|
O keşfedilmemiş bir âlimdi
Prof.
Dr. İhsan Süreyya Sırma -
20 Haziran 2007
Onunla
ilk defa nasıl karşılaştık, iyice hatırlamıyorum.
Ressam arkadaşımız Turgut Bey’in atölyesinde mi, yoksa bizzat
kendi dükkânında mı, bu konuda hafızam bana yardımcı
olmuyor.
Kendi
aramızda “Şefik Usta” diye çağırdığımız
rahmetli Mehmet Şefik Güvenli hoca, sadece hoca değil, “hezârfen”
bir kimliğe sahipti. İslâmî ilimlerde olduğu gibi, sosyal
meselelerde de çok iyi tahliller yapar, bu ilginç görüşleriyle biz “üniversiteliler”i
hayrete düşürürdü.
Erzurum’daki
üniversite yıllarımızda, arkadaşlarımızın çoğu,
mesaiden sonra lokale giderler; biz ise ya Şefik Usta’nın atölyesine
veya Ressam Turgut’un “filozofhânesi”ne
takılırdık… Cumartesi günleri ise Hafız Ağabey’in
yazıhânesine giderdik… Biz üniversiteden giden hocalar, Şefik Usta
ve Ressam Turgut’a salt bir esnaf gözüyle değil, bizim gibi üniversitede
ders veren bir hoca gözüyle bakardık. Gerçi onlar resmen üniversitede
hoca değillerdi amma, birçok konuda biz üniversite hocalarına taş
çıkarttırırlardı. Bu iki dostumuzun atölyeleri, atölye değil, âdetâ
birer seminer odaları gibiydi. Ancak üniversite mahfillerinde konuşulabilen
ilmi konular orada tartışılırdı. Yıllar geçecek,
bu iki atölyeden bakanlar, milletvekilleri,
profesörler, genel müdürler vs. vs. çıkacaktı; her ne kadar
bu zevattan bazıları o geçmişlerini unutmaya çaba gösteriyorlarsa
da…
Âaaah
ne güzeldi o yıllar… Hep dolu dolu geçerdi günlerimiz… Vakıf
seminerleri, Telsizler’de öğrencilerle gece sohbetleri, Karasu Kütüphanesi
konferansları, Haziran ayında Nazif Ağabey’in başkanlığında
Palandöken’e tırmanış maceraları vs. vs.
İşte
bu yoğunluk içerisinde, Şefik Usta ile yaptığımız
sohbetlerin yeri bambaşkaydı… Bizden daha yaşlı olduğundan,
bir çok kimseyle tanışmış, Hocalarla gün geçirmiş, yüzlerce
kitap okumuş, Risâle-i Nur’u âdeta ezberlemişti. Bu konuda zaman
zaman yakınırdı rahmetli Şefik Hoca:
-
Yahu İhsan Bey, bu insanlar Risâle-i Nur talebeleri olduklarını
söylüyor, fakat onu anlamıyorlar. Ya da anlıyor, ama onun arzusu hilâfına
hareket ediyorlar!
İyi
bir medrese tedrisatından sonra, imamlık yapmış, emekliliğinde
daktilo tamiratı işine başlamıştı Şefik Hoca.
İşte biz, onun bu hayat sürecinde kendisi ile tanıştık.
Erzurum’un “Bat Pazarı” semtinden yukarıya doğru çıkarken,
Çifte Minareli Medrese’ye varmadan sağ tarafta bir dükkânı atölye
olarak kullanırdı. Daha sonra Nesimi, onun hemen bir iki metre
ilerisine bir kitapçı dükkânı açtı. Caddenin diğer yanında
ise başka bir dostumuz olan Ressam Turgut’un atölyesi vardı.
Şefik
Usta rahmetli, birçok konuda dolaylı olarak ve “bize çaktırmadan”
ders vermeye çalışır, üniversiteli kimliğimizin de
incinmesini istemediğinden soruyor gibi yapar, sonra kendisi cevabını
verirdi…
Bir
müddet İstanbul’da kaldığından, oradaki son dönem ulemâsını
çok iyi tanır, onları bize de tanıtırdı. Tıpkı
onun gibi, İstanbul’da, son dönem ulemâsından yararlanmış
olan Nazif Ağabey(Şahinoğlu) de sohbetlere katılır, bazı
konularda ona mütemmim olurdu. Bu her iki âlime, yani hem Şefik Usta’ya,
hem de Nazif Şahinoğlu Ağabey’e çok yalvardığım
hâlde bu konuda maalesef bir şey kaleme almadılar. Mamafih Nazif Ağabey
için bu arzumu hâlâ muhafaza ediyorum.
Rahmetli
Şefik Usta’nın, sadece ilmi ziyafetleri değil, bazen de gerçek
“ta’am” ziyafetleri olurdu. Bizzat kendi elleriyle yaptığı
helvayı nasıl unuturuz? Dakikalarca hazırladığı
helva malzemesini evirir, çevirir, nefis bir “tel helvası”
yapardı. Yemekten sonra da, tabii ki ilmi musahabe başlardı.
Bir
gece, yine bu ilmi musahabelerden birindeydik. Son dönem İstanbul âlimlerini,
büyük zatlarını konuşuyorduk. Ezanın ve Kur’an-ı
Kerim’in Türkçeleştirilmesi, bu tercüme faaliyetlerine katılanlar,
o konudaki münakaşalar, hatıralar dile getiriliyordu.
Bu
“kutsal metinleri Türkçeleştirme” faaliyetlerine iştirak
ettirilen zevattan bir tanesi de, rahmetli Ali Rıza Sağman Hoca’ydı.
Tam da söz ona gelmişken, Şefik Hoca’nın şöyle dediğini
çok iyi hatırlıyorum:
-
Azizim, o hocalar şöyle ya da böyle yaptılar amma, yine de
ilmî ve imânî ferasetleri çok büyüktü! Allah korusun; onların yerine
şimdiki çıkarcı “Prof-Hoca”lar olsaydı, kim
bilir dinimizi ne hâle getirirlerdi. Mesela o tercüme faaliyetlerine katılanlardan
Ali Rıza Sağman Hoca’nın Peygamber Efendimiz hakkında söylediği
bir söz vardır ki, zamane hocaların, onun hakkında yazmış
oldukları kitapların bütününe bedeldir! Şöyle delmişti
rahmetli Ali Rıza Sağman Hoca:
-
Ya Muhammed! Ne kadar büyüksün ki, ne zaman seni yâda getirsem, hemen
insan oluveririm!
İşte
Erzurum o insanlarla güzeldi… Yoksa, şu anda yaşadığım
Avusturya’nın dağları, zirveleri, karları, Palandöken’inkinden
çok daha güzel… Bu dağlar güzel amma, Şefik Hoca’ları yok…
1993
Eylülünde Erzurum’a vedâ ettik. Artık Sakarya Üniversitesinde tedris
faaliyetlerimi sürdürecektim. Erzurumlu kadirşinas kardeşlerimi
geride bırakınca, bunların arasında Şefik Hoca da vardı…
Artık
uzaktan uzağa haberleşiyorduk…
Şefik
Hoca henüz vefat etmemişti… Ben Erzurum’dan ayrılmış,
Sakarya’ya gelmiştim. Malum mahkeme davalarımızdan dolayı
çok üzülmüş olacak ki, bizimle ilgili bir şiir yazarak, oğlu
Abdullah vasıtasıyla İstanbul’a göndermişti. Şiiri
elime alıp okuyunca, duygulanmaktan ziyâde, utanmıştım o
şiir karşısında. Çünkü onun anlattıklarına lâyık
olmadığımı çok iyi biliyordum.
Bir
iki sene sonra vefat etti. Nur içinde yatsın Şefik Usta’mız…
O,
Allah için olan insanları çok severdi. Dünyanın değişik
coğrafyalarında İslâm için şehid olan zevat anıldığında,
gözyaşları boşanırdı mavi gözlerinden…
Allah
için olanlar, Allah’ın va’dettiği gibi, Cennete gidecekler…
İnşaallah Şefik Hoca da, o sevdikleriyle beraber olur… Çünkü
Hz. Peygamber(s.a.s) şöyle buyuruyor:
-
Kişi sevdiğiyle beraberdir!
Resmin
uzerine tiklayarak buyutebilirsiniz.
|