|
Hamilton
Hamilton,
9
Temmuz 2004
Hamilton,
Amerika kıtasının Avrupalılar tarafından işgal
edilmesinden sonra, kurulan ilk merkezlerden bir tanesidir. Daha önce, kıtanın
diğer bölgelerinde olduğu gibi, burada da Kızılderililer yaşardı.
İşgal sırasında milyonlarca Kızılderili’yi yakıp
yok eden Avrupalılar, buraya geldikten sonra kendilerine “Amerikalı”
adını takmışlar; ve Kızılderililerin her şeylerine
el koymuşlardır. Daha sonra, bu toprakları işgal eden
Avrupalılar arasında savaşlar olmuş, Güney ve Kuzey Amerika
olmak üzere, kıta ikiye ayrılmıştır. Bunu Kuzey-Güney
savaşları takip etmiş; ve neticede Niyagara Şelalesinin
kuzey bölümünü teşkil eden Kanada Devleti ortaya çıkmıştır.
Kanada denen, ve Ontario ile Quebec diye iki büyük eyalete ayrılan
devletin, Ontario bölümüne İngilizler, Quebec bölgesine de Fransızlar
hakimdir. Yüzölçümü itibariyle Kanada, şu anda dünyanın en büyük
ülkesi konumundadır. Quebec bölgesinde yaşayan Fransızlar ile
Ontario bölgesinde yaşayan İngilizler birbirlerini hiç sevmedikleri
gibi, sürekli mücadele hâlindedirler. Aralarındaki bu kin ve nefret o
dereceye varmıştır ki, bunu araba plâkalarında açık açık
görüyorsunuz. Fransız bölgesi olan Quebec eyaletinde satın alınan
her arabanın plâkasının üzerine, mecburi olarak “Je me
souviens”(hatırlıyorum; yâni İngilizlerin bize yaptıklarını
unutmuyorum), İngilizler de “Yours to discover”(Ey İngilizler
keşfetmek size aittir; yâni bu ülkeyi bulanlar, dolayısıyla
sahibi olanlar sizlersiniz!) yazıyorlar. İsterse arabaların
sahipleri bir İtalyan, ya da bir Arap olsun. Fransızların bütün
çırpınmalarına rağmen, Kanada’ya İngilizler hakim
olup, mahkemelerde hâlâ İngiliz Kraliçesi Elisabeth adına sadakat
yeminleri yapılmaktadır. “Kanadalıyım” diyen herkes,
Kanada vatandaşlığına geçen Türkler dahil, bu sadakat
yeminini yapmak zorundadırlar.
Küçük
bir sanayi şehri olan Hamilton, Ontario eyaletinin başkenti olan
Toronto’ya 60 km uzaklıkta olup, Kanada’nın diğer şehirleri
gibi, o da bir göl kenarına kurulmuştur.
Kanada’nın
her tarafında olduğu gibi, Müslümanlar burada da camilerini yapmışlar,
bu camilerde hem ibâdet ediyorlar, hem de ders saatleri dışındaki
vakitlerde çocuklarının dini eğitimlerini yapıyorlar.
İşte, Cuma namazımızı kılmak için, Uğur ve
Eren’le bu camilerden birine gittik. Namazdan önce yaptığım kısa
bir konuşmadan sonra, namazı Doğu Türkistanlı bir kardeşimiz
kıldırdı. Dünyanın bir çok yerinde olduğu gibi, Çin’de
de Müslümanlara baskı ve işkence uygulandığından,
maalesef bu hocanın adını yazmıyorum. Ancak şunu
kaydetmeliyim ki bu hoca, dini eğitimini Kaşgar’da yapmış
olmasına rağmen, el-Ezher’de, ya da Medine’de eğitimini yapmış
gibi Kur’an’ı doğru okuyor, mükemmel bir şekilde de Arapça
okuyup yazıyor.
Namazı
müteakip, Konyalı Ali’nin evine misafir olduktan sonra, Kızılderililerin
asimile edilmiş son nesillerini ziyaret etmek üzere, “Six Nations”
(Altı Kabileler) denen köye gittik.
Belki
birkaç insan buluruz diye, hem kahvehâne hem de lokanta olarak kullanılan
bir mekâna girdik. Gerçekten müşteriler de, mekân sahibi de, tamamen
asimile edilmiş Kızılderililerdi. Nitekim içtikleri “coca
cola”, yedikleri de “steak”ti… Sadece renkleri hâlâ kızıl ve
esmere çalıyor, o kadar. Özgün müziklerini bile değil, Amerikan
pop müziğini yeğliyorlar; tıpkı Müslüman ülkelerinde
kendi müziklerini unutup, popçu olan gençler gibi…
Gerek
Amerika’da, gerekse Kanada’da Kızılderilileri toplumdan tamamen
soyutlamak, nesillerini yok etmek için her türlü refah ve tembelliğe öylesine
alıştırılmışlardır ki, dünya umurlarında
değil. Kendilerine karşılıksız para verildiğinden,
vergisiz yaşadıklarından, okumayı, düşünmeyi bile
arayan yok! Kanadalıların yaşadığı yerlerde sigara
8 dolara satılırken, Kızılderililere 3 dolardan veriliyor.
Uyuşturucu yasak olmadığı gibi, teşvik bile ediliyor.
Aralarından ayık olan bir iki kişi bulabilirseniz, Amerikalıların
kendilerine uygulamış oldukları soykırım yöntemlerini
bir bir anlatırlar. Mesela onları
kısırlaştırmak için, içtikleri sulara Amerikalılar
tarafından kısırlaştırıcı ilaçlar atıldığını
daha yeni öğrendim.
|
|