| O keşfedilmemiş bir âlimdi |
|
|
|
Onunla ilk defa nasıl karşılaştık, iyice hatırlamıyorum. Ressam arkadaşımız Turgut Bey’in atölyesinde mi, yoksa bizzat kendi dükkânında mı, bu konuda hafızam bana yardımcı olmuyor. Kendi aramızda “Şefik Usta” diye çağırdığımız rahmetli Mehmet Şefik Güvenli hoca, sadece hoca değil, “hezârfen” bir kimliğe sahipti. İslâmî ilimlerde olduğu gibi, sosyal meselelerde de çok iyi tahliller yapar, bu ilginç görüşleriyle biz “üniversiteliler”i hayrete düşürürdü. Erzurum’daki üniversite yıllarımızda, arkadaşlarımızın çoğu, mesaiden sonra lokale giderler; biz ise ya Şefik Usta’nın atölyesine veya Ressam Turgut’un “filozofhânesi”ne takılırdık… Cumartesi günleri ise Hafız Ağabey’in yazıhânesine giderdik… Biz üniversiteden giden hocalar, Şefik Usta ve Ressam Turgut’a salt bir esnaf gözüyle değil, bizim gibi üniversitede ders veren bir hoca gözüyle bakardık. Gerçi onlar resmen üniversitede hoca değillerdi amma, birçok konuda biz üniversite hocalarına taş çıkarttırırlardı. Bu iki dostumuzun atölyeleri, atölye değil, âdetâ birer seminer odaları gibiydi. Ancak üniversite mahfillerinde konuşulabilen ilmi konular orada tartışılırdı. Yıllar geçecek, bu iki atölyeden bakanlar, milletvekilleri, profesörler, genel müdürler vs. vs. çıkacaktı; her ne kadar bu zevattan bazıları o geçmişlerini unutmaya çaba gösteriyorlarsa da… Âaaah ne güzeldi o yıllar… Hep dolu dolu geçerdi günlerimiz… Vakıf seminerleri, Telsizler’de öğrencilerle gece sohbetleri, Karasu Kütüphanesi konferansları, Haziran ayında Nazif Ağabey’in başkanlığında Palandöken’e tırmanış maceraları vs. vs. İşte bu yoğunluk içerisinde, Şefik Usta ile yaptığımız sohbetlerin yeri bambaşkaydı… Bizden daha yaşlı olduğundan, bir çok kimseyle tanışmış, Hocalarla gün geçirmiş, yüzlerce kitap okumuş, Risâle-i Nur’u âdeta ezberlemişti. Bu konuda zaman zaman yakınırdı rahmetli Şefik Hoca: - Yahu İhsan Bey, bu insanlar Risâle-i Nur talebeleri olduklarını söylüyor, fakat onu anlamıyorlar. Ya da anlıyor, ama onun arzusu hilâfına hareket ediyorlar! İyi bir medrese tedrisatından sonra, imamlık yapmış, emekliliğinde daktilo tamiratı işine başlamıştı Şefik Hoca. İşte biz, onun bu hayat sürecinde kendisi ile tanıştık. Erzurum’un “Bat Pazarı” semtinden yukarıya doğru çıkarken, Çifte Minareli Medrese’ye varmadan sağ tarafta bir dükkânı atölye olarak kullanırdı. Daha sonra Nesimi, onun hemen bir iki metre ilerisine bir kitapçı dükkânı açtı. Caddenin diğer yanında ise başka bir dostumuz olan Ressam Turgut’un atölyesi vardı. Şefik Usta rahmetli, birçok konuda dolaylı olarak ve “bize çaktırmadan” ders vermeye çalışır, üniversiteli kimliğimizin de incinmesini istemediğinden soruyor gibi yapar, sonra kendisi cevabını verirdi… Bir müddet İstanbul’da kaldığından, oradaki son dönem ulemâsını çok iyi tanır, onları bize de tanıtırdı. Tıpkı onun gibi, İstanbul’da, son dönem ulemâsından yararlanmış olan Nazif Ağabey(Şahinoğlu) de sohbetlere katılır, bazı konularda ona mütemmim olurdu. Bu her iki âlime, yani hem Şefik Usta’ya, hem de Nazif Şahinoğlu Ağabey’e çok yalvardığım hâlde bu konuda maalesef bir şey kaleme almadılar. Mamafih Nazif Ağabey için bu arzumu hâlâ muhafaza ediyorum. Rahmetli Şefik Usta’nın, sadece ilmi ziyafetleri değil, bazen de gerçek “ta’am” ziyafetleri olurdu. Bizzat kendi elleriyle yaptığı helvayı nasıl unuturuz? Dakikalarca hazırladığı helva malzemesini evirir, çevirir, nefis bir “tel helvası” yapardı. Yemekten sonra da, tabii ki ilmi musahabe başlardı. Bir gece, yine bu ilmi musahabelerden birindeydik. Son dönem İstanbul âlimlerini, büyük zatlarını konuşuyorduk. Ezanın ve Kur’an-ı Kerim’in Türkçeleştirilmesi, bu tercüme faaliyetlerine katılanlar, o konudaki münakaşalar, hatıralar dile getiriliyordu. Bu “kutsal metinleri Türkçeleştirme” faaliyetlerine iştirak ettirilen zevattan bir tanesi de, rahmetli Ali Rıza Sağman Hoca’ydı. Tam da söz ona gelmişken, Şefik Hoca’nın şöyle dediğini çok iyi hatırlıyorum: - Azizim, o hocalar şöyle ya da böyle yaptılar amma, yine de ilmî ve imânî ferasetleri çok büyüktü! Allah korusun; onların yerine şimdiki çıkarcı “Prof-Hoca”lar olsaydı, kim bilir dinimizi ne hâle getirirlerdi. Mesela o tercüme faaliyetlerine katılanlardan Ali Rıza Sağman Hoca’nın Peygamber Efendimiz hakkında söylediği bir söz vardır ki, zamane hocaların, onun hakkında yazmış oldukları kitapların bütününe bedeldir! Şöyle delmişti rahmetli Ali Rıza Sağman Hoca: - Ya Muhammed! Ne kadar büyüksün ki, ne zaman seni yâda getirsem, hemen insan oluveririm! İşte Erzurum o insanlarla güzeldi… Yoksa, şu anda yaşadığım Avusturya’nın dağları, zirveleri, karları, Palandöken’inkinden çok daha güzel… Bu dağlar güzel amma, Şefik Hoca’ları yok… 1993 Eylülünde Erzurum’a vedâ ettik. Artık Sakarya Üniversitesinde tedris faaliyetlerimi sürdürecektim. Erzurumlu kadirşinas kardeşlerimi geride bırakınca, bunların arasında Şefik Hoca da vardı… Artık uzaktan uzağa haberleşiyorduk… Şefik Hoca henüz vefat etmemişti… Ben Erzurum’dan ayrılmış, Sakarya’ya gelmiştim. Malum mahkeme davalarımızdan dolayı çok üzülmüş olacak ki, bizimle ilgili bir şiir yazarak, oğlu Abdullah vasıtasıyla İstanbul’a göndermişti. Şiiri elime alıp okuyunca, duygulanmaktan ziyâde, utanmıştım o şiir karşısında. Çünkü onun anlattıklarına lâyık olmadığımı çok iyi biliyordum. Bir iki sene sonra vefat etti. Nur içinde yatsın Şefik Usta’mız… O, Allah için olan insanları çok severdi. Dünyanın değişik coğrafyalarında İslâm için şehid olan zevat anıldığında, gözyaşları boşanırdı mavi gözlerinden… Allah için olanlar, Allah’ın va’dettiği gibi, Cennete gidecekler… İnşaallah Şefik Hoca da, o sevdikleriyle beraber olur… Çünkü Hz. Peygamber(s.a.s) şöyle buyuruyor: - Kişi sevdiğiyle beraberdir!
Resmin uzerine tiklayarak buyutebilirsiniz.
|


