|
Bu hâle getirdiler
Toronto,
7
Temmuz 2004
Titreyip
duran sağ elindeki bira şişesini zor tutuyordu. Sol elindeki
sigaranın ise yere düştüğünün, pantolonunun paçasından
dumanlarını yukarılara
doğru helezon helezon gönderdiğinin farkında bile değildi.
Oturduğu kaldırım taşı, kim bilir, belki bir zamanlar
atalarının avlandıkları kayalıklardan koparılıp
getirilmişti… Yıkanmaya yıkanmaya keçeleşmiş olan
uzun saçlarının uçları, başını aralarından
sarkıttığı ayakları arasından yere kadar varıyordu. Sarhoşluğundan dolayı
başını kaldıramadığından yüzü görünmüyordu…
Fakat onca perişanlığına rağmen, ensesindeki yanmışa
kaçan esmer renk hâlâ atalarının rengiydi: Senelerce önce,
Siirt’te, orta okulu okuduğum sıralarda, Şehir Sinemasının
“talebe matinesi”nde seyrettiğim “Western”
filmlerinde, o zamanki saflığımdan mı, cehaletimden mi,
yoksa salaklığımdan mı desem, herkes gibi “ce’l-veled”
diye çılgınca alkışladığım kovboyların
öldürdüğü “Apaçiler”e ne kadar da çok benziyor! Kim bilir;
belki de onlardan birinin torunudur kaldırımlarda sürünen bu zavallı
Kızılderili… Avrupa’dan gelen, daha sonra “Amerikalı”
diye kendilerine ad takan bu kıta işgalcileri, seneler önce topraklarını
gasbettikleri Kızılderililerden milyonlarcasını yakmış,
bir o kadarına da veba mikrobu vererek katliam yapmıştı…
Ancak çok hücra köşelerdeki mağaralara sığınanlar
kurtulabilmişti. İşte bu şekilde yok edilemeyen Kızılderililere
Amerika soysuz bir asimilasyon politikası
güderek, sinsi bir şekilde hemen tamamını uyuşturucu
kullanmaya alıştırmış ki, kaldırımlarda sızıp
kalmış olan bu genç de
onlardan biridir muhtemelen… Onunla konuşmayı, neden bu hâllere düştüğünü,
atalarından haberi olup olmadığını öğrenmeyi çok
isterdim amma, sigarasını bile elinde tutmaktan aciz bu Kızılderili’den
ne öğrenebilirdim ki? Zaten dağlanmış ciğerini bir de
ben mi dağlayaydım? Ona bir şey sormadım, soramadım…
Sadece ona yakın olan merdiven basamaklarından birine oturarak onu süzmeye,
ve şu şekilde konuşmaya başladım kendi kendime:
-
Ey insanlıkta benimle ve herkesle bir olan Yerli! Asırlar önce
buraları işgal edip ocağını dağıtan; evini içindekilerle
birlikte ateşe veren, ayinlerinizde oynayan genç kızlarınızı,
delikanlılarınızı, eğlence olsun için yaylım ateşine
tutan, tavuklara varıncaya dek bütün hayvanlarınızı yağmalayan,
ekili tarlanı talan eden, kız kardeşini askerlerine peşkeş
çeken Amerikalıları, onun yardımcılarını, yardakçılarını
ben de, hatta senden daha çok biliyor, tanıyorum. Çünkü atalarına
o muameleleri revâ gören Amerikalının torunları, bugün hâlâ
aynı cinayetleri işliyorlar dünyamızın şurasında,
burasında… Sen, Amerikalının Hiroşima’da, Vietnam’da,
Somali’de, Afganistan’da, Guantanamo’da, Irak’ta, kısaca dünyanın
her köşesinde işlediği cinayetleri bilir misin? Bu
cinayetlerinde ona kul-köle olup yardım etmek için yaltaklanan işbirlikçilerini
tanıyor musun benim gibi? Nereden bilecek, nereden tanıyacaksın
ki? Zaten bilmeyesin, duymayasın, öğrenmeyesin diye seni bu hâle
sokmadılar mı? Senin, bu sarhoş hâlinle bütün bu anlatmaya çalıştıklarımı
anlamaman mazur karşılanabilir! Ya “Lâ ilâhe illallah” deyip,
Allah’tan başkasına kul olmayacaklarına dair söz vermiş,
ve bunu günde beş defa kıyamlarında, rükularında,
secdelerinde tekrar ettikten sonra, iki günlük dünya menfaatleri uğruna
Amerikalıların yanında yer alan, emirlerine giren Müslümanlara
ne demeli?
Ben bunları mırıldarken, kendisine seslendiğim Kızılderili
genç, titrek elleriyle yere düşmüş olan sigarasını almaya
çalışıyordu… Ben ayağa kalkıp oradan ayrılırken
öyle bir bakışla baktı ki, sanki beni anlamıştı…
Ya da bana öyle geliyordu. Çünkü beni duymasını istiyordum; onun
ve onun gibi yeryüzünde bu zalimler tarafından ezilen bütün insanların…
|
|