Anasayfa > Makaleler > Güncel Yazıları > Cudi Mağrası'ndaki Kitâbe
Cudi Mağrası'ndaki Kitâbe Yazdır e-Posta

     Artık yaşlanmıştı tarihçi. Zirveye doğru tırmanırken ter zerrecikleri beliriyordu alnında. Kendisine helikopterle gezi teklif edildiği hâlde, o yaya olarak çıkmak istemişti Cudi’ye… Mevsim bahar olduğu için, her taraf mis gibi çiçek kokuyordu. Kayalıklarında laleler, güneşin iyice ısıttığı yamaçlarında ise Nevruz çiçekleri baharı yaşatıyordu Cudi’ye gelenlere… O mosmor sümbüller,  kendilerini koparıp sevgililerine götürecek delikanlılardan kaçmak için ne çabalar sarf ediyorlardı bilseniz… Yörede, “Sisinik” derler sümbüllere… Kokuları, öylesine güzeldir ki, hiçbir ıtriyatçı, imâl edemez öyle bir kokuyu… Bodur meşe ağaçlarının yaprakları, size gülümsüyor sanır, tebessüm edersiniz bu süslenip bezenen, mevsimi gelince de sararıp yere düşen, ardından da keçilere yem olan bu tabiat parçacıklarına… Zirvedeki karlardan eriyip süzülen gümüş sular, hemen size kendisini anlatan Kur’an ayetini hatırlatıyor: “İnkâr edenler, gökler ve yer bitişik bir hâlde iken bizim, onları birbirinden kopardığımızı ve her canlı şeyi sudan yarattığımızı görmüyorlar mı? Onlar hâlâ mı inanmazlar?”[1]

Yaradan’dan başka, hiç kimse çözemez dağların sırrını. Everest’in buzullarını, Klimanjaro’nun suskunluğunu, Ağrı Dağı’nın birdenbire ovada biten azametini, Mont-Blanc’ın soğukluğunu, Sevr’in çekiciliğini, Harakol’un, dipsiz mağaralarındaki gizemini, Fuji’nin, gelin gibi eteklerini sarkıtan nazlılığını kim çözebildi ki?

Tarihçimiz bütün bunlara dalmış, elindeki bastona dayanarak yokuş çıkarken, yol arkadaşı kılavuz onu uyandırıverdi hayallerinden:

- Şuraya bakar mısınız, kayaya oyulmuş olan bu resmi görüyor musun?

Bizimki, cevap vermeden, gözlüklerini düzelterek kayayı incelemeye başladı. Kılavuzun resim dediği, kayaya oyulmuş bir oku gösteriyordu. Neyin nesiydi bu ok? Yoksa, günlerce bu dağda keçi avlayamayan bir avcı, can sıkıntısından mı yapmıştı bu oku? Belki de yaratılışından beri vardı o ok…

Tarihçi, sırtındaki çantasını kılavuza uzatarak:

- Ahmet! Sen şu çeşmenin başında otur dinlen, ben de biraz inceleyeyim bu oku! dedi.

Kılavuz Ahmet çeşme başına, tarihçi okun bulunduğu kayaya doğru gitti.

Evet kayaya oyulmuş olan bu resim, gerçekten bir oktu. Tarihçi, oku inceledi, inceledi; fakat bir anlam çıkaramadı. Sonra birden, o okun işaret ettiği yöndeki kaya üzerinde daha küçük bir ok fark etti; ve oraya doğru yürüdü. Ardından bir ok daha, bir ok daha… Oklar birbirini takip ediyor, tarihçi de onların izini sürüyordu. Nihâyet mağaramsı bir yere vardı. Fazla büyük değildi mağara… Ama oklar neden burayı gösteriyordu? El yordamıyla mağaranın içindeki kaya yüzeylerini incelemeye başladı. Karanlıktan bir şey fark edemeyince, cebindeki küçük kalem fenerini çıkartıp, örümcek ağları içerisindeki mağara duvarını yoklamaya başladı. Evet, tıpkı o oklar gibi, mağaranın iç düzeyine bir yazı işlenmişti. Biraz uğraştıktan sonra, yazının Arapça olduğunu çözebildi. Fakat yazı çok eski ve silik olduğundan, ancak kısmen okunabiliyordu. Önce, cebinden bir kâğıt mendil çıkararak yazının üzerindeki yosuna benzer tozları, örümcek ağlarını sildi ve parça parça yazıları okumaya başladı. Ama bir çok yeri okunmuyordu. O ancak şunları okuyabildi:

“….[2] Senelerce önceydi. Dedem anlatmıştı. Ona da dedeleri, dedelerine de dedeleri anlatmış. Bu bölgede yaşayan insanlar, Allah’ı unutup, putlara tapmaya başlamışlar. Bu putçulukta öylesine ileri gitmişler ki, kim bir Yaratıcıdan söz etse, hemen öldürüyorlarmış. Derken aralarından bir adam peyda olmuş. Bu adam, farklı şeyler söylemeye başlamış kavmine… Üstelik kendisine yapılan hakaretlere de aldırmıyormuş. Allah’ın, kendisini kavmini uyarmak üzere görevlendirdiğini söyleyen bu adamı alaya almışlar, hakaret etmişler… Ama buna rağmen o söylediklerinden vazgeçmemiş, insanlara zulümden vazgeçmelerini, put heykellerine tapmamalarını, Allah’a kul olmalarını öğütlemiş. O adam kavmine şöyle demiş: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin O’ndan başka tanrınız yoktur. Doğrusu ben, üstünüze gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum”[3]. Adam böyle deyince, kavmiyle kendisi arasında büyük tartışmalar olmuş: “Kavminin ileri gelenleri dediler ki: Biz seni gerçekten apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz! Dedi ki: Ey kavmim bende herhangibir sapıklık yoktur; fakat ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim! Size Rabbimin gönderdiği emirleri bildiriyorum, size öğüt veriyorum, ve ben Allah’tan (gelen vahiy ile) sizin bilmediklerinizi de biliyorum”[4]. …. Allah’ın kendisini Peygamber olarak görevlendirdiğini söyleyen bu adam, kavmini uyarmaya devam etmiş: “Ey kavmim! Eğer benim (aranızda) durmam ve Allah’ın ayetlerini hatırlatmam size ağır geldi ise, ben yalnız Allah’a dayanıp güvenirim. Siz de ortaklarınızla beraber toplanıp yapacağınızı kararlaştırın! Sonra bu durumunuz başınıza dert olmasın. Bundan sonra hükmünüzü bana uygulayın ve bana mühlet de vermeyin! Eğer yüz çeviriyorsanız, zaten ben sizden bir ücret istemedim. Benim ecrim Allah’tan başkasına ait değildir ve bana Müslümanlardan olmam emrolundu”[5].

“………..”

“Yörenin ileri gelenleri adama “deli” deyip, inanmamalarına rağmen, sıradan insanlar inanmaya başlamışlar bu adama. Bunun üzerine itibârlarının kaybolmasından korkan bu ileri gelenler, adama inanan halkı uyarıp onlara şöyle demişler:  “Bu, tıpkı sizin gibi bir beşer olmaktan başka bir şey değildir. Size üstün ve hâkim olmak istiyor! Eğer Allah dileseydi, muhakkak ki melekler gönderirdi. Biz geçmişteki atalarımızdan da böyle bir şey duymadık! Bu yalnızca kendisinde delilik bulunan bir kimsedir. Onun için bir süreye kadar bekleyin bakalım!”[6].

“…. Buna rağmen orta tabakadan bazı insanlar bu aziz adamın getirdiklerine inanınca, kavminin inkârcı ileri gelenleri, alaylarını bir kat daha artırmışlar: “Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: “Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz. Bizden, basit görüşlü ayak takımı insanlardan başkasının sana uyduğunu görmüyoruz. Ve sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Bilâkis sizin yalancılar olduğunuzu düşünüyoruz”[7].

“….. Kavmi kendisine inanmayıp onu yalanlamasına rağmen, o yine de davasından vazgeçmemiş, ve kendisine inandıkları için horlanan, aşağılanan insanlara sahip çıkarak, inanmayanlara hakkı haykırmaya  devam etmiş:

“Ey kavmim! Eğer ben Rabbim tarafından (bildirilen) açık bir delil üzerinde isem ve O bana kendi katından bir rahmet vermiş de bu size gizli tutulmuşsa, buna ne dersiniz? Siz onu istemediğiniz hâlde biz sizi ona zorlayacak mıyız? Ey kavmim! Allah’ın emirlerini bildirmeye karşılık sizden herhangibir mal istemiyorum. Benim mükâfatım ancak Allah’a aittir. Ben imân edenleri kovacak değilim; çünkü onlar Rablerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizi, bilgisizce davranan bir topluluk olarak görüyorum. Ey kavmim ben onları kovarsam, beni Allah’tan kim korur? Hiç düşünmüyor musunuz? Ben size, “Allah’ın hazineleri yanımdadır” demiyorum; gaybı da bilmem. “Ben bir meleğim” de demiyorum. Sizin gözlerinizin hor gördüğü kimseler için, “Allah asla onlara bir hayır vermeyecek” diyemem. Onların kalplerinde olanı Allah daha iyi bilir. Onları kovduğum takdirde ben gerçekten zalimlerden olurum”[8].

“…. Kavmi onu dinlemeyip azarlamış; o ise devam etmiş:

“Ey kavmim! Şüpheniz olmasın ki, ben sizi, “Allah’a kulluk edin; O’na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin ki, Allah bir kısım günâhlarınızı bağışlasın ve sizi belli bir vâdeye kadar tehir etsin(yaşatsın)” diyerek apaçık uyaran bir kimseyim. Allah’ın tayin ettiği vâde gelince, artık o ertelenmez. Keşke bilseydiniz!”[9].

“Onlarsa cevabı şu vermişler:

“… Bizimle mücadele ettin ve bize karşı olan bu mücadelede çok ileri gittin. Eğer doğrulardan isen, kendisiyle bizi tehdid ettiğin(azabı) bize getir!”[10].

“Kavmi, gerçekleri görmek için azab, ve helâk istemelerine rağmen, o bunu istemedi, ve şöyle dedi:

“Onu size ancak dilerse Allah getirir. Ve siz (Allah’ı) aciz bırakamazsınız! Eğer Allah sizi azdırmak istiyorsa, ben size öğüt vermek istesem de, öğüdüm size fayda vermez. O Rabbinizdir, ve O’na döndürüleceksiniz!”[11].

“… Bu uyarıcı adam çok uzun yaşamış ve bu tebliğini 950 sene boyunca sürdürmüş. Ama kavmi  ona icabet etmeyince, Allah’a yalvarmaya başlamış:

“Rabbim! Ben kavmimi gece gündüz davet ettim. Fakat benim davetim, ancak kaçmalarını artırdı. (İmâna gelmeleri ve böylece günâhlarını bağışlaman için onları ne zaman davet ettiysem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, (beni görmemek için) elbiselerine büründüler, ayak dirediler, kibirlendikçe kibirlendiler. Sonra ben, kendilerine haykırarak davette bulundum. Sonra onlarla hem açıktan açığa, hem de gizli gizli konuştum. Dedim ki: Rabbinizden bağışlanma dileyin; çünkü O çok bağışlayandır. Üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin. Mallarınızı ve oğullarınızı çoğaltsın, size bahçeler ihsan etsin, sizin için ırmaklar akıtsın. Size ne oluyor ki, Allah’a büyüklüğü yakıştıramıyorsunuz? Oysa sizi türlü merhâlelerden geçirerek O yaratmıştır. Allah’ın yedi göğü tabaka tabaka yarattığını görmüyor musunuz? Onların içinde ayı bir nur, güneşi de bir lâmba yapmıştır. Ve Allah sizi yerden bir bitki gibi bitirmiştir. Sonra sizi yine oraya döndürecek ve sizi yeniden çıkaracaktır. Allah, onda geniş yollar edinip dolaşabilesiniz diye,  yeryüzünü sizin için bir sergi yapmıştır”[12].

“Kavmi adamı dinlememekte ısrar edince, o da onları Allah’a şikâyet etmeye devam etmiş:

“… Rabbim! dedi, bunlar bana karşı geldiler de, malları ve çocukları kendi zararlarını artırmaktan başka bir işe yaramayan kimselere uydular! Bunlar da büyük hileler, büyük komplolar kurdular. Ve dediler ki: Sakın putlarınızı bırakmayın; hele Ved’den, Suvâ’dan, Yeğûs’tan, Ye’ûk’tan ve Nesr[13]’den asla vazgeçmeyin! Ve bunlar gerçekten bir çoklarını saptırdılar. (Rabbim!) Sen de bu zalimlerin sapıklığından başka şeylerini artırma!”[14].

“Uyarıcı adam uyarısına devam edince, kavmi zulmünü artırarak, onu “yalancı” ilân edip baskı altına aldılar[15]. Bununla da yetinmeyerek, onu tehdid etmeye başladılar:

“… (Bu yaptıklarından) vazgeçmezsen, iyi bil ki, taşlanmışlardan olacaksın!”[16].

“ Bizim uyarıcı adam artık üzülmeye başlamıştı. Çünkü kavmi onu dinlemiyor, felâketi tercih ediyordu. Onun için şöyle yalvarmaya başladı Allah’a:

 “… Rabbim! dedi, kavmim beni yalancılıkla suçladı. Artık benimle onlar arasında Sen hükmünü ver. Beni ve beraberimdeki müminleri kurtar!”[17]. “…  “Rabbim! dedi, yeryüzünde kâfirlerden hiç kimseyi bırakma! Çünkü Sen onları bırakırsan kullarını saptırır, yalnız ahlâksız, nankör insanlar doğururlar. Rabbim! Beni, ana-babamı, imân etmiş olarak evime girenleri, imân eden erekleri ve imân eden kadınları bağışla, zalimlerin de ancak helâkini artır”[18] dedi; ve bu konudaki üzüntüsünü şöyle dile getirdi: “… “Ben yenik düştüm, bana yardım et”[19] dedi.

“Allah(c.c) onun bu duasını kabul etti; ve gelecek felâketlere karşı hazırlanmasını emretti:

“… vahyolundu ki: Kavminden imân etmiş olanlardan başkası asla imân etmeyecek. Öyleyse onların yaptıklarından dolayı üzülme! Gözlerimizin önünde, ve vahyimize dayanarak gemiyi yap ve zulmedenler hakkında Bana bir şey söyleme! Onlar mutlaka boğulacaklardır”[20].

“Adam Allah’ın emri üzerine gemiyi yapıyor; kavmi ise hâlâ onu rahat bırakmıyor, alay ediyordu:

“… kavminden ileri gelenler ise, yanına uğradıkça alay ediyorlardı. Dedi ki: “Eğer bizimle alay ediyorsanız, iyi bilin ki siz nasıl alay ediyorsanız, biz de sizinle alay edeceğiz! Kendisini rezil edecek azabın kime geleceğini ve sürekli bir azabın kimin başına ineceğini yakında bileceksiniz!”[21].

“….. Ve sonradan bir felâket gelmiş. Bu öyle bir felâketmiş ki, daha önce böyle bir şey hiçbir yerde olmamış. Denizin olmadığı bu yerde yerden fışkıran, ve gökten boşalan sularla deniz oluşuvermiş. Böyle olunca Allah uyarıcı adama:

 “… (Canlı çeşitlerinin) her birinden iki eş ile –(boğulacağına dair) aleyhinde söz geçmiş olanlar dışında- aileni ve imân edenleri gemiye yükle! Zaten onunla beraber pek azı imân etmişti. Dedi ki: Gemiye binin! Onun yüzüp gitmesi de, durması da Allah’ın adıyladır. Şüphesiz ki Rabbim çok bağışlayan, çok esirgeyendir! Gemi, dağlar gibi dalgalar arasında onları götürüyordu”[22]

“… Uyarıcı adamın oğlu, inanmayanlardandı. Onlarla boğulacaktı. Baba yüreği dayanamadı, ve oğluna:

“… Yavrum! Bizimle beraber bin, kâfirlerle beraber olma! diye seslendi. Oğlu, “beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım” dedi. (O): Bugün Allah’ın emrinden (azabından), merhamet sahibi Allah’tan başka hiçbir koruyucu yoktur! dedi. Aralarına dalga girdi, böylece o da boğulanlardan oldu”[23].

“….Uyarıcı adam, kâfirler arasında boğulup giden oğluna üzülmüştü: “Rabbine yalvarıp dedi ki: Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da ailemdendir. Senin vâ’din ise elbette haktır. Sen hakimler hakimisin! Allah buyurdu ki: O asla senin âilenden değildir. Çünkü onun yaptığı, sâlih olmayan bir ameldir! O hâlde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Ben sana cahillerden olmamanı tavsiye ederim!”[24].

“Sular kabardı, ve inanmayanlar yerden ve gökten gelen sular içerisinde boğulup gittiler; sadece mü’minler kurtuldu.

“Ve Allah buyurdu:

“ Ve “Ey yer suyunu yut! Ve ey gök (suyunu) tut! denildi. Su çekildi; iş bitirildi; (gemi de) Cudi dağının üzerine oturdu. Ve “ O zalimler topluluğunun canı cehenneme!” denildi”[25].

“…. İşte bu uyarıcı adamın adı Nuh’tu. Allah’ın kanunlarını dinlemeyen kavmi helâk olmuş, mucize sularda boğulup gitmişlerdi…

Kayadaki kitabenin sonundaki, “Bunun üzerine biz onu ve beraberindekileri, o dolu geminin içinde (taşıyarak) kurtardık. Sonra da geri kalanları suda boğduk. Doğrusu bunda büyük bir ders vardır; ama çokları imân etmezler. Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galib ve engin merhamet sahibidir”[26] ayetini zar zor okuyabilen tarihçi, dehşet ve korku içerisinde kalmıştı.

Mağaradan çıktı, ve çeşme başında uyuyakalmış olan kılavuzunun yanına doğru gitti. Onu uyandırmaya kıyamadığından, bir kayaya sırtını dayayarak şöyle seslendi önünde uzanan uçsuz, bucaksız coğrafyada yaşayan insanlara:

-   Ey insanlar! Atamız olan Nuh’un, ve kavminin başına gelenlerin haberi size ulaşmadı mı? Ulaşmadı mı ki hâlâ birbirinizi yeyip duruyorsunuz… Size ait olmayan Allah’ın Arzında, Nuh kavminin yaptığı gibi  isyân ve tuğyan peşindesiniz! Babalarınızı, annelerinizi, kavimlerinizi siz mi seçtiniz ki, birbirinize üstünlük taslayıp duruyorsunuz? Nuh kavminin yaptığı gibi, neden ıslahınız için felâket beklersiniz? İnsan hakkı nedir bilmeyen, zalimlerin önünde yaltaklanan, mazlumun âh’ını duymayanlara kölelikle tükettiğiniz seneler, size şahit olacaktır Büyük Hesap’ta… Allah düşmanlarının inananları yok etmek için seferber oldukları şu günlerde, bir tufan mı bekliyorsunuz ki, hâlâ uyanmıyor, sizi sömürenlere hizmette devam ediyorsunuz! İki günlük dünya nasıl da büyülemiş sizleri… Unutmayın ki artık bizleri uyarmak için Peygamberler gelmeyecektir! Son gününüz gelmeden Kur’an’a dönün, Peygamber’e dönün, ve onların emrettikleri gibi tüketin son günlerinizi…

Tarihçi, önünde uzanan Cizre’ye, Botan Yaylası’na, ve oradan, üzerinde yaşadığımız yerküreye seslenirken, Kılavuz Ahmet uyanıverdi…

 

 

 



[1] K.K. Enbiyâ Sûresi, 30.

[2] ….. şeklinde gösterilen yerler, okunamamış olan bölümlerdir.

[3] K.K. A’râf Sûresi, 59.

[4] K.K. A’raf suresi,60-62.

[5] K.K. Yunus suresi,71-72.

[6] K.K. Mu’minun suresi,24-25.

[7] K.K. Hûd suresi, 27. Ayrıca bk. K.K. Şu’arâ suresi, 106 vd.

[8] K.K. Hûd suresi, 28-31.

[9] K.K. Nûh suresi, 2-4.

[10] K.K. Hûd suresi, 32.

[11] K.K. Hûd suresi, 33-34.

[12] K.K. Nûh suresi, 5-20

[13] Ved, Suvâ, Yeğûs, Ye’ûk, ve Nesr, o toplumun, heykellerini yapıp taptıkları, ve sistemlerini temsil eden  putlardı.

[14] K.K. Nûh suresi, 21-24.

[15] Bk. K.K. Kamer suresi, 9.

[16] K.K. Şuarâ suresi, 116.

[17] K.K. Şuarâ suresi, 117-118.

[18] K.K. Nûh suresi, 26-28.

[19] K.K. Kamer suresi, 10.

[20] K.K. Hûd suresi, 36-37.

[21] K.K. Hûd suresi, 38-39.

[22] K.K. Hûd suresi, 40-42.

[23] K.K. Hûd suresi, 42-43.

[24] K.K. Hûd suresi, 45-47.

[25] K.K. Hûd suresi, 44.

[26] K.K. Şuarâ suresi, 119-122.