Hazreti Peygamber'in Tevhid Mücadelesi Yazdır e-Posta
HAZRETİ PEYGAMBER'İN TEVHİD MÜCADELESİ
106. Sayı
Ekim 2009
Son Peygamber


Uzak Doğu’da, değişik hanedanlarla insanları ezmekte olan Çin imparatorluğu bir yana bırakılacak olursa, emperyalizmin Batı’daki, yani Asya, Avrupa ve Afrika’daki temsilcileri, Bizans Rum imparatorluğu ile İran Sasanî İmparatorluğu idi.

Milâdi 7. yüzyılın bu iki süper devleti, menfaatleri uğruna zaman zaman çatışmakta, hatta savaşmaktaydılar. İran ve Bizans imparatorluklarının tebaalarını oluşturan milletler, tıpkı Firavun döneminde olduğu gibi sindirilmiş, uydulaştırılmış ve kendilerini krallarının ya da şahlarının uğruna, her an ölüme atabilecek şekilde eğitilmiş, yâni köleleştirilmişlerdi.

Dünya borsası bu iki süper devletin elinde bulunduğundan, sadece İran ve Bizans paraları geçerliydi ticaret pazarlarında...

Uydu devletlerin hemen hepsi, bu iki efendi devletin kur ayarlamalarına tabiydiler. Bugünün dolar hegemonyasını, o gün için İran ve Bizans dinarı elinde bulunduruyorlardı. Bu büyük devletlere bağımlı, küçük ve de uydu devletlerden bir tanesi de Mekke şehir devletiydi ve o da İran ve Bizans paralarını kullanıyordu ticaretinde.

Dünya platformunda hiç bir siyasi etkinliği bulunmayan Mekke şehir devletinde, öyle bir insan ortaya çıktı ki getirdiği mesajla, sadece içinde bulunduğu devleti değil, dünyayı sömürmekte olan iki süper devletin de sultalarına dur diyebildi.

Peki, bu nasıl oldu? Dünya süperlerine; meselâ günümüz Amerikasına ya da Batı ittifakına kafa tutmak kolay bir şey mi? Amerika ve Batı’nın 7. yüzyıl temsilcileri olan İran ve Bizans’ı dize getirmenin tılsımı ve de silâhı neydi o Peygamberin? O nereden başladı, nasıl bir yöntem uyguladı davasının mücadelesinde?

İşte, dünya tarihçilerinin akıllarına durgunluk veren soru budur.
Büyük insanların, büyük güçlerinin olması lâzım; bütün çağların en büyük insanı olan bu insanın, yani Hz. Muhammed (sav)’in gücü neydi? Tevhid...

Evet, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem)’in, İran ve Bizans emperyalizmlerine son veren silahı, onun Cebrail vasıtasıyla getirmiş olduğu tevhid inancı, yani kulluğun yeniden tanzimiydi.

Ona Allah tarafından vahiy edilmiş olan kanun, çarpıtılmış olan ‘abd (kul) ve abdiyet’ (kulluk) kavramlarının yeniden asıl manalarına kavuşturulmasını; kulluğun bu asla göre yerine getirilmesini, ‘abd ile mabûd’ yani ‘kul ile kendisine kulluk edilecek olan’ın açıkça belirlenmesini ve bu yeni esasa göre kulluğun yeniden tanzimini hedefliyordu.

Ne var ki insanlar arasındaki kulluk sistemi o derecede tefessüh etmişti ki, bunu değiştirmek kolay olmuyordu. Ve bu karışıklıktandır ki, Mekke devletinde kozmopolit bir şirk dini mevcuttu. İslamî tebliği zorlaştıran da buydu zaten. Çünkü genelde Mekke toplumunda Allah’ı inkâr eden hemen hemen yok gibiydi. Herkes Allah’a inanıyor, O’nun adına kurbanlar kesiyor, Evi Kâbe etrafında, tavaf ederek ibadet ediyor, O’nun adına yemin ediyordu.

Peki, Allah’ı bu derecede bilen Mekke toplumuna, Hz. Muhammed (sav) neyi teklif ediyordu? Onlara nasıl bir kulluk teklif etti ki ona karşı çıktılar? İşte üzerinde durulması gereken husus budur.

Hz. İbrahim’in, oğlu İsmail’le (aleyhimüsselam) Kâbe’yi yeniden inşa edip Mekke’de İslâm’ı yerleştirmelerinden sonra, zaman içinde bu dine, yabancı unsurlar, değişik düşünce ve inanç sistemleri sokulmuş; din, Hz. İbrahim’in dini olmaktan çıkarılmış, içinde yanlış bir Allah inancıyla beraber, karışık bir puta tapıcılık oluşmuştur. İşte buna, şirk dini diyoruz.

Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem)’in tevhid silahı, bütün sömürücü güçleri hedef aldığı içindir ki onun en azılı düşmanları, o gün olduğu gibi bugün de müstekbirlerdir, kapitalistlerdir, dünyayı ve insanları sömürme çarklarını ellerinde bulunduranlardır. Çünkü onun kanunlarının tavizsiz olarak uygulandığı yerlerde, menfaat grupları zemin bulamıyor; birilerini soyma, ezme, işkence yaparak sindirme eylemlerini sürdüremiyorlardı.

Hz. Muhammed (sav)’in mücadelesine karşı çıkanlar nasıl müstekbirler, kapitalistler, menfaat grupları, devlet adamları idiyse; bunun tam aksine olarak da onun davasını destekleyenler, ona gönül verenler de mustazaflar, yani ezilen insanlardı. Özellikle hürriyetleri ellerinden alınmış olan köleler ile fakir tabaka, kurtuluşlarını, bu Nebevi mesajda görüyorlardı.



Tevhidle özlerini buldular

Mesela; Bilal bunlardan bir örnektir. Ona işkencenin her türlüsü yapıldığı hâlde, o yine sabrediyordu.

Hz. Bilal’i bu kadar çetin işkenceye mukavemet etmeye götüren güç, Müslüman olmakla elde etmiş olduğu şahsiyetti. Müslüman olmadan önceki Bilal, köle pazarlarında istenildiği gibi kullanılan, ‘alınan-satılan meta’ durumunda bir insandı. O, insan oluşunun farkında bile değildi. Ruhuna kadar işlemiş olan kölelik, ona öyle oluşunu tabii gösteriyordu.

Bilal, adeta kölelik için yaratıldığını, onun görevinin sadece efendilere hizmet etmek olduğunu zannediyordu. Hayvanlar gibi dövülmesine, hakaret edilmesine, en iğrenç işlere koşulmasına rağmen; o bunu tabii görüyor, itaat ediyordu. İtiraz etme ya da isyan etme gibi insana özgü hasletleri, yitirmişti diğer köleler gibi. Bunu düşünemezdi bile! Efendilere isyan ne demek?

İşte, böyle bir durumda olan Bilal, İslam’la tanışınca, şahsiyetini buldu. Kendisinin de diğer insanlar gibi insan olduğunu öğrendi. Elde ettiği bu şahsiyet gücüyle, isyan etmeyi, haksızlıklara karşı -pasif de olsa- direnmesini kavradı.

O zamana kadar onun için Efendi olanların da kendisi gibi birer insan olduklarını fark etti. Efendi konumunda olan bu insan sömürücülerinin, birer canavar olduklarını; esas köle yapılması gerekenlerin, insanların kanlarına giren bu caniler olduğunu idrak etti de onlara isyan ederek “la” (hayır) diyebildi.

İşte İslâm mesajı, böylesi bir şahsiyet kazandırıyordu insanlara ki insanların kurtuluşları, sadece ve sadece şahsiyet sahibi olmalarıyla mümkündür. Şahsiyeti olmayan bir insan için kurtuluştan söz edilemediği gibi bu insan, ölünceye dek köle kalmaya mahkûmdur! İsterse Hür’ler statüsünde yaşasın!

Hürriyet ancak tevhidle

Tevhid, Allah dışındaki bütün güçleri tanımama, boyun eğmeme, onlara karşı çıkarak inkâr etme eylemi olduğundan, iktidarları elinde tutan sömürücü ve işgalci güçler, menfaatleri açısından tabii olan sömürü kanunlarına ters düşen bu devrimci harekete; sömürünün âleti olmaktan öteye gidemeyen resmî din vasıtasıyla karşı çıkıyor, savaşıyorlardı.

Mekke’nin ileri gelen kapitalistlerinden olan Ebû Cehil’in zoruna gidiyordu, kendi kanununun köleleştirdiği insanların, bir başka kanunla kölelikten çıkarılmaları, bu kölelerin -vatandaş statüsü bakımından da olsa- kendi seviyelerine çıkarılmaları, hatta kendilerinkine zıt olarak gelişme gösteren bu kanunlara göre de onlardan üstün tutulmaları… Mekke’deki hâkim güçler hazmedemiyorlardı bu gelişmeleri.

Gördüğümüz gibi İslâm’ın tevhid akidesi, yani inancı, inkârla başlıyor işe... Allah dışında, iktidar sahibi olup ilâhî ahkâma ters düşen bütün yönetimlere “lâ” (hayır) deyip onları inkâr etmek, kabul etmemektir tevhid…

Onun içindir ki bir insan, bazı şeyleri inkâr etmesini bilmiyor; bütün zulüm ve istibdatlara rağmen, mütegallibe sınıfa ya da sınıflara dur deme cesaretini gösteremiyor, şahsiyetini ortaya koyamıyorsa artık o insanın, insanlık davasına girişmesi hem beyhude hem de muhaldir.

Sadece şahsiyet sahibi olan insanlar, zulüm ve istibdatlardan rahatsız olduklarındandır ki zulüm çeken insanları hürriyetlerine kavuşturmak için hayatlarını ortaya koyarlar!

İşte, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem) İslâm’ın bu kanunu ile insanlara şahsiyetlerini kazandırmak istiyordu ki tevhid ve onun mücadelesi budur. O büyük dava adamı, insanlara “la” (hayır) demelerini öğretiyordu ki bunu öğrendikten sonra “illa”(sadece) diyebilsinler. Çükü müstesnayı (ortaya) çıkarabilmek için önce kabul edilmeyenlerin sıralanmaları gerekir. Onun için rahmetli Pakistanlı şair Muhammed İkbâl şöyle sesleniyordu, dünyada ezilen, sömürülen insanlara:



Ezilmekte olan şu insanlar ‘lâ’ kılıcını kuşansınlar da ‘İllâ’ ile, Emperyalizmin putlarının nasıl devireceklerini size söyleyeyim!

Kısaca, “lâ” demesini bilmeyenler “illâ” diyemezler!

Hz. Muhammed (sav) şöyle müjdeliyordu ezilen insanları: “Lâ ilahe illallah deyin, Bizans’ın ve İran’ın sarayları yıkılacak! Sizlerin ezilerek ellerinizden alınan haklarınızla zulüm kanunlarına göre yapılmış bu sömürü merkezleri birer birer çökecek, yerle bir edilecek. Yeter ki siz şahsiyetinizi bulun ve sizi ezenlere ‘lâ’ deyin!”

Çünkü ezilmekte olanlar, kendilerini ezmekte olanları ilâh olarak görmektedirler. Gerçek kulluk sisteminin terk edilerek, insanların ilâh edinilme hadisesini Kur’an şöyle anlatıyor: “Âlemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna Furkân’ı indiren Allah’ın şanı yücedir. O, göklerin ve yeryüzünün mülkü (hükümranlığı) kendisine ait olandır. Çocuk edinmemiştir. Mülkünde hiçbir ortağı da yoktur. O her şeyi yaratmış ve yarattığı O şeyleri, bir ölçüye göre takdir etmiştir. (İnkâr edenler), Allah’ı bırakıp hiçbir şey yaratmayan ve zaten kendileri yaratılmış olan, üstelik kendilerine fayda ve zararları dokunmayan, öldürmeye, yaşatmaya ve ölüleri diriltip kabirden çıkarmaya güçleri yetmeyen ilahlar edindiler.” (Furkân; 1-3)

Bir başka ayette de bu konuda şöyle denilmektedir: “Onlar, kendileri için kuvvet ve şeref (kaynağı) olsunlar diye, Allah’tan başka ilahlar edindiler. Hayır! İlahları, onların ibadetlerini inkâr edecekler ve kendilerine düşman olacaklar.” (Meryem; 81-82)

İşte, insanları bu konularda aydınlatmaya çalışan Hz. Muhammed (sav)’in İslâmî tebliğine, Mekke devleti en sert bir şekilde tepki gösterdi. Rejimlerini ilâhlaştırmış olan bütün devletlerin yaptıkları gibi Mekke Devleti de bu yeni inanç sistemini benimseyen insanlara, yani Müslümanlara en korkunç işkenceleri uyguladı. Ama fayda vermedi.

Neden? Çünkü insan dediğimiz bu yaratık, insanlığına sahip olduğu müddetçe Allah tarafından öyle bir güçle donatılır ki inancı uğruna önünde hiç bir engel tanımaz, davasını sahiplenir, velev ki bu “davayı sahiplenme” onun hayatına mal olsun!
PROF. DR. İHSAN SÜREYYA SIRMA