Anasayfa > Makaleler > Güncel Yazıları > Islam in a Pluralistic World
Islam in a Pluralistic World Yazdır e-Posta

 14, 15, 16 Kasım günlerinde, Viyana’da, Avusturya Hofburg Başkanlık Sarayı’nda uluslar arası bir konferans yapıldı. Konferansın adı, “Islam in a Pluralistic World” (Çoğulcu bir dünyada İslâm) idi.

İçeriğine ve düzenleniş şekline bakılırsa, bu konferans, ilmî olmaktan ziyade siyasi bir toplantıydı.

Bizim dinleyici olarak davet edildiğimiz konferansın ev sahibi, Avusturya Dışişleri Bakanı Bayan Ursula Plassnik’di.

Sıkı bir kontrolden geçtikten sonra, nihâyet konferans salonuna varabildik.

Konferansın, 14 Kasım 2005 günkü açılışı, Mısırlı sazendelerin iştirak ettiği bir saz grubunun, Mısır müziğinden bazı klâsik parçalar çalmasıyla başladı.

Müziğin ardından Avusturya Dışişleri Bakanı Bayan Ursula Plassnik, davetlilere bir “hoş âmedi” konuşması yaptı.

Bayan Plassnik’ten sonra, Avusturya Cumhurbaşkanı Heinz Fischer konuştu.

Viyana’da olduğumuz, ve iftar, bayram gibi vesilelerle bizleri sık sık davet ettiğinden (Cumhurbaşkanlığı Sarayında düzenlenen bu davetlere, başları kapalı Müslüman bayanlar ve Müslüman kız öğrenciler de, bizdekinin aksine bir zorluk çekmeden katılırlar) Sayın Fischer’i ve düşüncelerini çok iyi biliyoruz.

Başkan Fischer, özetle, Avusturya Devletinin, 1912’den beri İslâm’ı resmen tanıdığını, ve bunun Avusturya için bir “şeref” olduğunu belirtti. Dünyanın şurasında-burasında meydana gelen olumsuz hadiselerin, İslâm’a ve Müslümanlara mal edilemeyeceğini belirten Başkan, Müslümanların, Hıristiyan ve Yahudi dinlerinde olan vatandaşlar gibi aynı haklara sahip olduklarını, devletin her kademesinde seçimlere katıldıklarını, seçtiklerini ve seçildiklerini belirtti.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin temsilcisi sıfatıyla konuşan Lakhdar Brahimi’den sonra, İran eski Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemî’ye söz verildi.

Hiç kimseye yapılmayan tezahüratın Başkan Hatemî’ye yapılması doğrusu bizi şaşırttı. Çünkü burası, Tahran’ın herhangi bir salonu değil, İran’ı her fırsatta sıkıştıran Avrupa’nın merkezlerinden birisi olan Avusturya’nın Başkanlık Sarayı’ydı, ve dinleyicilerin ekseriyeti de gayrimüslimdi…

Başkan Hatemî kürsüde konuşurken, bir siyasi olmaktan ziyade, üniversite kürsüsünde sosyoloji dersi veren bir akademisyen konumundaydı. Konuşma seviyesi hayli yüksek olduğundan, dinleyicilerin %80’inin onu anlamadığı kanaatindeyiz.

Hatemi konuşmasında, özellikle İslâm’ın, “Selam”ında mündemiç olan manadan hareketle barış olduğunu, herkesin bunu bilmesi gerektiğini ve bu barışın ancak Allah’ın rızası dâhilinde gerçekleşebileceğini anlattı. Bunun böyle anlaşılması durumunda, dünyada savaşların değil, barışın hâkim olacağını belirtti.

Cambridge’ten gelen Jack Goody iyi bir araştırmacı olmasına rağmen, yaşının ilerlemesinden dolayı(muhtemelen 80’in üzerinde), İngilizcesi pek anlaşılmadı. Hatta bir ara mütercim nasıl yapıyor diye kulaklıktan dinledim; o da bocalayıp duruyordu. Yâni mütercim dahi onu anlamıyordu. Ama genel olarak Endülüs Müslümanlarının Avrupa’ya kazandırdıklarını dile getirmeye çalıştı.

İran Asıllı Shirin Ebadi ise, özellikle kadın konusunu işleyerek, Müslüman ülkelerde kadının İslâm adına sömürüldüğünün altını çizdi; aslında İslâm’ın kadına bakışının müsbet olduğunu anlattı.

İlk günün, Hatemi’den sonra en güzel konuşmasını, Fransa’dan gelen Gilles Kepel yaptı. Prof. Kepel, Osmanlıların İkinci Viyana Kuşatması tarihi olan 1683’ü hatırlatarak, Avrupalıların bu tarihi kendilerine kompleks yapıp, bunu bahane ederek mikro planda Osmanlılara, makro planda bütün Müslümanlara saldırdıklarını, artık bu psikozdan vazgeçmeleri gerektiğini söyledi. Paris banliyöleri olayına da değinen Kepel, bu olayları yapanların Müslümanlıktan haberleri olmadıklarını hatırlattıktan sonra, Müslümanların Avrupa’nın ve tabi Fransa’nın bir gerçeği olduğunun altını çizdi. Avrupalıların Müslümanlara düşmanlık beslemeleri, onları dışlamaları yerine, bir zamanlar Endülüs’te olduğu gibi, bugün de onlardan istifade etmelerinin daha akıllıca bir hareket olacağını söyledi.

 

İki Amerikan valisi yan yana

 

Konferansın ikinci günü yine Konferansın sahibi olan Avusturya Dışişleri Bakanı Ursula Plassnik’in konuşmasıyla başladı.

Bayan Plassnik’ten sonra sıra Hamid Karzai’ye, yâni Afganistan İslam Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı’na gelmişti.

Karzai, en ön sırada oturan, ve kendisiyle aynı konumda olan Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani ile yan yana oturuyordu…

Oturduğum üçüncü sıradan bu iki zatı süzüyor, Müslümanların kaderine ağlıyorum… Her ikisi de, dünyada terörü götürmediği köşe bırakmayan Amerikan Yönetimi tarafından atanmış Başkanlardı. Gerçi her iki Reisicumhur(!) da halkları tarafından seçildiklerini ilân ediyorlar amma, Hindukuş’un tepelerine sığınmış dağ köylerindeki çocuklar bile artık dünyanın nasıl döndüğünü biliyorlar… Onun için bu iki zata, göstermelik seçimlerde oylar verilmiş olsa bile, onlara “Amerikan valileri” gibi bakmaktan alamıyorum kendimi…

Karzai konuşmasına başladıktan itibaren, bir vaazı dinliyorum intibaı uyandı bende… İngilizce konuşan bir vaaz… Farsça’yı konuşup konuşmadığını bilmiyorum amma, İran Cumhurbaşkanı Hatemi gibi o da kendi devletinin dili ile hitap edebilirdi diye düşünüyorum. Bildik cümleler, Taliban, terör vs. Kısaca sahibinin sesini, yâni Bush’un düşüncelerini dillendiriyordu kürsüde. Ve işin ilginç tarafı, İslâm’ı da alet ediyordu bu yapay sözlerine…

Bre Karzai! Taliban’ın yaptıklarını anlattın; doğru! diyelim. Peki ya senin Efendin olan Bush’un Afganistan’da yaptıklarını neden dillendirmiyorsun? Napalm bombalarını, Amerikan bombalarıyla uçurumlara yuvarlanan binlerce Afganlıyı neden zikredemiyorsun? diye soracağım geliyor; sonra da vazgeçiyorum. Kendi “Veliyyinimeti” olan Amerika’yı nasıl tenkid edebilsin ki? Dolayısıyla okuduğu ayetlere, hadislere, şiirlere yazık oluyordu…

Celal Talabani de, Saddam’ın zulümlerini anlatarak başladığı konuşmasını, İslâm’la demokrasiyi bağdaştırmaya çalışarak sürdürdü. Ve toplantı, sanki İslâm’la demokrasiyi eşitleme seminerine dönüştü… Üstelik bunu yapanlar gayrimüslimler değil, Müslümanlardı… Hiç kimse, demokrasinin asla İslâm’ın seviyesine çıkamayacağı gerçeğini dile getirmeye cesaret edemiyordu…

Daha sonra, İslâm Konferansı Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu’na söz verildi. Prof. İhsanoğlu da, tarihte Müslümanların gayrimüslimlere hep iyi davrandıklarını, Hz. Peygamber(s.a.s)’in hayatından ve Osmanlı Devleti’nden örnekler vererek anlattı; günümüzde de böyle davranılmasını temenni etti.

Öğleden sonraki oturumda, Avusturya Der Standard gazetesi yazarı Gudron Harrer, Irak Parlamentosundan Hüseyin el-Şehristani, Malezya Başbakanının Din İşleri Danışmanı Abdul Hamid Othman, Irak Hükümet Konseyinden Adnan Paçacı, Mısır Vakıflar Bakanı Mahmud Zakzuk, Viyana Üniversitesinden Rüdiger Lohlker, Zaman Gazetesinden Ekrem Dumanlı, Viyana Üniversitesinden Andre Gingrich, Tunus Üniversitesinden Lilia Labidi, Pakistan Yüksek Mahkemesinden Nasira İqbal, Lübnan Kültür Bakanı Tarek Mitri, Viyana Üniversitesinden Richard Potz, Irak/Kerkük Başpapazı Louis Sako, Avusturya İslam toplumu Başkanı Anas Shakfeh birer konuşma yaptılar.  Bu oturumda bulunamadığımızdan, herhangi bir değerlendirme yapamıyoruz.

Ertesi günkü, yâni “Ecumenical Patriarch” sıfatıyla konferansa katılan Bartelemeos’un da konuşma yapacağı son oturuma da keza daha önceden planlanmış işlerimizden dolayı katılamadık.

Başkent Viyana’daki tarihi Hofburg Başkanlık Sarayı’nda yapılan bu ilginç “siyasi konferans”ın yorumunu yapmak doğrusu bana zor geliyor. Müslüman konuşmacıların, çaresizlik ve savunma psikozu içerisinde çırpınmaları bana öylesine elem verdi ki, sanki bunu yapmaya mecburlarmış gibi, sanki dünyada cereyan eden bütün melanetleri Müslümanlar yapıyormuş gibi bir havaya girmeleri anlamsız geldi bana… Dünya genelindeki bütün terör ve insan hakları ihlâllerinin Amerikanın yayılmacı politikasından kaynaklandığını görmemek/görmek istememek, işte insanı bu şekilde zora sokuyor… Bana göre insanlar, gerçeklerin anlattıkları gibi olmadığını bile bile konuşuyorlardı. Onun için konferansın yorumunu yapmaktan ziyade şu soruları sormakla yetiniyoruz:

1)     Bu konferans neden Viyana’da yapıldı?

2)     Bu konferans, Afganistan ve Irak’taki Amerikan rejimini meşrulaştırma konferansı mıydı ki, en fazla delege bunlardan gelmişti/çağrılmıştı?

3)     Bu konferansla Müslümanlara, “ey Müslümanlar, dininizi bizim arzularımız doğrultusunda reforme ediniz! mesajı mı verilmek istendi?

4)     Neden bütün konuşmacılar İslâm’ın terörle bağdaşmadığını vurguladılar? Yoksa bu davranış, zımnen dünyadaki bütün terör hareketlerini Müslümanların çıkarttığı mesajını vermek için miydi?

5)     Madem ki çoğulculuk konuşuluyor; neden Amerikan askerlerinin Irak’ta, Afganistan’da ve dünyanın başka yerlerinde yaptıkları, ve her gün yenilerinin basına yansıdığı cinsel tacizler, köpekli-aslanlı işkenceler, yerkürenin her köşesinde bulunan “gizli hapishaneler”, terörler gündeme getirilmiyor?

Bu soruların cevabı verilmezse/verilemezse –ki verilemez-, Viyana’daki bu esrarengiz konferansın esas gayesi anlaşılamaz. En azından biz anlayamayız…