Anasayfa > Makaleler > Güncel Yazıları > Yakup’un düğünü ne kadar da güzel?
Yakup’un düğünü ne kadar da güzel? Yazdır e-Posta

2000 yılı sonbahar aylarıydı. Bir program için İstanbul’dan Viyana’ya davet edilmiştim. Daha önce bir kere Avusturya’ya gelmiş, üniversitede bir tarih konferansına katılmıştım.
Bu sefer ise, Avusturya İslam Federasyonunun davetlisi olarak, Eğitim konusunda bir konferans vermek üzere gelmiştim. Havaalanında, yıllardır hasretini çektiğim, ve bir an önce görmeyi merak ettiğim bir can dostum karşıladı: İbrahim Halil Çelik… Kader onu, birçok “garip Müslüman” gibi Avusturya’ya atmış, hayatının bazı yıllarını orada geçirmeye zorlamıştı. Türkiye’deyken, Urfa Belediye Başkanlığından dolayı kendisine hep “Reis” diye hitap ettiğimden, “Vay Reis” deyip boynuna sarıldım. Kim bilir bizim gibi kaç “zoraki gurbetçi” bu şekilde kucaklaşıyorlardır diyâr-ı gurbette?..

Allah’ım! Onları bu hâle sokanlar ne zaman hesap verecek?..

Reis’in yanında, benim gibi ufak boylu, ama daha toplu ve afacan birisi vardı. Beni tanıyor gibi yan yan süzüyor, hürmeten ceketinin düğmelerini ilikliyordu. Hafif siyah sakallı bu gencin adı Resul’dü. Beni karşılamak için Reis’i havaalanına o getirmişti. Adını ilk defa duyduğum bir “melange” kahvesi içtikten sonra, Resul’ün arabasıyla Viyana’ya doğru yola koyulduk. Daha sonra, kaderin bir yazgısı olarak ben de Viyana’da yaşamaya başlayınca, sık sık Resul’ü görecek, hayatımın çoğu, onun ve onun arkadaşlarıyla geçecekti. Üçümüz beraber, Avusturya İslam Federasyonu’nun o zamanki başkanı Mustafa Mullaoğlu’nun makamına gittik. Mullaoğlu sadece “mullaoğlu” değil, gerçekten de mollaydı. Hafızu’l-Kur’an olup, sadece Şam’da değil, aynı zamanda el-Ezher’de de okumuş, kanlı-canlı bir genç. İlk intibâda, böyle gençler de başkan olur mu diye insanın kendi kendine sual edeceği geliyorsa da, daha sonra bu genci tanıyınca, gerçekten kendi makamını, hem ilmiyle, hem de yetenekleriyle çok güzel doldurduğuna şahit oluyoruz. Mullaoğlu’nun makamında biraz dinlendikten, ve de yemek yedikten sonra, esas konferansımı vereceğim yere götürülmek üzere birilerine teslim edilmek üzere götürüldüm.

Resul’ün arabasından indik; ve beni, uzun boylu, sarışın, saçları hafif seyrek; fakat bu vasıflarının hepsinden daha güzel olan güleç yüzlü bir adamla tanıştırdılar. Bu adamın adı, Yakup’tu.

Sadece sözleriyle değil, hareketleriyle de oldukça kibar olan bu zat, başıyla hafif bir reverans da yaparak, “Hoş geldiniz Efendim” dedi. Reis’e de, “Abi nasılsın?” diye hitap eden, tatlı mı tatlı, kibar mı kibar olan fidan boylu “Boşnak Hacı Yakup”la böyle tanıştım.

Konferanslar serisi vereceğim otel, dağlık bir yerde olduğundan, Reis’e, o dağlarda biraz yürümek için bir ayakkabı almak istediğimi, mümkünse beni bir mağazaya götürmesini söyledim. Çünkü artık Reis bir Viyanalıydı…

Favoritten Strasse diye bir yere götürdüler.

Spor ayakkabısı bakarken, Yakup işime müdahale ediyor, ve spor ayakkabısı almamı engelliyor:

- Hoca! Öyle bir ayakkabı al ki, spordan sonra da giyebilesin! diyor.

Ben spor ayakkabısı almakta ısrarlıydım. Ama Yakup’un ısrarını yenemedim. Onu tanıyanlar, benim ne demek istediğimi daha iyi anlayacaklar. Üstelik yeni tanışmıştım adamla; ve münakaşa etmenin anlamı yoktu. Nihâyet, o zamanın parasıyla fiyatı 2000 Şilin olan bir ayakkabı beğendi. Ayakkabı, gerçekten, spordan sonra da giyilebilecek bir ayakkabıydı. Ben Şilin hesabını bilmediğim için, bizim Türkiye’deki milyonlara göre[1] ucuz gelmişti bana. “Peki, madem ikiniz istiyorsunuz, bu ayakkabıyı alayım” dedim. Fakat ne yaptıysam, Yakup bana parayı verdirmedi. Ben ise vermekte ısrar ediyordum. Nihâyet beni şöyle kandırdı:

- Hocam, nasılsa bir müddet burada kalacaksınız, siz de aynısını bana alırsınız, olur biter! dedi ve ayakkabıyı alıp arabaya koydu.

O günden sonra, 7 Nisan 2005 gününe kadar, Viyana’da bulunduğum sıralarda en az haftada iki kez görüşüyorduk Yakup’la…

Hiçbir zaman somurttuğunu görmediğim Yakup, soyadı gibi Gül’dü âdeta. Onu tanımayan, sevmeyen yoktu Viyana Müslümanları arasında. Hemen her kese iyiliği olduğu gibi, onun parasından nasibini almayan cami de yoktu Viyana’da… Özellikle “Anadolu Camisi” için neler yapmamıştı ki?

Son günlerde, benimle beraber Bosna’ya gitmenin projelerini yapıyordu Yakup… Tâ öğrencilik sıralarında Paris’ten İstanbul’a giderken gezdiğim, hatta o zamanki Komünist rejim döneminde bir müddet mecburi ikâmete mecbur edildiğim Sarayevo’ya beraber gidecektik… Ne var ki “el-Abdu yudebbir v’Allahu yukaddir” hükmünce, bu projemiz gerçekleşmedi ve hiçbir zaman da gerçekleşmeyecek.

Nisanın son haftasında hastalandığım için pek dışarıya çıkmadığımdan, hatta derse de gitmediğimden, arkadaşlardan haberim yoktu. 12 Nisan günü Resul telefon etti; “Hocam nasılsın?” diye sordu. İyi olduğumu söyledikten sonra, ben de onun nasıl olduğunu sordum. Cevaben, “Hocam hiç iyi değilim!” deyince, “ne o Resul yine kendini yordun da, belin mi ağrıyor?” diye sordum. Fakat Resul, “Hayır Hocam, duymadın mı?” deyince durakladım, ve bir şey soramadım. O devamla: Hocam Yakup’u kaybettik! demez mi?

Resul şaka yapıyor diye kendi kendime teselli vermeye çalıştıysam da, söyledikleri gerçekti. Onu bana ilk tanıştıran Resul, bu sefer de ölümünü haber veriyordu…

Biz insanoğlu ne kadar da gafilmişiz? Sanki inanasım gelmiyordu Yakup’un ölümüne…

Ve şairin şu beytini hatırladım:

Ölmek kaderde var yaşayıp köhnemek hazin

Buna bir çare yok mudur yâ Rabbelâlemin?

Yakup’u en son 7 Nisan günü görmüştüm. Hava soğuk olduğu için “Resul’un Yeri”nden beni evime kadar arabasıyla götürmüştü… Bu, Yakup’la son görüşmemizdi; ve bir daha hiç görüşmeyecektik.

Yakup’un vefat haberi bu şekilde bana ulaşınca, arkadaşların toplandığı Resul’un Yeri’ne gittim. Arkadaşların hemen hepsi oradaydılar: Mehmet Vural, Hüseyin Ünal, Hacı Hikmet, “Kürt Ahmet”, Resul ve diğerleri… Neredeyse bir an için boş bulunup, “arkadaşlar Yakup nerede?” diye soracaktım ki, birden ne için o saatte orada olduğumu hatırladım ve sorumu sormaktan vazgeçtim.

Birkaç dakika kaldıktan sonra, Hacı Hikmet’le hastaneye gittik. hastanenin kapısında Yakup’un ağabeyleri Hüseyin ve Osman vardı. Onlarla görüştükten sonra, beyaz önlüğü giyerek Yakup’un yanına gittim. Hâlâ yaşıyordu Yakup. Vücudu sıcaktı; ama beyin fonksiyonlarını çoktan yitirmişti. Hiç mübalağa etmeden söyleyebilirim ki Yakup’un ölü yüzü, diri olanından çok daha güzeldi. Benim onu ziyaret ettiğim sıralarda, kim bilir hangi melekler yarışıyordu onu cennete götürmek için… Fazla dayanamadım, ve arkadaşların yanına döndüm. Birkaç gün sonra da kalp ve solunum yolları fonksiyonları da durdu ve Yakup dünya hayatına vedâ etti.

22 Nisan 2005 günü Cuma namazından sonra Yakup’u, 11. Viyana’daki mezarlıkta ebedî istirâtgâhına yolladık. Büyük bir kalabalık vardı cenazede. Onun can dostlarından İbrahim Halil Çelik de gelmişti cenazeye…

Yakup’u eller üzerinde defnetmeye götürürken, şöyle demişim yanımdakilere:

Yakup’un düğünü ne kadar da güzel?

Nur içinde yat Yakup’um… Allah’ın rahmeti, Resûlullah(s.a.s)’in şefaati seninle olsun. Amin…



[1] O zamanlar henüz Türkiye’de YTL’ye geçilmemişti.