Anasayfa > Makaleler > Güncel Yazıları > Yaşar Tunagür Hoca’mın cenaze namazında bulunamadım
Yaşar Tunagür Hoca’mın cenaze namazında bulunamadım Yazdır e-Posta

Akıl sahibi, edip olan için sılasında rahat yok;
Onun için terk et vatanları ve çık gurbete!
"

diyen İmam Şafi’î, bu meşhur şiirinde gurbeti övüyorsa da, acı tarafları çoktur gurbetin…

Anne-babadan; yârdan, dosttan; tanıdığın sokaktan, seni her gördüğünde, daha bir yeşillenen ağaçlardan, Cennet kokan güllerden, akşam serinliğinde konserler sergileyen sıla kırlangıçlarından, seher vakitlerinde semâya yücelen Salâ’lardan, Ezanlardan uzakta olunca, tadı olur mu hayatın, ey İmâm-ı Şafi’î!

Ne gariptir bu dünya yâ Rabbi!

Halid b. Zeyd, yâni Ebû Eyyub el-Ensârî, Medine’sinden birlerce km. uzakta, Bizans surlarının dibinde vefat ediyor; Cennetu’l-Bakî’ ona nasip olmuyor… Ve vefat ettiği topraklar, asırlar sonra fethedilebiliyor, mezarı Ezan seslerini duyabiliyor…

Müslümanların son Halifesi Abdulmecid Efendi, gurbette, Paris’te vefat ediyor; sılada, İstanbul’da, bir zamanlar Halifelik yaptığı topraklarda defnedilmek tek vasiyeti olduğu hâlde, o arzusu bile çok görülüyor ve son Halife Paris Camisi’nin bahçesinde defnediliyor onun gibi garip birkaç Müslüman’ın kazdığı mezara…

Said-i Nursi vefat ediyor, mezarı bile bilinmiyor…

Babası Haydar Bammat gibi büyük bir âlim olan Afganlı Necmüddin Bammat, gurbette, Paris metrosunda ölü olarak bulunuyor; kim bilir hangi konferanstan dönüyordu?

Muhammed Tayyib Okiç Hocam, vatanından uzakta, Ankara İlkiz Sokaktaki mütevazı evinde vefat ediyor; günler sonra biliniyor…

Muhammed Hamidullah Hocam kıtalar ötesinde, gurbette ölüyor; cenazesine bile yetişemiyorum…

Ve işte bir Hocam daha vedâ etti dünyaya: Yaşar Tunagür Hoca…

1966 yılıydı, Ankara’da öğrenci iken, Diyanet İşleri Başkanlığında memur olmuş, o sene yakından tanımıştım rahmetli Yaşar Tunagür Hoca’yı… Diyanet İşleri Başkan Yardımcısıydı Hoca… Lütfü Doğan Hoca da Diyanet İşleri Başkanıydı o sıralar…

Bu satırları karalarken, rahmetli Yaşar Hoca’nın Diyanet İşleri Başkanlığının merdivenlerinden çıkarkenki heybeti gözlerimin önüne geliyor; kendime çeki düzen veriyorum âdeta…

Diyanet’te çalışan bütün elemanlar, onun bu disiplininden çekinir, hiç kimse mesaisini aksatmayı göze alamazdı…

Fakülteden mezun olunca, bir zamanlar öğrencilik yapmış olduğum Siirt Lisesi’ne öğretmen olarak tayin edildim. Fakat Siirt’te ancak 6 ay öğretmenlik yapabildim. Çünkü girdiğim doktora sınavını kazanmış, Avrupa’ya gidecektim.

Ankara’da bütün evraklarımı tamamlayıp, pasaportumu alınca, gurbet ele gitmeden önce hayır duasını almak üzere Yaşar Tunagür Hoca’ya gittim. Bana başarılar diledikten sonra, şöyle nasihat ettiğini hatırlıyorum:

- İhsan! Paris’e gidiyorsun… Aman ibadetine dikkat et! Tâife-i nisâ’dan uzak dur; seni yoldan çıkarmasınlar![1] Fransızcayı Fransızlar gibi öğren! Yola çıkınca da, yanına üç ay sana yetecek kadar, balık ve barbunya konservesi yanına al onları ye. Çünkü yiyeceklere domuz karışabilir. Boğazından haram lokma geçenden hayır gelmez evlâdım! Üç aydan sonra da zaten her şeyi öğrenirsin! Hââ! Müsteşriklere de dikkat et! Haydi bakalım, güle güle!

Yaşar Hoca’nın elini öptüm ve ayrıldık. Fakat gerek Fransa’dan tatile giderken, gerek daha sonraki hayatımda, sık sık Hoca’yı ziyaret ederdim.

Bir gün uzun bir âh çekti; sonra da sakalını tutarak şu hatırasını anlattı:

“Ezanın Türkçe okunduğu günlerdi. Cuma namazlarını Sultanahmet Camisinde kılmayı kendime adet edinmiştim. Cuma namazlarını meşhur Hafız Saadettin Kaynak kıldırırdı. Yâni ilk defa Türkçe ezanı okumuş olan Hafız…

“Yine böyle bir Cuma günüydü; ve Sultanahmet camisine namaz kılmaya gidiyordum. Fakat her zamankinden farklı olarak caminin avlusunda büyük bir kalabalık ve telaş vardı. Ben ve yanımdaki arkadaşım, merakla cami avlusuna doğru ilerledik. Tam da caminin avlusuna giriyorduk ki, birden cami minarelerinin bütün şerefelerinden, “Allahu Ekber! Allahu Ekber!” diye Arapça Ezan okunmaya başladı. Meğer caminin imamı olan Saadettin Kaynak, her bir şerefeye bir müezzin yerleştirmiş, birbiri ardına nasıl Ezan okuyacaklarını da onlara güzelce tembihlemişti. Caminin içinde bulunan cemaat da, Arapça Ezanı duymuş, dışarı çıkmışlardı. Avlu hıncahınç doluydu. Herkes İstanbul semalarını inleten Arapça Ezanı dinliyordu. Bunu, İstanbul’un diğer camileri takip etti… İstanbul’un bütün minarelerinden, yıllardır özlemini çektiğimiz Ezan sedaları yükseliyordu göklere… Bir an için rüyada olduğumu sandım. Fakat bu bir rüya değil, gerçekti. Minarelerden Arapça Ezan okunuyordu. (Duygulandı; ve gözlerinden akan yaşları sildikten sonra devam etti): Arapça Ezan sesini duyan herkes olduğu yerde durmuştu. Sanki yere çivilenmiştik; ben ve Sultanahmet Meydanı’nı dolduran bütün insanlar… Sokakta oynayan çocuklar bile oyunlarına ara verip, Allahu Ekber, Allahu Ekber’leri dinler oldular… O an anlatılmaz, yaşanır ancak… Büyük bir dâüssıladan sonra, öz vatanımıza kavuşmuş gibiydik… Allah bir daha göstermesin o günleri…”

Yaşar Hocam! Gurbet, senin cenaze namazına katılmama zalimce mani oldu… Safer ayının bu Viyana gecesinde, sana rahmet okuyabiliyorum ancak! Allah sana rahmet eylesin, bizi de imandan ayırmasın…