|
Tırmanışa
geçiyoruz
Kahire, 9 Ekim
2004
Daha
önce belirttiğimiz gibi, Saint Catrin manastırına vardığımızda,
güneş epey yükselmiş; zirveye çıkmış olan bizim gibi
turistler inmeye başlamışlardı bile.
Zeki
Bey, Enis Hoca için bir deve kiralamaya gitti. Biz de yavaş yavaş
onun olduğu yere doğru gidiyoruz.
Yapılan
pazarlıktan sonra, Enis Hoca için bir deve kiralandı. Fakat buna rağmen,
Enis Hoca, biraz da tansiyonu olduğundan deve ile çıkmaya bile razı
olmadı, ve tırmanıştan vazgeçti. Onu orada bırakıp
dağa tırmanmak nezâket kurallarına uygun olmadığı
hâlde, müsamahasını suistimâl ederek tırmanmaya karar verdim.
Zeki Bey zor durumda kalmıştı: Benimle mi tırmansın,
Enis Hoca’yla mı kalsın? Çünkü çıkış ve inişimiz,
aşağı yukarı 4–5 saati bulacak. Nihâyet Zeki Bey de tırmanmaya
karar verdi. Kiralanan deveye binmem için ısrar ettiyse de, ben onun, kızı
Büşra ile binmesini tercih ettim. Fakat gel gör ki, Büşra Hanım
deveye binmiyor; çünkü deveden korkuyor. Nasrettin Hoca’nın yaptığı
gibi, kiraladığımız deveyi, üzerine hiç kimseyi
bindirmeden dağa çıkaracak değildik herhâlde. Ben biraz uzaklaştığım
için ve Büşra da binmediği için, Zeki Bey çaresiz kalarak deveye
bindi. Böylece Enis Hoca ile şoför Cemal’i aşağıda bırakarak
tırmanmaya başladık.
Ben,
Zeki Bey ve kızı Büşra’dan başka tırmanan bir tek kişi
yok. Aksine yüzlerce turist yukarıdan aşağıya iniyor; ve
bizi tırmanıyor görünce de, “herhâlde bunlar zirvede bir şeylerini
unuttular da onu almaya gidiyorlar” diye düşünüyorlar, belki de bize
acıyorlardı. Çünkü sıcak iyice bastırmıştı…
Arada
sırada Zeki Bey beni çağırıyor, deveye binmem için ısrar
ediyor; fakat ben yaya çıkmayı tercih ediyordum. Dağlara tırmanmayı
çok sevdiğim için, aslında deveye binmemem, benim için iltifat
oluyordu. İltifat oluyordu amma, zoruma da gitse artık ben eski dağcı
Süreyya değildim. Çoktandır tırmanmamış, üstelik de
yaşlanmıştım… Onun için yolun kenarında, Haziran ağacından
yapılmış, yarısı da kırık olan bir asâ görünce
öyle sevindim ki.
Menzillerde
yürümek insana sabrı öğretir. Deve ile seyahat etmek de öyle…
Çünkü aceleyle menzile varılmaz! Sabırla devrilir dağlar, kat
edilir uçsuz bucaksız çöller…
Yolun
üçte birini tırmanmıştık ki, Zeki Bey benle Büşra’ya
yetişti, ve cebren deveyi ıhlatarak, benim binmemi istedi. Ben de onu
kırmadım, ve deveye binerek tekrar yola koyulduk. Olan zavallı Büşra’ya
oluyordu. Babası bindi, ardından ben de bindim. Fakat o, korkusunun
kurbanı olarak yaya tırmanmak zorunda kaldı. Doğrusu ben de
bu kadar dik ve uzun olduğunu tahmin etmemiştim Tûr Dağı’nın
yolunu. Deve, aruz vezni hareketleriyle sallanıyor, tıpkı bizim
gibi etrafa bakıp bakıp yürüyordu. Kur’an ne de güzel demişti
onun için: “Onlar, devenin nasıl yaratıldığına
bakmazlar mı?” Garip bir yaratık vesselam.

Arka
plânda görünen, Saint Catrine kilisesidir.
Keklik
sesleri
Viyana,
İstanbul, ve nihâyet Kahire’nin o kahredici gürültüsünden sonra Tûr
Dağı’nın eteklerindeki bu sessizliğin verdiği hazzı,
ne ben ne de hiçbir yazar tarif edemez. Çünkü o, Mukaddes Tuvâ Vadi’sinin
üzerinde yükselen Tûr’un sessizliğiydi. Allah, Tûr’a çağırdığı
Peygamberi Mûsâ’ya, “ayakkabılarını çıkar! Çünkü
sen mukaddes Tuvâ vadisindesin!” buyurmuştu…
İşte
tam bu düşüncelere dalmış, Tuvâ’yı, Tûr’u, Musa’yı,
ona bu dağın eteklerinde ihânet etmiş olan İsrail oğullarını
gözümün önünden geçirirken, birdenbire hayal görüyormuşum gibi
geldi bana… Yoksa ben Tûr eteklerinde değil, Pervari’yi çevreleyen dağların
eteklerinde mi geziniyorum diye, irkiliverdim. Ama hayır! Burası
Pervari’nin dağları değil!..
Peki,
ya bu tanıdık sesler?
Evet
yanılmıyorum. Ben bu sesleri çok, hem de çok iyi tanıyorum!
Bunlar, çocukluğumu beraber geçirdiğim kekliklerimin sesi! Aman ya
Rabbi! Bu ne halâvet! Lutf u keremine kurban olduğum Allah! Bir tarafta Tûr,
diğer taraftan Tûr’da öten keklikler… Evet işte oradalar. Kırmızı
gagaları, alaca göğüsleri, hiçbir balerinin taklid edemeyeceği
o endâmlı, nazlı yürüyüşleri, ve bestelenmiş o güzel nağmeleri,
tariften vâbestedir…
Dilimle
değil, gönlümün, kirlenmemesine itinâ gösterdiğim köşesinden
seslenivermişim kekliğe:
Kınalı’m!
Her
nağmesi buhurdân kokan keklik!
Ööööt!
Durmadan öt!
Nefeslerinin
en bâkiresini bu bestende seslendir!
Seslendir
ki,
Tuvâ
Vadi’sinde, Hârûn’un yanında, buzağının önünde ihânet
edenlerin
İhânetleri
dile gelsin,
İsrailoğullarını
anlatsın.
Ve
torunlarının
Kudüs’ü
Mezbahaya çevirdiklerini,
Süleyman
Mâbedi’ni,
Kana
buladıklarını,
Hamurlarını,
Bebek
kanlarıyla mayaladıklarını
Dillendirsin…
Öt!
Öt ki
Yüreği
pâre pâre olmuş Filistinli annenin,
İçine
su serpilsin nağmelerinden!
Körpe
ciğerinin,
Nâzenin
bronşlarından öt ki şifa bulayım Kınalı’m!
Öt!
Öt ki
Çağdaş
Firavunlar uğruna
“Dilsiz
şeytanlaşmışlar”
Âgâh
olurlar belki…
Öt
Kınalı’m! Öt kekliğim!
Tırmandığım
kayalardan
Daha
sert olan yüreğim
Yumuşasın
diye öt!
Yüreği,
Zalimlerden
yana dönmüş biçare Müslüman’ın
Atıl
ve bigâne duygusunu
İhyâ
için öt!
Öt
Kınalı’m!
Irk
belâsına,
Asabiyete
mübtelâ biz hastaların
Şifâsâzı
olmak için öt!
Öööt!
Nağmelerin
bitmesin öööt!
Ve
birden sesleri kesiliverdi. O çok sevdikleri kayalıklar arasından süzülüp
kayboldular Tûr Dağı’nın keklikleri…
|
|