| Erek Dağı’nın keklikleri |
|
|
|
THY uçağı Ferit Melen Hava alanına iniş için yavaş yavaş süzülürken, yolculardan, artık yaşlanmış olan tarihçi, yıllardır özlemini çektiği Van’ı nasıl bulacağını düşünüyordu. Eski dostları hâlâ var mıydı? İskele caddesinin her iki tarafında sıralanmış nazlı söğütlerin altından, Cenneti hatırlatırcasına, yine şarıl şarıl sular akıyor muydu? Nurşin Camisinin minberinde, Mele Ali hâlâ o ateşli hutbelerini okuyor muydu? Tarihî “Şamran Suyu” hâlâ akmaya devam ediyor muydu? Bir zamanların “Soğan Yemez”i, hâlâ “soğan yemez” unvanını koruyor muydu? Çorevanis’in bal kavunları hâlâ kokuyorlar mıydı? Yoksa hormon belâsı onları da vurmuş muydu? sorularını kendi kendine soruyor, ve ne yazık ki içinden buruk buruk cevaplar alıyordu. Çünkü bu sorulara verilen cevapların tamamı menfiydi…
Ve inanılmaz bir ses: Keklikler ötüyor; ve duyduklarına inanamayan yaşlı tarihçi, yanındaki gençlerle tırmandığı dağın eteği bayır olduğundan şükür secdesine kapılamıyordu Yaradan’a hamd için… Aynı duyguları Tur Dağı’nda da yaşamıştı bir sene önce… Hangi insan çocukluk yıllarını anımsamak istemez ki? İsterse o çocukluk kâşânelerde, lüks mâlikânelerde, deniz sahillerindeki yazlıklarda değil; yoksulluk içerisinde, defterine yazı yazabilmek için kalem satın alacak kadar gücünün olmadığı, evini başına yıkıp, anne babasını katlederek onu öksüz bırakanlara karşı tek silâhı olan sapanla taş attığı günler olsun…
Hiçbir mahir balerinin taklid edemediği endamlarıyla fiyaka sata sata yürüyen, kayalıklara tırmanırken başlarını sağa sola çevirip sevgililerine Sadabad kurları yapan bu keklikler, şöyle sesleniyorlardı bu Erek Dağı eteklerine tırmanan tarihçiye: - Ey şurada, burada konferanslar verip, bir şeyler yaptığına inanan şaşkın kişi! Bil ki bu dağın eteklerine ilk tırmanan, tefekküre dalan, aczinden gözleriyle değil aklıyla, iz’anıyla, ferasetiyle ağlayan ilk kişi sen değilsin! Senden önce bu kayalıklar, kayalıkların insanlara lutfettiği “malikâne-mağaralar”, akan billur sular, misk u amber kokan çiçekler ne insanlar gördü bilsen, sesini keser, kabahat işlemiş çocuklar gibi, utancından yüzünü ellerinle kapatır ağlardın için için… Keklikler devam etti: - Henüz Allah, Meryem’in oğlu İsâ’yı Peygamber olarak göndermemişti. Bu Erek’in eteklerinde, kendilerine Urartu denen bir millet yaşıyordu medeniyetiyle, çok tanrılı dinleriyle… Garip adetleri vardı Urartuların… Kayaları oyuyor, üzerlerine bir şeyler çiziyorlardı. Meğer adamlar tanrılarına, krallarına, krallarının ailelerine ait bilgiler kazıyorlarmış kayaların bağrına. Kim bilir keskin demirlerle yüzeylerinde çizikler yapıp o yazılar yazılırken, ne acılar çektiler zavallı kayalar… Kim bilir kaç tane usta ve işçi köle, o kayalıklardan aşağı yuvarlanıp can verdi tanrıları uğruna. Tıpkı Firavun piramitlerinin taşları altında kalıp, duvarlarına harç olan zavallı köleler gibi… En çok “Haldi” kelimesini kazıyorlardı kayalara. Urartular, Haldi’yi tanrı edinmişler, çeşitli vesilelerle ona tapıyorlardı. Haldi’nin karısı Arubani de tanrıça olarak kabul ediliyor idiyse de, ne toplum üzerinde ne de halkı Haldi’ye taptıran din adamları üzerinde bir etkinliği vardı… Tanrının karısı diye avunuyor, kendisine göre gününü gün ediyordu. Urartular, zaman zaman tanrılarına kurban ettikleri koyunları, sığırları Erek’in eteklerine getiriyor, kutsiyetleri artsın diye onları Erek’in kekik ve diğer otlarıyla otlatıyorlardı… Ve tanrı ailesi bu şekilde köleleştirdikleri halkı sömürüyor, yapay dinle kendine taptırıyordu… Bunlar gibi, kendilerini “tanrı ailesi” olarak halklara zorla kabul ettiren ne zalimler geldi geçti bu yaşlanmış tarih sahnesinden bir bilsen! Gününüzde bile bu aileler yok mu yani? Keklikler öterek konuşmalarına devam ettiler: - Derken Allah, Meryem oğlu İsâ’yı Peygamber olarak gönderdi; ve ona inananların bir kısmı tâ buralara kadar geldiler… Keklikler yaşlı tarihçiye tarih okumaya devam ediyorlardı:
Keklikler devam etti: - Yine senelerce önceydi… Henüz doğmamış, dünyaya gözlerini dünyaya açmamıştın… Senin gibi birisi daha tırmanmıştı bu Erek’in eteklerine… Ama o senden âlim, senden yiğitti; senden yakışıklıydı, senden endamlıydı; ve derdini senden çok daha iyi bildiğinden, görevinin zorluğunun sırtına yüklediği yükün ağırlığından dolayı, senden daha çatık kaşlıydı… Gülmeye takati değil, havası, morali ve de vakti yoktu... Zavallı insanlar onu anlamadıklarından, ya da çok iyi anladıklarından, onu dinleyeceklerine, zindana atıyorlardı… Zaten tarih boyunca hep böyle olmamış mıydı? Bu mağrur insanlar, hangi peygambere, hangi âlime, hangi bilge kişiye, hemen kulak verip onu dinlediler ki? Hepsi de Âdem’in çocukları olan ve böyle oldukları için tıynetleri değişmeyen bu insanlar o âlimin de sözlerini, ve vermeye çalıştığı mesajını dinlemiyor, onun için, dinsizlerin vird-i zebanları, inançsızlıklarının parolası olan “mürteci” sıfatını kullanıyorlardı… Zaten tarih denen insan serüveni hep böyle akmamış mıydı? Günümüz dinsizlerinin selefleri olan Nemrutlar, Hz. İbrahim’i “mürteci” diye ateşe atmamışlar mıydı? Müstekbir kâfirler, bu yaftalarla “Ashab-ı Uhdûd”u ateş dolu hendeklerde yakmamışlar mıydı? İlâhlık taslayan Mısır Kralı Firavun, “Musa’nın, sizin dininizi değiştireceğinden (beni rab edinmeniz ilkesini kaldıracağından) korkuyorum” diyerek, Hz. Musa ve kavmini yok etmek istememiş miydi? Romalılarla birleşen/onları kandırıp iğfal eden çıkarcı Yahudiler, İsâ(a.s)’ı ele verip o ağır çarmıhı sırtına vurmamışlar mıydı? Hz. Muhammed(s.a.s)’e müfsid/anarşist diyen Ebû Cehiller, Ebû Lehebler, az mı işkence ettiler Allah’ın son Peygamberine? Başlarını örtmekten başka günahları olmayan üniversiteli kızları, yaka-paça üniversite kapılarından atan, onları coplamaktan utanmayan zihniyet aynı zihniyet değil midir? Akla ve imâna sırtını çevirmiş olan bu meşûm düşünce; din adına, rejim adına, Kral adına, devlet adına az mı insanı gönderdi darağaçlarına? Ve keklikler şöyle devam ettiler sözlerine: - İşte peygamberlere, peygamberlere inanmış olanlara neden zulüm ve işkence yapılıyor idiyse, senden önce buraya, Erek Dağı’na konuk olmuş olan ve biraz önce zikrettiğimiz yiğit de, aynı sebeplerden dolayı zulüm görmüş, zindanlara mahkûm edilmişti… Ve bir gün, buraya, tırmandığın şu dağa, o yanına oturduğun eski, yıkık kilisenin yanına iltica etmişti o “dertli yiğit”. Köyü, sizin Pervari’nin karşısındaki Hizan’ın, Nurs köyüydü… İslâm dünyasının feci durumuna yanıp tutuşan ve onları bu “tezebzüb”ten kurtarmak için gecesini gündüzüne katan, medreseden medreseye, ilim mahfillerinden, kütüphane köşelerine koşan, bulabildiği herkese imânı tebliğ eden, asla ve asla Allah’tan başka hiç kimseden korkmayan, dünyevi makam ve nimetler uğruna inancından ve ibadetinden taviz vermeyen; bundan dolayı da atıldığı hapishaneleri, “medrese-i Yusufiye” diye adlandıran bu mücahidin adı, zamana ve onu tanıyanların durumlarına göre, “Melay-ı meşhur”, “Said-i Kürdi”, “Said-i Nursi”, “Bediüzzaman”, “Üstad” diye bilinirdi. Bu eski ve metruk kilisenin yanını kendisine mekân edinen, hatta birkaç gecesini orada geçiren Bediüzzaman, yanına gelen şakirtlerine sohbetler eder, bizim de bir katkımız olsun için, zaman zaman öter, sohbetlerine “fon müziği” olurduk… Sohbetlerine, Türkünden, Kürdünden, Arabından, vs.den, her ırktan Müslümanlar devam eder, o derin ilminden feyiz alırlardı. Hiç kimse, “bu Hoca Kürttür, onun için onun yanına gitmem” şeklinde konuşmaz, fevc fevc onu dinlemeye gelirlerdi… Ve o dönem şakirtleri, bugünkülerin büyük ekseriyetinin yaptıkları gibi sistem yalakacılığını yapmaz, Allah’a hizmet yolunda hiç kimseden korkmaz, kendilerini davalarına adarlardı… Mele Ali Keklikler, Erek eteklerinde kendilerini dinlemekte olan tarihçiye seslenmeye şöyle devam ettiler: - Müküslü[2] Mele Ali de ona gönül bağlamış olanlardan bir tanesiydi. Onun, yani Bediüzzaman’ın, “Risâle” denen bütün kitaplarını okumuş, âdetâ ezberlemişti onları. Mele Ali, Van’ın Nurşin Camisinde hocalık yaptığı sıralarda, tıpkı üstadı gibi, çekinmeden, korkmadan irşad ediyordu Müslümanları… Üstadı Bediüzzaman gibi, bir gün dahi okula gitmemiş olan Mele Ali, mükemmel bir Türkçe öğrenmiş, belağatına bile vukufiyet kesbetmişti… Bağnaz değildi; yobaz hiç değildi! “Sadece Üstad’ın kitaplarını okurum, onlar bana yeter!” diye bir tutkusu olmayan Mele Ali, ilmî olan her kitabı okurdu. Seyit Kutub’un “Fî Zilâli’l-Kur’an”ından, İbn Kesîr’e, Kurtubî’ye, Râzi’ye kadar hemen bütün klasik ve modern ilim kitaplarını tetebbu etmiş, onlardan yararlanmıştı. İmkânı dâhilinde, Batı klasiklerini bile araştırırdı… Türkiye’nin her tarafına gider, üniversite hocalarına sohbet ederdi… Hatırlıyor musun; bir keresinde yine Erzurum’a gelmiş, senin evinde hocalarla bir sohbet yapmıştı. Ve ertesi gün, rahmetli büyük fıkıh âlimi Ruhi Özcan Hoca, şöyle söylemişti sana: - Yahu Süreyya Bey; akşam sizin evinizde sohbet eden Kürt mollasının ne de geniş bir “Vahiy Kültürü” vardı? Konuşulan her mesele üzerine bir ayet okuyordu. İşte Kur’an’ı bilmek buna derler, Vahiy Kültürü buna derler. Keklikler devam etti: - İşte “Vahiy Kültürü” tabiri, böyle girmişti literatürünüze! Belki unutmuşsun; hatırlatayım: Yine bir bayram günüydü. Şu sıralar büyük bir mansıb ihrâz etmiş olan, ve Bush’u karşılama merasimlerinden, ne seni ne de Mele Ali’yi düşünmeye vakti olmayan bir arkadaşınla ziyarete gelmiştin Mele Ali’yi… Evindeki odasında oturmuş, üniversiteli bir gence, “Dâr”ı anlatıyor ve sözünü şu destan cümlesiyle bağlıyordu:
Keklikler susmuştu. Söyleyecekleri çoook şeyler vardı amma, gençler tarihçiyi konferansına yetiştirmek için uyardılar ve Erek eteklerinden inmeye başladılar… Erek Dağından usul usul inen tarihçinin gözü zirvelerde kalmıştı… Kim bilir kınalı keklikler ona daha neler neler anlatacaklardı?..[1] “Içkın” ya da yerli adıyla “rebez”, bahar mevsiminde, Doğu ve Güney Doğu bölgesinin dağlarında çıkan, sebze-meyve karışımı, leziz bir bitkidir. Özellikle şeker hastalığına çok iyi geldiği söylenir. [2] Bugünkü Bahçesaray. O zamanlar, Müküs Pervari’ye bağlı bir nahiye idi.
|





