| Yeni Dünya - Mayıs 1998 - Fas Krallığı mı? Cezayir Demokrasisi mi? |
|
|
Hz. Peygamber (s.a.s) aniden değil, yâni hastalandıktan üç gün sonra vefat etmesine rağmen, müslümanları idare etmek üzere yerine hiç kimseyi tayin etmedi. Kanaatimize göre Hz. Peygamber (s.a.s) bunu bile bile yaptı. O büyük Peygamber, o büyük devlet adamı, Allah tarafından kendisine gelen ahkâm hangi konjoktürde daha iyi tebliğ edilip tatbikatını bulabilecekse, ümmetinin o konjoktür içerisinde ve ona göre bir sistem uygulayabilmelerine zemin hazırlamak maksadıyla, kendi halefini seçme tasarrufunu kullanmadı. Vefatından sonra yerine geçen dört halifesi de, Hz. Ebu Bekir müstesnâ, O’nun gibi davrandılar. Yâni Hz. Ömer de, Hz. Osman da, ve Hz. Ali de, suikast sonucu yaralandıkları zaman, haleflerini tayin edebilecek derecede şuurları yerinde olmasına rağmen, hiç birisi kendisine bir “veliahd” tayin etmedi. İstisnâ olarak ilk halife Hz. Ebu Bekir’in “veliahd” olarak tayin ettiği Ömer ibnu’l-Hattab ise, kendi oğlu olmadığı gibi, kendi akrabası da değildi. Hatta kabileleri bile farklıydı. Hz. Ebu Bekir, oğlu olmasına rağmen böyle davranmış, İslâm Devlet Başkanlığının babadan oğula geçen bir saltanat değil, liyakata dayalı bir sistem olmasını istemiştir. Kısaca “örnek halifeler” dediğimiz ilk dört halifenin hiç birisi, saltanatı, despotizmi, diktayı ne olduğunu bilerek, benimsememiş; daha Resûlullah zamanından beri açık/şeffaf olan idare şeklinin devam etmesini istemişlerdir. Bu “açık”lık(şimdilerde bazıları baskıcı sistemlerinin adını da “açık” anlamına gelen “şeffaf” diye nitelendiriyor, fakat tesis ettikleri “arka bahçe”lerde milletten gizli olarak dilediklerini yapıyorlar) Hz. Ebu Bekir’in şu sözlerinde ifâdesini buluyordu: “Ey insanlar, sizin en hayırlınız olmadığım hâlde, sizi idare etmek üzere seçildim. İyilik yaparsam, bana yardım ediniz; kötülük yaparsam beni düzeltiniz. Doğruluk emanet, yalancılık da hiyanettir. Sizin yanınızda zayıf olanlar, benim yanımda güçlüdürler; ta ki inşaallah onların bu illetlerini onlardan uzaklaştırayım. Yanınızda güçlü olanlar da, inşaallah onlar üzerindeki hakkı alıncaya kadar, yanımda güçsüzdürler. Hangi İslâm toplumu Allah yolunda cihadı terkederse, Allah ona zillet ve aşağılık verir. Hangi müslüman toplum arasında fuhuş yayılırsa, Allah onlara vereceği belâ ve cezayı genelleştirir. Allah’a ve Resûlü’ne itaat ettiğim müddetçe, bana itaat edin. Şayet ben, Allah’a ve Resûlü’ne isyan edersem, artık bana itaat yoktur”1. Hz. Ebu Bekir’in bu sözleri, gerçekten İslâm devlet başkanının nasıl davranması ve İslâm devletinin nasıl bir yapıya sahip olması gerektiğini çok açık ve net bir şekilde ortaya koyuyor; devlet başkanı Allah’a ve Peygamber’e itaatı terkettiği, görevini yapmadığı takdirde, kendisine itaatın kalkacağını vurguluyor. İlk dört halifeden sonra müslümanların arasına “saltanat” idaresi sokulup, İslâm’a fevkalade ters düşen bu yönetim tarzı şu ya da bu şekilde günümüze kadar devam etti. Osmanlı Devleti’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan dağınık İslâm coğrafyasındaki müslümanlar, yönlerini İslâm’dan çevirip, Batı’nın kendilerine empoze ettiği tarzda davranmaya başlayınca, hem parçalanıp dağıldılar; hem de bu dağılmanın neticesinde Batı’ya siyaseten bağımlı hâle geldiler. Bunlardan büyük bir kısmı “saltanat geleneği”ni devam ettirirken, Türkiye ve bazı Kuzey Afrika İslam devletleri “demokrasi denemeleri”ne giriştiler. Ne varki bu ülkelerde müslümanlara demokrasinin uygulanmasını isteyenler, Batı tarzında bir demokrasi değil, yine “Şark Usulü” bir demokrasi istiyorlardı (Biz onun Türkiye versiyonuna “ala-Turka demokrasi” diyoruz). Batı ülkelerinde uygulaması olmayan bu demokrasi çeşidine göre, devlet demokrasi ile idare ediliyor görünecek, fakat isimde olmazsa bile, tatbikatta “saltanat geleneği” devam edecekti. Ve de öyle oldu. Demokrasinin en belirgin özelliği olan “çok particilik”, demokrasiyi bünyesinde ilk tatbik eden Türkiye’de bile 1950’ye kadar pratiğini bulamadı; ve “CHP saltanatı”, âdetâ “Osmanlı Saltanatı”nın yerini almış oldu. Cezayir’de de aşağı yukarı bizdekinin bir benzeri oldu. Nitekim Fransızlara karşı yapılan bağımsızlık mücadelesinden sonra ülkeye getirilen demokratik(!) sistem Ahmed ben Bella ve Huvari Bumedyen zamanında tamamen rafta kaldı. Bumedyen döneminden sonra, her diktatör devlette olduğu gibi, Cezayir’de de totalitarizme karşı bazı kıpırdanmalar, “demokrasi” sözcükleri telaffuz edilmeye başlandı. Derken Şazli ben Cedid idareyi devraldı; ve göreceli de olsa bir demokrasi denemesine girişti. Partiler kuruldu, seçim kampanyaları başladı. Herkes, “halkın istediği olacak”, “ülkeye demokrasi gelecek” diye bayram ediyordu sokaklarda. Her şey de çok iyi gidiyordu. Ne anarşi vardı, ne terör. Demokrasinin ilk deneyimi olmak üzere, yerel seçimler yapıldı. İşte Cezayir’in başına ne geldiyse, bu yerel seçimlerden sonra geldi: Seçime, İslâmî tandansı ağır basan FIS diye bir parti de iştirak etmişti. Seçimlerin galibi, beklenenin aksine, Batı yanlısı partiler değil, FIS olunca, başta Fransa olmak üzere bütün Batı ayağa kalkarak, “İslâmî” bir partiye geçit verilmemesi gerektiği konusunda, Cezayir ordusuna baskı yaptı ve FIS, “irticai faaliyetlerde bulunan parti” olarak ilân edildi. Bu sefer perde arkasında ordu olduğu hâlde, gerekli tedbirler alınarak genel seçimlere gidildi. FIS, bu seçimde de %80’ler civarında bir oy alarak birinci parti oldu. Oldu amma, bazı “gizli çevreler” müslüman ülkelerinde idareyi müslümanlara bırakmak istemediklerinden, “demokrasi adına” seçimler iptal edildi; ve “irticai faaliyetler”de bulundukları varsayılarak FIS yöneticileri hapse tıkandı. Cezayir cuntası, yâni ordusu bu şekilde demokrasiyi ayaklar altına alıp, müslümanların haklarını ellerinden alınca, halk yürüyüşler tertip ederek hakkını aramaya koyuldu. Fakat ordunun buna cevabı silâh, ve “devlet terörü” oldu. Her gün onlarca insan katlediliyor ve bu katliamların faturası FIS’e, yâni müslümanlara çıkartılıyor. Kısacası Cezayir askeri cuntası, demokrasi adına müslümanları boğazlaya boğazlaya ülkeyi “mezbaha”ya çevirdi. İki kişinin birbirine “nasılsın?” demeye bile cesaret edemediği Cezayir’de işte böyle bir “demokrasi” var şimdilerde... Cezayir’in komşusu Fas da, Fransız sömürgelerindendi; neki o, göreceli bağımsızlığına kavuşunca, Tunus ve Cezayir gibi demokrasiyi değil, krallığı tercih etti. Kral V. Muhammed’le başlayan bu dönem, onun oğlu II. Hasan’la devam ediyor. Bir sene önce Fas’ta seçimler yapıldı; ve değişik eğilimlerdeki partiler parlamentoya girdi. Bu partiler arasında, Kral’a şiddetle muhalefet etmiş olan sosyalist partilerle, İslâm tandanslı partiler de var. Hatta geçenlerde Kral, en hızlı muhaliflerinden olan sosyalist Abdurrahman Yusufî’yi yeni hükümeti kurmakla görevlendirdi; ve şu anda Yusufî Başbakan. Dış basından da takip ettiğim Fas’a geçtiğimiz Mart ayında (1998) bir seyahatim oldu. Bir haftalık intibama göre Kral II. Hasan, Avrupa’daki monarşilere oynuyor. Başka bir tabirle yumuşak bir şekilde demokrasiye geçiş yapıyor. Fakat bu geçişin o şekilde olmasını istiyor ki, krallığı elden gitmesin; İngiltere’de, İsveç’te, Norveç’te, Hollanda’da ve daha birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi parlamentoyu “mümkün olduğunca serbest” bırakıp, kendisi “honorifique”(saygın) kral statüsünü devam ettirsin. Her halukârda “Fas Krallığı mı, Cezayir demokrasisi mi?” diye sorsanız; saltanatlara, krallıklara kesin olarak karşı olmama rağmen, “Fas Krallığı” diye cevap veririm. Çünkü demokrasinin ön gördüğü hürriyetlerden bir çoğu göreceli olarak da olsa Fas Krallığı’nda olmasına rağmen, Cezayir Demokrasisi’nde hiç birisi yok; üstelik “askeri demokratik devlet”2 durmadan insan kesiyor! Bakalım ilerki senelerde nasıl olacak? Dipnotlar: 1. Hz. Ebu Bekir’in bu konuşmasının ayrıntıları için bk. İhsan Süreyya Sırma, İslâmî Tebliğin örnek halifeler dönemi. 2. Bunun örnekleri başka müslüman memleketlerde de var.
Yeni Dünya Dergisi - 1998 - Mayıs
|

