Yeni Dünya - Nisan 1998 - Lebbeyk Allahümme Lebbeyk! Yazdır e-Posta
Kameri takvime göre senenin Zilhicce ayının 10’una tesadüf eden Hac ibadeti; zamanı, yerine getiriliş biçimi, sosyal yaşam üzerindeki etkileri açısından, müslümanların yerine getirmekle yükümlü oldukları diğer farz ibadetlerden oldukça farklılıklar arzediyor. Kutsal topraklara ayak basar basmaz zorunlu olarak girilen “ihram” elbisesi1, İslâm’ın, insanlar arasında sınıf farkı, ırk üstünlüğü tanımayan ulvi sembolünü temsil eder.

Dünyanın dört bir ucundan Mekke’ye, Allah’a karşı olan kulluklarını yerine getirmek aşkıyla gelmiş ve Zilhicce’nin sekizinci akşamından itibaren, Arafat’a doğru süzülmeye başlayan milyonlarca hacı adayı, sanki mahşere gidiyorlar intibaını veriyor insana. Her biri kendi manevi dünyasına dalmış, Yaratan’ına karşı olan ubudiyyet heyecanıyla dolu bu insanlar, “Emrindeyim Allahım/Lebbeyk Allahumme lebbeyk” sedalarıyla “beyaz sel” olup Arafat’a doğru akıyor, akıyorlar... Kendilerini bilip, uzağı görenler, usul usul ağlıyor, bağışlanma dileğiyle yakarıyor Rabbine “lebbeyk”lerinde... “Evrensel küfür” odaklarının “tevhid”e savaş açtıklarını ve bundan dolayı dünyanın her tarafını “şirk kanunları”nın kapladığını görenler, “uluhiyette, hiçbir ortağın yoktur Senin!/Lâ şerike leke lebbeyk!” diye

inliyor; “hamd”ın, “nimet”in ve “mülk”ün/iktidarın tek sahibinin Allah olduğunu haykırıyorlar “İnne’l-hamde, ve’n-ni’mete leke ve’l-mulk, lâ şerike lek!” sözlerinde... Arafat’taki ruhani gece, alıp götürüyor sizleri bir yerlere... Sanki can tenden ayrılıyor o gece...

Maneviyatın maverâsında seyr u suluk gecesi... Rahmet Dağı kayalıklarının diblerine sığınmış kullara, ilâhî rahmetin imbik imbik yağdığı gece... Yaratan’a karşı yerine getirilemeyen kulluk ezikliğinin, masum “nasuh tevbesi”ne dönüşüp, gözlerde oluşan pınarlardan akan gözyaşlarının, Arafat kumlarıyla temizlenip aklandıkları gece... Ubudiyyeti hiçbir zaman layıkıyla yerine getiremeyecek kulların, Meryem’in iffetine bürünerek, Adem’in samimiyetiyle tövbekâr olup, “Rahman u Rahim”den gelecek “merhamet sağanak”larına yönelip, günâhlarından arındıkları gece... Hiçbir “tağut”un, hiçbir “diktatör”ün, hiçbir “çalışma grubu”nun, ebedi sandıkları saltanatlarıyla engelleyemedikleri/engellemeye güç yetiremedikleri “hürriyet şöleni”nin kutlu gecesi... “Manevi özgürlük halayları”nın, meleklerle bölüşüldüğü gece... Kalplere, dünyevi hiçbir asalağın giremediği; “ilâhî vecd”in, yürekleri teslim aldığı gece...

Ve Arefe sabahı... Sanki etrafınızda, bütün günâhlarından yıkanmış insanlardan başkası yok; her birinin yüzlerini melekler yumuş gibi, nur şerareleri saçılıyor etrafa. Kralı, hademenin; generali, erin seviyesine indirip eşitlemiş olan “ihram”ın beyaza bürüdüğü bu yüz binlerce insan, mutlu bir rüya içinde yaşıyorlar sanki... Mekke’ye yönelik milyonlarca göz, ufukta bir şeyler mi görüyorlar yoksa?

Ve Arafat’ta öğle saati giriyor... Namazdan sonra “Vakfe”! Yüce Yaratıcı’nın karşısında, ayakta yakarış ibadetidir “Vakfe”. Sadece Allah için, ihtiram ve yakarış duruşudur “vakfe”... Bütün yaratıklarla ilişiği kesip, Mekke’deki Kâbe’ye yönelik bir şekilde Allah’ın huzurunda dua yapmaktır “Vakfe”! Allah’tan başkasının huzurunda ubudiyyet kastıyla saygıya durulmayacağına dair söz vermedir bu vakfe! Şimdiye dek irtikâb edilmiş günâhların bir daha işlenmeyeceğine dair ahid’dir vakfe! Allah’tan başkasına kul olunmayacağının, O’nun rızasına muhalif, kimden ve nereden gelirse gelsin, hiçbir kul sözünün dinlenilmeyeceğinin ilânıdır vakfe!

Güneş batmadan Müzdelife’ye hareket... İnsanlığın ebedi düşmanı olan Şeytan’a atmak için, taşların toplandığı ve bayram sabahına kadar gecenin geçirildiği menzil... Öbek öbek insanlar, gecenin o kendine özgü serin karanlığında taş topluyor, hacı olmanın heyecanını yaşıyor... Taşlarını toplamış olanlar, ya namaz kılıyor, ya da Kur’an okuyorlar bu bir gecelik “ibadet kampı”nın tatlı sessizliğinde...

Sabah namazından hemen sonra Büyük Şeytan’ı taşlamak üzere Minâ’ya yöneliyor hacılar... Şeytan’ı simgeleyen duvarı, sembolik olarak taşlayan hacılar, onun yolundan gitmeyeceklerini, heva ve hevesine uymayacaklarını, gösterdiği yollarda yürümeyeceklerini ve onun “mel’un”(lanetlenmiş) olduğunu ilân ve ikrar ediyor; duvara doğru fırlattıkları her taşı atışta, benliklerini sarmak için bin bir türlü desiseyi çeviren deruni şeytanı, yâni nefislerini de taşlıyorlar... Kimbilir o milyonlarca hacı, taşlarını şeytan duvarına atarken, kendilerine kötü yolları salık vermiş “ins” ve “cin” şeytanları için neler düşünüyorlar, neler?

Büyük Şeytan’ı taşladıktan sonra, fakirlere dağıtılmak üzere kurban kesmeye koşarlar hacılar. Tatlı bir telaş, telaştır gidiyor. Yaratıcılarına karşı olan kulluklarını eksiksiz yerine getirmek için çırpınan, koşuşan insanlar. Her biri ayrı kültüre mensup bu insanlar, birbirlerinin dillerini bilmiyorlarsa da, gönül diliyle, imân lehçesiyle pekâlâ konuşuyorlar işte...

Kurban kestikten sonra, sığınmak ve hep O’na kul olacaklarının sözünü vermek için Allah’ın evi Kâbe’de hâleleniyorlar hacılar. Hâle’nin ilk ilmiği, bir hadis-i şerife göre, sembolik olarak “Allah’ın yeryüzündeki sağ eli” olan “Haceru’l-Esved”le başlıyor. Hacılar, Haceru’l-Esved’e karşı ellerini kaldırıp2, üç defa “Bismillahi Allahu Ekber” deyip, “istilâm” ederler. Haceru’l-Esved’i selamlama olan “istilâm”, aynı zamanda, bundan böyle her ne suretle olursa olsun, Allah’a şirk koşmayacağının sözünü vermektir ki, buna “biat” da denir. “İstilâm”dan sonra, Kâbe sol tarafa alınarak, yedi defa etrafında dönülerek “tavaf” yapılır; ve her seferinde, Haceru’l-Esved’in hizasına gelince, yine eller ona doğru kaldırılarak, üç defa “Bismillahi Allahu Ekber” denir. Bu şekilde tavaf bitince, Hz. İbrahim’in makamına yakın bir yerde, iki rekat “tavaf namazı” kılınır. Namaz kılındıktan ve dua edildikten sonra, bol bol “Zemzem” içilir.

Artık Hac ibadetinin sonuna geliniyor. Ve işte, bir zamanlar Hacer’in, oğlu İsmail’e su bulmak için aralarında canhıraş koşup durduğu Safa ve Merve tepeleri.

Hacılar “Sa’iy” yapmak için işte o tepelere yöneliyorlar. Önce Safa Tepesi’nden başlanır ve hacılar, her iki tepe arasında, gidiş-geliş toplam yedi sefer olmak üzere kâh yürürler, kâh koşarlar... “Sa’iy” denen “ibadet koşusu”, Merve Tepesi’nde son bulur. Günlerdir, değişik makamlarda, değişik şekillerde ibadet eden hacılar, iki gün daha şeytanları taşlamaya devam eder ve hac ibadetini sona erdirirler.

Veda tavafından sonra, Medine’de Hz. Peygamber (s.a.s)’i ziyaret etmeyi ihmâl etmiyen hacılar, oradaki tarihi mekanları gezerken, sanki Peygamber’le İslâm Tarihi’ni yeniden yaşamış olurlar...

Eyvaaah günler ne çabuk bitti? İşte sılaya dönüyoruz, sevdiklerimize sunacağımız Zemzem’lerimizle, hurmalarımızla...

“Lebbeyk Allahümme lebbeyk! Lebbeyke lâ şerike leke lebbeyk! İnne’l-hamde, ve’n-ni’mete leke ve’l-mulk; lâ şerike lek!”

Dipnotlar:

1- “İhram”, Hacc’a veya Umre’ye giden her müslümanın giymekle mükellef oldukları ve iki parça dikişsiz havludan ibaret beyaz giysi. 2- İmkân varsa ve hiç kimseye zarar vermeden Haceru’l-Esved’in öpülmesi, ya da dokunulması sünnettir.

 

Yeni Dünya - 1998 - Nisan