmışlar. Biraz dinlendikten sonra, Tûr Dağı
mescidinde namazımızı kılıp, namazdan sonra tekrar
yerimize oturduk. Artık Zeki Bey poşetlerdeki Siirt yemeklerini çıkarıp
ikrâm ediyor. Biz, dünyanın bu en güzel yerlerinden birisi olan Tûr Dağı’nın
tepesinde oturmuş yemek yiyoruz; Enis Bey’le Cemal aşağıda
yanıyor; revâ mı yâni?
Rivâyetler
doğru, ve çıktığımız yer gerçekten Hz. Mûsâ’nın
çıktığı yerse, tarihi bir an yaşıyoruz demektir.
Çünkü burada Allah, Hz. Mûsâ’nın isteği üzerine dağa
tecelli etmiş, Mûsâ tahammül edemeyerek bayılmıştı.
Ve Allah ona emirlerini burada vermişti.
Hz.
Mûsâ Firavun’un zulmünden kurtulup Mısır’dan çıktıktan
sonra, Sinâ’ya vardılar. Oraya yerleştikten sonra, Hz. Mûsâ,
Allah’ın emirlerini almak üzere, şu anda zirvesinde bulunduğumuz
Tûr Dağı’na çıktı. Hem de acele ediyordu. Allah’la mülâkî
olmaktan daha güzel bir şey mi vardı ki acele etmesin?
Orada Rabbinin emirlerini alacaktı.
Burası
Tur Dağı... Senelerce, senelerce önce Allah’ın emri üzerine
Musa bu dağa tırmanmış, Rabbiyle mülaki olmuştu...
Yine Allah’ın emriyle, İsrail oğullarını; insanları
ezen, onları sömüren Firavun Rejimi’nden kurtararak Sina’ya getirmişti...
Çölün kavurucu güneşi altında kalınca, Allah onları gölgeledi;
susuz kalınca da, Musa’nın duası üzerine Allah ona, “ Asâ’nla
taşa vur!” dedi; ve ondan derhal on iki kaynak fışkırdı.
Onlara yiyecek olarak da, “menn”
ve “selvâ” gönderdi.

Zirvede
yanımıza gelen bu güzel kuşa, Büşra yiyecek ve su ikram
ediyor
Fakat
Allah, çölde bile İsrail Oğullarına, yâni Musa(a.s)’ın
Firavun’un zulmünden kurtardığı Yahudilere bu kadar nimet
vermesine rağmen, onlar sabretmediler, kanaat getirmediler; ve Allah’a
karşı zalim oldular. İşte o zaman Allah, Musa aracılığıyla
onlara şöyle demişti: “Hani siz (verilen nimetlere karşılık)
: Ey Musa! Bir tek yemekle yetinmeyiz; bizim için Rabbine dua et de yerin
bitirdiği şeylerden; sebzesinden, hıyarından, sarımsağından,
mercimeğinden, soğanından bize çıkarsın, dediniz. Musa
ise: Daha iyiyi daha kötü ile değiştirmek mi istiyorsunuz? O hâlde
şehre inin. Zirâ istedikleriniz sizin için orada var, dedi. İşte
(bu hadiseden sonra) üzerlerine aşağılık ve yoksulluk
damgası vuruldu. Allah’ın gazabına uğradılar. Bu
musibetler (onların başına), Allah’ın ayetlerini inkâra
devam etmeleri, haksız olarak peygamberleri öldürmeleri sebebiyle geldi.
Bunların hepsi, sadece isyanları ve taşkınlıkları
sebebiyledir”.
İşte
bu dağda Musa, insanlardan hiç kimsenin istemeyi düşünmediği/düşünemediği
bir şeyi talep etti Rabbinden...
“(Mûsâ
Tûr’a varınca, Allah): “Seni, acele ile kavminden uzaklaştıran
nedir, ey Mûsâ?” (dedi). Mûsâ şöyle dedi: “Onlar, işte onlar
hemen arkamdalar. Rabbim! Sen razı olasın diye, acele ederek sana
geldim”.
Allah,
Tûr Dağı’na gelen Hz. Mûsâ’ya, dinler tarihinde “On
Emir” denen emirleri verdi.
Kur’an
anlatıyor:
“Mûsâ’ya
otuz gece süre belirledik, buna on (gece) daha kattık. Böylece Rabbinin
belirlediği vakit kırk geceye tamamlandı. Mûsâ kardeşi Hârûn’a,
“Kavmim arasında benim yerime geç ve yapıcı ol. Sakın
bozguncuların yoluna uyma” dedi. Mûsa, belirlediğimiz yere (Tûr’a)
gelip Rabbi de ona konuşunca, “Rabbim! Bana (kendini) göster, sana bakayım”
dedi. Allah da, “Beni (dünyada) katiyen göremezsin. Fakat (şu) dağa
bak, eğer o yerinde durursa sen de beni görebilirsin.” dedi. Rabbi dağa
tecelli edince onu darmadağın ediverdi. Mûsâ da baygın düştü.
Ayılınca, “Seni eksikliklerden uzak tutarım Allah’ım!
Sana tövbe ettim. Ben inananların ilkiyim” dedi. (Allah) “Ey Mûsâ!
Vahiylerim ve konuşmamla seni insanlar üzerine seçkin kıldım.
Öyleyse sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol” dedi. Mûsâ için,
Tevrat levhalarında her şeye dair bir öğüt ve her şeyin
bir açıklamasını yazdık ve ona şöyle dedik: “Şimdi
onları kuvvetle tut, kavmine de emret. Onları en güzeliyle alsınlar
(uygulasınlar). Yakında size fasıkların yurdunu göstereceğim”.
Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları âyetlerimden
uzaklaştıracağım. (Onlar) her âyeti görseler de ona iman
etmezler. Doğru yolu görseler onu yol edinmezler. Ama sapıklık
yolunu görseler onu (hemen)yol edinirler. Bu, onların, âyetlerimizi
yalanlamaları ve onlardan hep gafil olmaları sebebiyledir. Âyetlerimizi
ve Ahiret’e kavuşmayı yalanlayanların amelleri boşa çıkmıştır.
Onlar ancak yapmakta olduklarının cezasını çekerler”.
Allah
bu dağda Musa’ya, “Elvâh”
üzerinde “Suhûf”u
verdi; ve Musa dağdan inerek kavmine geri döndü. Ama döndüğünde,
kavminin tevhid inancını terk ettiğini, ve bir buzağı
yaparak, ona tapmaya başladıklarını gördü; ve bu ihânetlerinden
dolayı çok üzüldü. Üzüntüsüne kızgınlık karışınca
da, onların yanında bulunan, fakat buzağıya tapmalarına
mani olamayan kardeşi Harun’a bağırmaya başladı.
Kur’an ayetleri şöyle anlatıyor:
“Musa,
kızgın ve üzgün bir hâlde kavmine dönünce: “benden sonra ne kötü
şeyler yapmışsınız! Rabbinizin emrini (beklemeyip)
acele mi ettiniz?” dedi. Tevrat Levhaları’nı yere attı ve
kardeşinin başını tutup kendine doğru çekmeye başladı.
(Kardeşi): “Ey annemin oğlu! Bu kavim beni zayıf gördü, ve
nerede ise beni öldüreceklerdi. Sen de düşmanları bana güldürme
ve beni bu zalim kavimle beraber tutma!”dedi. (Musa da) Ey Rabbim, beni ve
kardeşimi bağışla, bizi rahmetine kabul et. Zira sen
merhametlilerin en merhametlisisin! dedi. Buzağıyı (tanrı)
edinenler var ya, işte onlara Rablerinden bir gazap ve dünya hayatında
bir alçaklık erişecektir. Biz iftiracıları böyle cezalandırırız”.
“
Musa kendisine inananlardan 70 kişiyi seçti. Diğerlerine ise Allah
bir felâket verip, onları helâk etti.
Bu
Yahudiler neden Allah’ın emirlerine karşı bu kadar düşmandırlar?
Neden Zekeriyya Peygamber’i kestiler, Yahya(a.s)’a hayat hakkı tanımadılar;
Hz. Meryem’i fahişelikle suçladılar? Bu Yahudiler hiç mi Cehennem
azabından korkmuyorlar? Neden bunlarda hak-hukuk kavramı yok, neden çocuk
öldürmekten zevk alıyorlar? Neden “Siyonizm dini” uğruna
dünyayı kana bularlar? Siyonizm belâsını terk etseler, ve bütün
dünya insanları gibi, insanca yaşasalar olmaz mı? Allah’ın,
bu dağda, kendilerine olan uyarılarını neden kâle almazlar?
Allah bir zamanlar Kudüs’ü onların emrine
verdi, fakat onlar ihânet edip zulmettiler; ve Allah onlara vebâ gönderdi.
Ey Yahudiler Allah’a inanın, ve Musa’nın bu dağda
getirdiklerine dönün! Çünkü Allah, bizim de, sizin de, biz ve sizden başka
herkesin de mecburen uğrayacağı
bir Cehennem yaratmıştır. Ondan kurtulanlardan olmak varken,
neden onun yakıtı olanlardan olalım?..
Allahu
Te’âlâ Mûsâ’ya bu tenbihatta bulunduktan sonra, ona “Elvâh”
(levhalar) üzerindeki şu on emri verdi:
“De
ki: “Gelin, Rabbinizin size haram kıldığı şeyleri
okuyayım: Ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya babaya iyi
davranın. Fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin.
Sizi de onları da biz rızıklandırırız. (Zina ve
benzeri) çirkinliklere, bunların açığına da gizlisine de
yaklaşmayın. Meşrû bir hak karşılığı
olmadıkça Allah’ın haram (dokunulmaz) kıldığı
canı öldürmeyin. İşte size Allah bunu emretti ki aklınızı
kullanasınız”. Rüşdüne
erişinceye kadar yetimin malına ancak en güzel şekilde yaklaşın.
Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın. Biz herkesi ancak gücünün
yettiği kadarıyla sorumlu tutarız. (Birisi hakkında) konuştuğunuz
zaman yakınınız bile olsa adil olun. Allah’a verdiğiniz sözü
tutun. İşte bunları Allah size öğüt alasınız
diye emretti. İşte bu, benim dosdoğru yolum. Artık ona uyun.
Başka yollara uymayın. Yoksa o yollar sizi parça parça edip O’nun
yolundan ayırır. İşte size bunları Allah sakınasınız
diye emretti. Sonra iyilik yapanlara nimeti tamamlamak, her şeyi açıklamak,
hidayet ve rahmete erdirmek için Mûsâ’ya Kitab’ı (Tevrat’ı)
verdik ki Rablerinin huzuruna varacaklarına iman etsinler”.
Biz
Zeki Bey’le bunları konuşurken, rengi siyah ve beyaz olan çok güzel
bir kuş geldi yanımıza. O kadar cana yakındı ki, Büşra’nın
kendisine ikrâm ettiği pastayı yemeyi, kayanın üzerine döktüğü
sudan içmeyi reddetmedi. Kim bilir kaç km uçması lâzımdı ki,
bir damla su bulup içebilsin. Ama Allah isterse, Tûr Dağı’nın
tepesinde bile bu kuşa su bulur, verir, içirir… Hem de tâ Kahire’den
bize taşıtarak…
Kurban
olduğum Allah’ım! Senin hikmetinden suâl olunmaz! Sen dilediğini
yapar, yaratıklarını, hiç kimsenin ummadığı
şekilde rızıklandırır, doyurursun. Kur’an’da
demiyor musun ki:
“Yeryüzünde
hiçbir canlı yoktur ki Allah onun rızkını vermiş olmasın!
Allah o canlının durduğu yeri ve sonunda bırakılacağı
mekânı bilir. Bunların hepsi, açıkça bir kitaptadır”.
Tûr
Dağı’ndan iniş

Zeki
bey ve Büşra inişe başlıyor
Zaman
ve imkân elverseydi de, geceyi bu dağda geçirseydik ne olurdu? Ama hiçbir
insan her istediğini yapamaz ki şu fâni dünyada! Onun için biz de
ayağa kalktık, ve Enis Hoca’yı merakta bırakmamak için
inişe geçtik.
Nisbeten
daha kolay olmasına rağmen, iniş de zor oluyor. Dağlara çıkmış
olanlar bunu çok iyi bilirler. Hele antrenmanı da yoksa, bazen aylaklarının
tutmadığı bile olur…
Aslında
iniş için daha kısa bir yol vardı. Fakat daha ziyâde dağ
keçilerinin kullanabildiği bir yol olduğundan, cesaret edemedik. Çünkü
gerçekten çok dikti.
İnişimiz,
çıkışımız gibi maceralı olmadı tabi; ve bir
buçuk saatte aşağıya vardık. Kısaca tırmanışımız
ve inişimiz dört buçuk saati geçmişti.
Aşağıya
vardığımızda Enis Hoca’nın merak içerisinde bizi
beklediğini gördük. Gerçekten ona haksızlık etmiştik. Ama
Tûr Dağı’nın eteğine geleceksin, ve tırmanmayacaksın,
benim açımdan o da olmazdı ki!
Aşağıda
biraz dinlenirken, bizi tanıyan Türklerle karşılaştık.
Mevlâ’m nelere Kâdir! Tûr Dağı’nın eteğinde birisi,
çoluk çocuğuyla size yanaşıyor, ve “Hocam nasılsınız?”
diye soruyor. Dünya ne kadar küçük?
Bir
saat kadar dinlendikten sonra yola koyulduk, ve gece yarısına doğru
Kahire’ye vardık. Böylece Tûr Dağı serüvenimiz de sona erdi…
|
|