|
O hem Seyda, hem mürşitti âleme
Prof.
Dr. İhsan Süreyya Sırma -
20 Mart 2008
1955
yılıydı… Pervari ilkokulunda öğrenciydim.
Bir
akşam üzeri, penceremizin önünde oturmuş yazı ödevimi yapıyordum.
O zamanlar “güzel yazı” diye bir ders vardı; ve benim yazım
da fena değildi… Rahmetli babam da işten yeni gelmişti. Ne yaptığımı
sordu. Ben de güzel yazı yazmaya çalıştığımı,
yazdığım yazıyı beğenip beğenmediğini
sordum. Bana, “güzel oğlum, çok güzel!” dedikten sonra, cebinden bir
kâğıt çıkarıp uzattı ve şöyle dedi:
-
Senin yazın mı güzel, bu yazı mı? Ben kâğıdı
elime alıp inceledikten sonra dedim ki:
-
Baba bu Arapça bir yazı, hem de matbaa yazısı; ben matbaa
gibi yazabilir miyim? dedim. Babam,
-
Oğlum! Bu matbaa yazısı değil! Robar[1]’da talebe okutan bir arkadaşımın, yani
Şeyh Müşerref’in bana gönderdiği bir mektuptur; dedi.
İşte
onun adını ilk defa o şekilde duydum.
Şeyh
Müşerref’in Rahmetli babası Şeyh Esat o zamanlar hayatta olduğundan,
daha ziyade o konuşulurdu Pervari’de. Tevazusu, ilmi, takvası dilden
dile anlatılıyordu Şeyh Esat’ın…
Şeyh
Esat
İlkokulu
yeni bitirmiş, okumaya devam etmek istiyordum… Fakat bu istek ve arzum hiçbir
şey ifade etmiyordu. Çünkü Pervari’de, mezun olduğum ilkokuldan
başka okul yoktu. Daha fazla okumak için Siirt’e gitmem gerekiyordu.
Oysaki şartlar hiç de elverişli değildi. Çünkü henüz çok küçüktüm,
ve o yaşta bir sene evimden ayrı olarak, hem de hiç tanımadığım,
dilini bilmediğim bir şehirde nasıl okuyacaktım? Siirt’te
herkes Arapça konuşuyor, ben de Arapça bilmiyordum… Küçük olmamdan
dolayı ailemin hiçbir ferdi benim Siirt’e gitmemi istemiyordu. Hele
rahmetli babaannem, kıyametleri kopartıyordu gitmemem için… Danışılacak
kimse de olmadığından, rahmetli babam beni alıp Hunük köyünde
yaşayan bilge âlim, Şeyh Esat Efendi’ye, yani Şeyh Müşerref’in
babası olan Şeyh’e götürdü. Ne güzel bir insandı o? Öptüğüm
elini başımda gezdirip okşayınca dünyalar benim oluyordu.
Ve içimden, “bu güzel insan, inşallah okumamı ister” diye dua
ediyordum. Çünkü o ne derse babam onun dediğine göre hareket edecekti…
Nihâyet babam konuyu kendisine açarak, benim okumak için Siirt’e gitmek
istediğimi, kendisinin bu konuda ne buyuracağını sordu.
Şeyh Efendi’nin, uzun uzun düşündükten sonra şöyle dediğini
çok iyi hatırlıyorum:
-
Mekteplerde okuyanların çoğu din düşmanı oluyor; fakat sen
bu çocuğu gönder okusun!
Öyle
sevinmiştim ki, Şeyh Efendi’nin ellerine nasıl sarılıp
öptüğümü bilemiyorum…
Allah
ona rahmet eylesin. Okumamla ilgili sözlerini duyduktan sonra, “Allah onu,
Cennetinin en güzel köşesiyle mükâfatlandırsın” diye dua
ediyordum içinden…
O
kadar sevinçliydim ki, o anlatılamayacak derecede dik olan Hunük-Pervari
yokuşu bana, Pervari-Hunük inişi gibi geliyordu…
*
* *
Yıllar
birbirini, mektepler birbirini takip etti… Ve ben Paris’te doktoramla meşgulken,
Şeyh Esat vefat etti; Allah rahmet eylesin…
Yurda
döndükten sonra, her sene “sılay-ı rahim” için
Pervari’ye gidiyor, hem akrabalarımı hem de, babasının
vefatından sonra Robar köyünü bırakıp Hunük’e yerleşmiş
olan Şeyh Müşerref’i ziyaret ediyor, elini öpüyordum… Tıpkı
babası gibi, o da, Resûlullah(s.a.s)’in şu Hadis-i Şerifini
ilke edinmişti yaşam tarzı için:
“Kim
mütevazı olursa, Allah onu yüceltir; kim kibirli olursa, Allah onu alçaltır!”
Erzurum’lu
yıllarımdaydı… Bir grup arkadaşla Erzurum’dan Siirt’e,
oradan da Pervari’ye gidiyorduk… Yol boyunca arkadaşlar bana,
-
Sizin buralardaki hocalar pek konuşmazlarmış. Bizse, onlardan
istifade etmek için gidiyoruz. Sen onlara soru sor, biz de istifade edelim,
dediler. Ben de arkadaşlara,
-
Ben soru sormam; ama sizin sorularınız olursa, kendilerine tercüme
eder[2],
onların dediklerini de size tercüme ederim, dedim.
Böylece
Siirt’e varıp Mele Bedreddin[3]’in
elini öptükten sonra, Şeyh Müşerref’i ziyaret etmek üzere
Pervari’ye hareket ettik. Rahmetli Bahattin Sarıoğlu, Hafız Ağabey,
Beşir, Özer, Botan Vadisi’nde yol alıyor, bir an önce Seyda’ya
kavuşmanın heyecanını taşıyorduk…
Sılam’a
ulaşmıştık… Pervari’ye gitmeden, ana yoldan sapıp,
köye, yani Hünük’e indik.
Arabanın
gidebileceği son noktaya vardığımızda, Üstadım
Şeyh Müşerref Efendi de, sanki bizleri karşılamaya çıkmış
gibi, evin arkasına gelmişti. Arkadaşlarımla birlikte sırayla
onun elini öpüyor, o da bizim elimizi öpüyordu… Her nasılsa, öyle
bir prensip edinmişti kendine. Elini öpenin elini öpüyordu o da… Sonra
bana dönüp,
-
Siz içeriye geçin. İkindi namazını kılıncaya kadar,
ben de babamı ziyaret eder gelirim, dedi. O gün, tıpkı bu satırları
yazdığımız bugün gibi, bir Perşembe günüydü; ve her
Perşembe ikindiden sonra Şeyh Müşerref, evine çok yakın
olan kabristana gider, babasının ve bütün Müslümanların
ruhuna bir Yâ Sîn okurdu…
Biz
ikindi namazımızı kıldıktan hemen sonra o da geliverdi.
Dicle’nin çocuklarından birisi olan Botan Çayı’na bakan bir yamaçta
kurulmuş olan Hünük köyünde, mütevazı evinin terasında
oturuyoruz… Kimse konuşmuyor, Şeyh Efendi’nin konuşmasını
bekliyorduk… Sonra birden bakışlarını Botan Çayı’nın
karşı tarafındaki dağlara çevirdi. Senelerce önce, o dağların
ardındaki Nurs Köyünden bir yiğit Molla, okumak için Pervari’ye
gelmiş; oradan Tillo’ya, Tillo’dan sonra da Osmanlı’nın
Payitahtı olan İstanbul’a gidip meşhur Bediüzzaman Said-i
Nursi olmuştu… Şeyh efendi onu mu düşünüyordu, bilmiyorum.
Sonra bakışlarını dağlardan, arkadaşlarıma çevirip,
konuşmaya başladı:
-
İhsan Bey! Bir insan ne kadar az konuşursa kusurları o kadar az görünür.
Benim kusurlarım da çok olduğundan, bu kusurlarım açığa
çıkmasın diye az konuşmayı ilke edindim; fakat senin arkadaşların
konuşmamı istiyorlar; şimdi ne yapalım?
Ben
Hocamın söylediklerini arkadaşlarıma tercüme ettim ve sustum.
……………..
Bir
ara yüzünün bir tarafı, köyün soğuk havasından felç olmuş,
tedavi için İstanbul’a gelmişti. Ziyaret edeni çok fazla olduğundan,
çok az baş başa kalabiliyorduk. İşte böyle baş başa
olduğumuz bir günde şöyle demişti bana:
-
Bu İstanbul, Allah’ın Son Peygamberinin dilinde kendini bulmuş,
mübarek bir şehirdir. Onun bağrında sahabiler yatar, ve yıllarca
Hilâfetin merkezi oldu. Allah onu kem gözlerden muhafaza etsin; Resûlullah(s.a.s)’in
Sünneti’ne yaraşır bir mekân olmayı nasip etsin…
Son
yıllarım Viyana’da geçtiği için ancak yılda bir defa
Pervari’ye gidiyor, onu ziyaret edebiliyordum. Fakat geçtiğimiz Ramazan
ayında, güzel bir tevafuk oldu. Seyda’m, Umre’ye gitmek için İstanbul’a
gelmiş, ben de bir vesile ile iki günlüğüne İstanbul’a gelmiştim.
Onun İstanbul’da olduğunu öğrenir öğrenmez, kaldığı
eve gittim. Kaldığı evin salonu hıncahınç dolu bir
vaziyetteydi. Her zamanki gibi beni çağırıp yanına oturttu.
Kendisine ikrâm edilen çayı içtikten sonra bana öyle bir söz söyledi
ki, hem benim için, hem de tasavvuf tarihi için bir devrim sayılırdı.
Şöyle buyurmuştu Seyda:
-
Oğlum bil ki, “Nübüvet” de, “Velâyet” de kesbî
değil, vehbî’dir. Hiç kimse ortaya çıkıp, “ben
amelimle şu şu mertebeye geldim” demesin. Kul amel görevini yerine
getirir; ama onun makamını ameli değil, Allah tayin eder!
-
Hocam Şeyh Müşerref Efendi hem Irak medreselerinde okumuş
ve ders vermiş bir müderris, hem de bir Nakşibendî Şeyhi olması
hasebiyle, söylediği bu sözler çok manidardı; ve sanki bir
vasiyetti.
*
* *
Dört
gün önce, bir program vesilesiyle İstanbul’a geldim. Özlemini çektiğim
akrabalar, arkadaşlar, tanıdıklarla birkaç gün dahi olsa görüşüyor,
gürültülü Avrupa günlerini biraz olsun unutmak istiyor, hasret gideriyorum…
Ve
Resûlullah(s.a.s)’in mübarek Mevlidini yaşadığımız
bu gecede, kandil tebriklerine cevap verirken, Siirt’ten gelen telefonda beni
acıya boğan bir haber:
-
Hocan Şeyh Müşerref Dâr-i Bekâ’ya göçtü…
Donmuştum…
Ancak şunu diyebildim:

Artık
Seyda’m, yani Hocam Rabbine kavuşmuştu. Her fani gibi, o da vedâ
etti dünyaya. Makamı cennet olur inşaallah. İbrahim Hakkı’nın,
“Ne devlettir ki dildârım Sen oldun/ Enis u munis u yârim Sen
oldun” beytini ne kadar da severdi Hocam…
Tevazu
örneği Hocam, bu tarifi imkânsız tevazudan dolayı, bana hediye
ettiği Divanını basmama müsaade etmedi.
O
bir âlim, o bir fâzıl, o bir mürşitti âleme
Yüce
Rabbim onu misâl eyleyesin bu âleme
|