Anasayfa > Makaleler > Güncel Yazıları > Hicr Vadisi’nin öyküsü
Hicr Vadisi’nin öyküsü Yazdır e-Posta
Bir zamanlar Nehirlerin sırrını merak eden tarihçiye, bu sefer de dağların sırrı merakı sardı nedense... Ülke ülke geziyor, dağları dinliyordu... Dağların gizemli labirentlerinde, mağaralarında, sadece kartalların çıkabildiği uçurumlarında, insanoğluna seslenen dilsiz kayalıklarında, bir şeyler arıyordu kendince...

Ve derken, Arabistan Yarımadasının Kuzeyinde, Sinâ Çölü’ne bakan bölgede, Hicr Vadisi’ne geldi; ve şunları yazdı:

Hicr Vadisi... Sanki trilyonlarca kilo kar zerrecikleri preslenmiş, ve paket bloklar hâline getirilmiş bu “kar beyazı taşlar”dan Hicr Vadisi’nin evleri örülmüştü. Sırtlarını, pek yüksek olmayan dağlara dayamış olan evlerin kapıları birbirine bakıyorlardı. Evler birbirine o kadar yakındı ki, vadi boyunca evler arasından kıvrılıp giden bulvarın iki tarafında oturup dedikodu yapan kadınlar, seslerini birbirlerine duyurmak için hiç zahmet çekmiyorlardı.. Çünkü bu “antik bulvar”da, zaten yan yana iki, bilemedin üç kişi ancak geçebiliyordu... Evlerin tamamı, taşlardan/kayalardan oyularak yapıldığından, pek toz da olmuyordu zahir...

M.Ö. 4000 sene kadar önce yapılanmış bu büyük taş kentinde, insanlar basit ve sade hayatlarını sürdürüyor; daha ziyade, koyun, keçi gibi hayvanların sütlerinden, derilerinden, yünlerinden yararlanıyorlardı... Bahçelerinde her türlü meyvenin yetiştiği Hicr Kentin’e Bahar gelince, kentin genç kızları yamaçlarda biten şifalı otları topluyor, evlerine azık hazırlamanın neşesini yaşıyorlardı... Son bahar yaklaşınca da, büyümüş kengerleri kesiyor, akan sütünden, mis gibi “kenger sakızı” yapıyorlardı...

Gel gör ki kendilerine Semud denen bu kavim, Yaratıcıları olan Allah’a değil, kendi elleriyle yaptıkları put heykellerine tapıyorlardı... Hicr Vadisi’nin beyaz taşları, oyulup işlenmeye o kadar elverişliydi ki, bir taş, ya da odun parçasıyla kolayca yontulabiliyorlardı.

Putların en görkemlileri, tabiiki, kendilerine “Mele’” denen, “Yüksek Tabaka”ya aitti...   Bu zümrenin putları da hegemonyaları gibiydi. Yâni bu “mutlu azınlık” nasıl kendilerini hemşehrilerinden üstün görüyor idiyseler, buna paralel olarak, putları da, sıradan insanların putlarından daha büyük, daha işlemeli, daha cazibeliydi... Özel “Put heykelleri ustaları[1], bu zenginlerin paralarından biraz daha yolabilmek için, bütün maharetlerini ortaya koyuyor, “Yaratıcı’ya isyan aletleri” olan heykelleri oyuyor, oyuyorlardı...

Hicr Vadisi Kenti’nde, yakışıklı, akıllı, konuştuğunda hikmetli sözler söyleyen bir genç vardı. Bütün kent onu seviyor, “bu genç bize çok ümit vadediyor” diyorlardı... Fakat zengin olmadığından, şehrin ileri gelenleri onu kıskanıyorlardı. Parası yoktu; ama altın gibi bir gönlü vardı... Put heykelleri de yoktu onun... Çünkü o,  kentin sıradan insanlarındandı; ve sıradan insanların put heykelleri yoktu... Belki de, o sıradan insanların put edinme hakları bile yoktu.  Put heykellerini yaptırma ve onları kendi sömürüleri için gerekli olan kanunlarla koruma hakkı, sadece Hicr Vadisinin idâresini elinde tutan mutlu azınlığın tasarrufundaydı.

İşte bu yakışıklı, cömert gencin adı, Salih’ti; ve Allah tarafından kavmine gönderilmiş bir Peygamberdi... İsmiyle müsemmâ, huzur ve sükûn timsâliydi Salih...

Derken bir gün Salih, Hicr Vadisi sakinlerini toplayarak onlara şöyle dedi:

- Kardeşlerim! Kendi ellerinizle yonttuğunuz put heykellerine değil, Allah’a saygı gösterin, O’na kulluk edin!.... Ey kavmim! İyilik dururken neden kötülüğe koşuyorsunuz? Allah’tan bağışlanma dileseniz olmaz mı? Belki size merhamet edilir.  “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin! Sizin O’ndan başka tanrınız yoktur. O sizi yerden yarattı. Ve sizi orada yaşattı. O hâlde O’ndan bağışlanma dileyin, sonra da O’na tövbe edin. Çünkü Rabbim (kullarına) çok yakındır, (dualarını) kabul edendir”[2].

Salih’in kavmi ise onu dinlemiyor, onunla alay ederek şöyle diyorlardı:

- Ey Salih! Sen bundan önce içimizde ümit beslenen birisiydin. Şimdi babalarımızın taptıklarına tapmaktan bizi engelliyor musun? Doğrusu biz, bizi kendisine (kulluğa) çağırdığın şeyden ciddi bir şüphe içindeyiz[3].

Salih, kendilerine bir azap gelmesinden korktuğu kavmini uyarmaya devam etti:

- Siz burada, bahçelerin, pınarların içinde; ekinlerin, salkımları sarkmış hurmalıkların arasında güven içinde bırakılacak mısınız (sanırsınız)? (Böyle sanıp) dağlardan ustaca evler yontuyorsunuz. Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin! Yeryüzünde (Allah’ın emirlerine karşı çıkarak) bozgunculuk yapan, (halkı) sömürüp ıslah ediciler olmayan çıkarcıların emirlerine itaat etmeyin![4].

Semud Kavmi Salih’e inanmadıkları gibi, onunla alay etmek için, kayadan bir deve çıkartmasını istediler.

Bunun üzerine Hz. Salih, namaz kılıp Allah’a dua etti; ve O’na yalvararak, kendisinden istenileni talep etti. Allah da onun duasını kabul etti, ve kayadan bir deve çıkarttı. Salih kavmine dönerek şöyle dedi:

- Ey kavmim! İşte size mucize olarak Allah’ın devesi. Onu bırakın, Allah’ın arzında yesin (içsin). Ona kötülük dokundurmayın; sonra sizi yakın bir azap yakalar[5].

Salih onlara, deveye dokunmamalarını, kent suyundan iki günde bir devenin içmesi gerektiğini söyledi. Fakat şehrin ileri gelenleri, Allah’ın koyduğu bu kuralı tanımayıp bir araya geldiler, ve “mucize deve”yi kestiler.

Semud Kavminin ileri gelenleri bununla da yetinmedi; sömürü düzenlerine karşı çıkan Salih’e karşı harekât emri verdi. Salih’in, kendilerini kurtuluşa davet eden ikazlarına kızan “derin devlet" temsilcileri, ki sayıları dokuz kadardı, hemen onun aleyhinde komplolar düzenlemeye, onu bir “faili meçhul” kazaya göndermenin yollarını aramaya başladılar. Suçu kendileri işleyecek, fakat emirlerine âmâde “medya” marifetiyle, yalanları doğru göstererek, Salih’i, ve ona inananları, “irtica kampanyaları” ile yıpratıp, suçlayarak, kamuoyunu onun aleyhine dönmesini sağlayacaklardı:

 “O şehirde dokuz kişi vardı ki, bunlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyor, iyiliğe yanaşmıyorlardı. Allah’a yemin ederek birbirlerine şöyle dediler: Gece ona ve ailesine baskın düzenleyip öldürelim; sonra da velisine: “Biz (Salih) ailesinin yok edilişi sırasında orada değildik, inan ki doğru söylüyoruz!” diyelim”[6].

Ama Allah, onlara bu fırsatı vermedi; Salih’i ve ona inananları korudu:

“ Onlar böyle bir tuzak kurdular. Biz de kendileri farkında olmadan, onların plânlarını altüst ettik. Bak işte, tuzaklarının sonucu ne oldu: Onları da, (onlara uyan) kavimlerini de toptan helâk ettik. İşte, yaptıkları zulme karşı, yerle bir olan evleri! Anlayan bir kavim için elbette bunda bir ibret vardır. İmân edip Allah’a karşı gelmekten sakınanları ise kurtardık”[7].

Semûd kavmi, inkârcıların bir çoğu gibi davranıp Salih(a.s)’a inanmadılar[8]. Ve her zaman olduğu gibi, toplumun ileri gelenleri, yâni toplumu soyanlar, Allah’ın bu emirlerine karşı geldiler. Çünkü Allah’ın emirlerine karşı çıkanlar, daima toplumu sömürmekte olan, onların idârelerine el koyan, ve bu tâlân rejimlerinin ilâhî gerçeklerle yıkılmasını istemeyen müteğallibe sınıfıdır. Bu sınıf, tarihin her döneminde, toplumun bütün kurumlarının, makamlarının, hatta dinî inançlarının kendi tasarruflarında olmasını ister, kendisinden başkasına bir şeyi yakıştırmaz. Onun için Semûd kavminin çıkar sınıfı da, ya da güncel tabiri ile “derin devleti” de peygamberliğin kendilerine değil, Salih’e verilmesine tahammül edemiyor, ve hırçınlığından bağırıyor:

 “Aramızdan bir beşere mi uyacağız? O takdirde biz apaçık bir sapıklık ve çılgınlık etmiş oluruz, dediler. Vahiy, aramızda ona mı verildi? Hayır o, yalancı ve şımarığın biridir dediler”[9].

Allahu Te'âlâ, o çıkar çevrelerinin Müslümanlara karşı olan alaylı tutumlarını şöyle anlatıyor:

“Kavminin ileri gelenlerinden büyüklük taslayanlar, toplum içerisinde ezilen inananlara dediler ki: Siz Salih’in, Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz?”[10].

Onca zulüm görmelerine rağmen, kendilerine bu zulmü yapanlara karşı inanlar şöyle haykırdılar:

“ ... Şüphesiz biz onunla ne gönderilmişse ona inananlarız!..”[11].

Toplumu ezen çıkar grupları, menfaatlerini kaybetmemek için inat ve alaylarında devam ederek şöyle dediler:

“ Biz de sizin inandığınızı inkâr edenleriz”[12].

Bununla da yetinmeyip ona, “ Ey Salih! Eğer sen gerçekten peygamberlerdensen bizi tehdit ettiğin azabı bize getir!”[13].

Onların bu inatçı tutumlarına karşı, Salih(a.s), kendilerine gelecek azap için onları uyardı:

- Yurdunuzda üç gün daha yaşayın (sonra helâk olacaksınız!)[14].

Verilen süre dolunca Allah’ın azabı korkunç bir gürültüyle geldi. Öyle bir deprem[15] ki, inanlar hariç, “hayvan ağılına konan kuru ot gibi olup”[16] tamamı yok oldular:

“ Emrimiz gelince, Salih’i ve onunla beraber imân edenleri, bizden bir rahmet olarak (azaptan) ve o günün zilletinden kurtardık. Şüphesiz Rabbin kuvvetlidir, (her şeye) galip gelendir. Zulmedenleri de o korkunç ses yakaladı ve yurtlarında diz üstü çöke kaldılar. Sanki orada hiç oturmamışlardı. Biliniz ki Semûd kavmi gerçekten Rablerini inkâr ettiler. Yine bilesiniz ki, Semûd kavmi (Allah’ın rahmetinden) uzak kılındı”[17].

Böylece görülüyor ki, Allahu Te'âlâ, kendisine isyân edenlere belli bir müddet fırsat veriyor[18]; sonra da O’na karşı gelmelerindeki inâd yüzünden onlara felâketler veriyor:

“Semûd’a gelince, onlara doğru yolu gösterdik; ama onlar körlüğü doğru yola tercih ettiler. Böylece yapmakta oldukları kötülükler yüzünden alçaltıcı azabın yıldırımı onları çarptı”[19]. “ Ayağa kalkacak güçleri kalmamış, yardım edenleri de olmamıştı”[20].

Allah’ın, zalimlere olan vadi gelmiş, Hicr Kenti yok olmuştu... Sadece Salih(a.s), ve ona inanan birkaç kişi kurtulmuştu.

Bugün bir harabe hâlinde olan Hicr Vadisi’nde, işte bu gizemler yatıyor...

   

 


[1] Günümüzde bu görevi, “heykeltıraş” denen kimseler icra ediyorlar.

[2] K.K. Hûd suresi, 61-63.

[3] K.K. Hûd suresi, 61-63.

[4] K.K. Şuarâ sûresi, 146-152.

[5] K.K. Hûd sûresi, 64.

[6] K.K. Neml sûresi, 45-49.

[7] K.K. Neml sûresi, 50-53.

[8] K.K. Hakka sûresi, 4; K.K. Kamer sûresi, 23.

[9] K.K. Kamer sûresi, 24-25.

[10] K.K. Â’raf sûresi, 75.

[11] K.K. Â’raf sûresi, 75.

[12] K.K. Â’raf sûresi, 76.

[13] K.K. Â’raf sûresi, 77.

[14] K.K. Hûd sûresi, 65.

[15] K.K. Hakka sûresi, 5.

[16] K.K. Kamer sûresi, 31.

[17] K.K. Hûd sûresi, 66-68.

[18] Bk. K.K. Zariyât sûresi, 43.

[19] K.K. Fussilet sûresi, 17.

[20] K.K. Zariyât sûresi, 45.