|
“Ortak Akıl” hareketi ve İlâhî mesajı doğru algılama
Prof.
Dr. İhsan Süreyya Sırma -
1 Temmuz 2008
Son
zamanlarda, Türkiye’de zulüm ve baskılara karşı çıkan,
millete rağmen, millet üzerinde bir baskı ve terör kurmak
isteyenlere karşı duran, bu konuda kamuoyunu bilgilendiren “Orta Akıl”
hareketi içerisinde bendenizin adının da geçmesine, bazı zevat
şaşırmış, İslâm’ı anlamadığımı;
bu harekete katılmamla, “Hâkimiyet kayıtsız şartsız
Allah’ındır” ilkesini çiğnediğim yollu ifadelerle
bezenmiş e-mail’lerle bizi uyarmak istemişlerdir. Samimiyetlerinden,
fakat aynı zamanda cehaletlerinden asla şüphe etmediğimiz bu
zevata, hassasiyetlerinden dolayı teşekkür eder, bilmedikleri bazı
hususları hatırlatmak isterim. Şöyle ki:
-
Öncelikle
hatırlatmak isteriz ki, bu kadar “İslâmî bir hassasiyet”e
sahip iseniz; bana gönderdiğiniz mail’lerde, adınızı
“Elvis”, ya da “Christian” olarak değil, korkmadan, “Ahmed”
“Mehmed”, “Hüseyin” vs. diye yazın/yazabilin! Meğerki adınız
gerçekten Elvis ya da Christian olsun!
-
Allah(c.c),
hâkimiyetini, insanlar vasıtasıyla kurar! Peygamberleri de bunun
için gönderir!
-
Hz.
Peygamber(s.a.s)’in hayatında, bir “Hilfu’l-fudûl” hareketine
katılma olayı vardır ki, bu hadiseyi çok iyi bilmemiz, özellikle
günümüzde iyi değerlendirmemiz gerekir. Onun için bu hadiseyi hatırlatmakta
yarar görüyoruz. “Hilfu’l-Fudûl” hadisesi şudur:
Hz.
Peygamber Mekke’de yirmi yaşını aştıktan sonra Hilfu’l-Fudûl
hadisesi olmuştur ki bu, Mekke’deki kabile reislerinin Abdullah b.
Cud’ân’ın evinde toplanarak yaptıkları antlaşmanın
adıdır. Bu antlaşma yapıldığı sıralarda,
Mekke’nin hâkimi sayılan Kureyş Kabilesi, Mekke’ye gelen yabancılara
zulmediyordu. Hatta bazıları, gelen yabancı tüccarların malını
alıyor, ücretini vermiyordu.
Bir
gün bu şekilde zulme uğrayan bir tüccar, dayanamayarak, Mekke’nin
yüksek dağlarından biri olan Ebû Kubeys tepesine çıkmış,
ve derdini dile getirmek için yüksek sesle şiirler söylemiş; bu
şiirlerinde, Kâbe’nin gölgesinde kendisine haksızlık/zulüm
yapıldığını ilân etmiş ve Mekke ileri gelenlerine
tesir etmek istemiştir. Nitekim bunun neticesini de almış; ve
Mekkeliler, yukarıda belirttiğimiz gibi, toplanarak, bundan böyle hiç
kimseye zulmedilmemesini ve zulme uğrayanların haklarının
aranacağına dair yemin ederek anlaşmışlardır ki,
buna “Hilfu’l-Fudûl”(Faziletlilerin yemini” denir[1].
Hilfu’l-Fudûl
hadisesini, bugün dünyanın değişik yerlerinde insanlara yapılan
zulmü önlemek için, insan haklarını korumaya yönelik yapılan
sivil faaliyetlere benzetebiliriz. Bir farkla ki, Mekke’de aktolunmuş
olan Hilfu’l-Fudul’un, göreceli de olsa büyük bir yaptırım gücü
vardı. Göreceli diyoruz; çünkü zaman zaman bu antlaşmayı ihlâl
edenler oluyordu. Bunlar, özellikle tarihin her döneminde benzerlerine
rastlanan, toplumun menfi tipleri, zorbaları, çeteleri, para babalarıydı.
Meselâ Ebû Cehil, devlete sırtını dayadığı için,
bu kuralı tanımayan, ve Mekke’ye gelen yabancılara zulmeden bir
adamdı[2].
Günümüz Hilfu’l-fudulları’nın ise, rejimler ve sistemler değiştiğinden,
fazla bir etkisi yoktur. Ve maalesef çoğu kez bu faaliyetler, folklor
olmaktan öteye gidememektedirler. Ama etkinlikleri göreceli bile olsa, bu gibi,
insan haklarını koruyan hareketlere destek vermek gerekir ki bu, Resûlullah(s.a.s)’in
sünnetidir. Kaldı ki, zulme karşı çıkan bir hareketi
desteklememek, hele hele kösteklemek, İslâm ilkelerine karşı çıkmak,
İslâm’ı bize tebliğ etmiş olan Hz. Muhammed(s.a.s)’i
anlamamak demektir! Allah, “zalimlere meyletmeyiniz” emrini veriyor! Bilelim
ki kuru sloganlarla Allah’ın yeryüzünde var olması gereken hâkimiyetini
kurmak mümkün değildir. İslâmî tebliğin mantığını,
sloganlarda değil, Allah’ın Kitabı’nda, Resûlullah(s.a.s)’in
Sünneti’nde aramak gerekir!
Nitekim,
asırlar öncesinden Mekke’deki bu önemli toplantıya iştirak
edip onay veren Hz. Muhammed(s.a.s), Peygamber olduktan sonra da şöyle
buyurmuştur: “Ben Abdullah b. Cud’â’nın evinde yapılan
Hilfu’l-Fudul’a iştirak ettim. İslâm geldikten sonra da çağrılsam
yine iştirak ederdim”[3].
Kaldı ki Hilfu’l-Fudûl hareketi, Cahiliye dönemine ait bir hareketti!
[1]
Fazla bilgi için bak. İbn Hişam, Sîre. I, 133.
[2]
Ayrıntılar için bk. İbn Hişam, Sire, I, 390.
[3]
İbn Hişam. a.g.e., I, 134; Ya’kubî, Tarih, II,17.
|
|