|
Erek Dağı’nın keklikleri
Prof.
Dr. İhsan Süreyya Sırma -
23 Mayıs
2006
THY
uçağı Ferit Melen Hava alanına iniş için yavaş yavaş
süzülürken, yolculardan, artık yaşlanmış olan tarihçi, yıllardır
özlemini çektiği Van’ı nasıl bulacağını düşünüyordu.
Eski dostları hâlâ var mıydı? İskele caddesinin her iki
tarafında sıralanmış nazlı söğütlerin altından,
Cenneti hatırlatırcasına, yine şarıl şarıl
sular akıyor muydu? Nurşin Camisinin minberinde, Mele Ali hâlâ o ateşli
hutbelerini okuyor muydu? Tarihî “Şamran Suyu” hâlâ akmaya
devam ediyor muydu? Bir zamanların “Soğan Yemez”i, hâlâ
“soğan yemez” unvanını koruyor muydu? Çorevanis’in
bal kavunları hâlâ kokuyorlar mıydı? Yoksa hormon belâsı
onları da vurmuş muydu? sorularını kendi kendine soruyor, ve
ne yazık ki içinden buruk buruk cevaplar alıyordu. Çünkü bu
sorulara verilen cevapların tamamı menfiydi…
Konferansı
akşam olduğundan, öğleden sonraki boşluktan yararlanmak üzere,
gençler onu Kale’ye götürmek istedilerse de, o Erek Dağı’na çıkmayı
tercih etti. Seviyordu dağları; ve bu sevgiye karşı koyma
gibi bir lüksü yoktu yaşlı tarihçinin… Dolayısıyla ne
yapabilirdi ki? Üstelik içindeki bu “dağ sevgisi” delice bir
seviyedeydi. Bütün bunlar bir yana, Van’ın, âdetâ sırtını
dayadığı ve eteklerindeki kerhizlerden şifalı sularını
cömertçe akıtan Erek Dağı, o gün en güzel mevsimini yaşıyordu.
Süslenmiş bir gelin gibiydi. “Gelini gelini Kürdün gelini…” derler
ya işte öyle bir gelin… Rengârenk
çiçekleri açmış, eteklerindeki vadiciklerden gümüş gibi
sular akıyor, güzelim “ıçkın”[1]
ya da yerli tabiriyle “rebez”ler, ziyaretçilerine “hoş âmedi”ler
gönderiyor, bakire toprak mis gibi kokuyordu… Bodur bir ağacın altındaki
sevimli menekşe güneşe göz kırpıyor, zirvedeki karın
soğuğundan korktuğundan fazla açılmamaya gayret ediyordu
Meryem’in iffetini yâd ettirircesine...
Ve
inanılmaz bir ses: Keklikler
ötüyor; ve duyduklarına inanamayan yaşlı tarihçi, yanındaki
gençlerle tırmandığı dağın eteği bayır
olduğundan şükür secdesine kapılamıyordu Yaradan’a hamd
için… Aynı duyguları
Tur Dağı’nda da yaşamıştı bir sene önce…
Hangi insan çocukluk yıllarını anımsamak istemez ki? İsterse
o çocukluk kâşânelerde, lüks mâlikânelerde, deniz sahillerindeki yazlıklarda
değil; yoksulluk içerisinde, defterine yazı yazabilmek için kalem
satın alacak kadar gücünün olmadığı, evini başına
yıkıp, anne babasını katlederek onu öksüz bırakanlara
karşı tek silâhı olan sapanla taş attığı günler
olsun…
O
çocuklardan birisi olarak, -çünkü her yaşlı bir zamanlar çocuktu-,
yaşlı tarihçi de
çocukluğunu hatırladı ve Erek Dağı eteklerinde, hiçbir
Mozart’ın, hatta Dede Efendi’nin, Itrî’nin
yapamayacağı besteleri yapıp, değişik makamlarda öten
keklikleri dinlemeye koyuldu bir an… Diliyle gençlerin sorularına
cevaplar verirken, onlar farkına varmadan kulakları kınalı
kekliklerin konserinde dolaşıp duruyordu.
Hiçbir
mahir balerinin taklid edemediği endamlarıyla fiyaka sata sata yürüyen,
kayalıklara tırmanırken başlarını sağa sola
çevirip sevgililerine Sadabad kurları yapan bu keklikler, şöyle
sesleniyorlardı bu Erek Dağı eteklerine tırmanan tarihçiye:
-
Ey şurada, burada konferanslar verip, bir şeyler yaptığına
inanan şaşkın kişi! Bil ki bu dağın eteklerine ilk
tırmanan, tefekküre dalan, aczinden gözleriyle değil aklıyla,
iz’anıyla, ferasetiyle ağlayan ilk kişi sen değilsin!
Senden önce bu kayalıklar, kayalıkların insanlara lutfettiği
“malikâne-mağaralar”, akan billur sular, misk u amber kokan çiçekler
ne insanlar gördü bilsen, sesini keser, kabahat işlemiş çocuklar
gibi, utancından yüzünü ellerinle kapatır ağlardın için
için…
Keklikler
devam etti:
-
Henüz Allah, Meryem’in oğlu İsâ’yı Peygamber olarak
göndermemişti. Bu Erek’in eteklerinde, kendilerine Urartu denen
bir millet yaşıyordu medeniyetiyle, çok tanrılı dinleriyle…
Garip adetleri vardı Urartuların… Kayaları oyuyor, üzerlerine
bir şeyler çiziyorlardı. Meğer adamlar tanrılarına,
krallarına, krallarının ailelerine ait bilgiler kazıyorlarmış
kayaların bağrına. Kim bilir keskin demirlerle yüzeylerinde çizikler
yapıp o yazılar yazılırken, ne acılar çektiler zavallı
kayalar… Kim bilir kaç tane usta ve işçi köle, o kayalıklardan aşağı
yuvarlanıp can verdi tanrıları uğruna. Tıpkı
Firavun piramitlerinin taşları altında kalıp, duvarlarına
harç olan zavallı köleler gibi… En çok “Haldi” kelimesini
kazıyorlardı kayalara. Urartular, Haldi’yi tanrı edinmişler,
çeşitli vesilelerle ona tapıyorlardı. Haldi’nin karısı
Arubani de tanrıça olarak kabul ediliyor idiyse de, ne toplum üzerinde
ne de halkı Haldi’ye taptıran din adamları üzerinde bir
etkinliği vardı… Tanrının karısı diye avunuyor,
kendisine göre gününü gün ediyordu. Urartular, zaman zaman tanrılarına
kurban ettikleri koyunları, sığırları Erek’in
eteklerine getiriyor, kutsiyetleri artsın diye onları Erek’in kekik
ve diğer otlarıyla otlatıyorlardı… Ve tanrı ailesi bu
şekilde köleleştirdikleri halkı sömürüyor, yapay dinle
kendine taptırıyordu… Bunlar gibi, kendilerini “tanrı
ailesi” olarak halklara zorla kabul ettiren ne zalimler geldi geçti bu yaşlanmış
tarih sahnesinden bir bilsen! Gününüzde bile bu aileler yok mu yani?
Keklikler
öterek konuşmalarına devam ettiler:
-
Derken Allah, Meryem oğlu İsâ’yı Peygamber olarak gönderdi;
ve ona inananların bir kısmı tâ buralara kadar geldiler…
Keklikler
yaşlı tarihçiye tarih okumaya devam ediyorlardı:
-
Bundan senelerce önceydi. Şu yanına oturduğun yıkık
kilise, henüz yıkılmamıştı. Pazar günleri buraya bir
rahip gelir, inzivaya çekilirdi. Bir Erek Dağına, bir Erek Dağına
sırtını yaslanmış olan Van’a, bir de kiliseye bakar,
bakar, sonra da ağlardı... O gözyaşlarını gizlemeye çalışıyor,
biz kekliklerse uzaktan seyrediyorduk toprağı ıslatan gümüş
göz yaşlarını… Henüz Mekkeli Muhammed(s.a.s)’e nübüvvet
verilmemişti amma, İncil onun yakında çıkacağını
haber veriyordu… Hz. İsâ’nın yolunu terk etmiş olan Hıristiyanlar,
cehaletlerinden onu tanrılaştırmış, kimliğinden başka
bir kimliğe bürümüşlerdi… İşte buraya sığınıp
ağlayan rahip, böyle bir inancın yanlış olduğunu, Hz.
İsâ’nın İlâh değil, İlâh’ın kulu ve
Peygamberi olduğu gerçeğini, kendi dindaşlarına kabul
ettiremediği, onları kör taassuptan kurtaramadığı için
ağlıyordu. Dini tekellerine almış, ve çıkarlarına
hizmet ettiği sürece varlığına tahammül eden iktidar
sahipleri, dini gerçekleri söylemekten çekinmeyen bu bilge ve muttaki rahibi
takip ettiriyor, zindana atıyor, işkenceler yapıyorlardı.
Zaten tarih boyunca Allah’a imân eden hangi mümin vardı ki işkence
ve baskı görmüş olmasın… Allah yolunu tutmuş olan o
ruhani yüzlü Rahip de bu baskılara uğruyor, Allah’a ilticâ için
bu Erek’in eteklerine tırmanıyor, insanların zavallılıklarına
ağlıyor, ağlıyordu…
Keklikler
devam etti:
-
Yine senelerce önceydi… Henüz doğmamış, dünyaya gözlerini dünyaya
açmamıştın… Senin gibi birisi daha tırmanmıştı
bu Erek’in eteklerine… Ama o senden âlim, senden yiğitti; senden yakışıklıydı,
senden endamlıydı; ve derdini senden çok daha iyi bildiğinden, görevinin
zorluğunun sırtına yüklediği yükün ağırlığından
dolayı, senden daha çatık kaşlıydı… Gülmeye takati
değil, havası, morali ve de vakti yoktu... Zavallı insanlar onu
anlamadıklarından, ya da çok iyi anladıklarından, onu
dinleyeceklerine, zindana atıyorlardı… Zaten tarih boyunca hep böyle
olmamış mıydı? Bu mağrur insanlar, hangi peygambere,
hangi âlime, hangi bilge kişiye, hemen kulak verip onu dinlediler ki?
Hepsi de Âdem’in çocukları olan ve böyle oldukları için tıynetleri
değişmeyen bu insanlar o âlimin de sözlerini, ve vermeye çalıştığı
mesajını dinlemiyor, onun için, dinsizlerin vird-i zebanları,
inançsızlıklarının parolası olan “mürteci”
sıfatını kullanıyorlardı… Zaten tarih denen insan serüveni
hep böyle akmamış mıydı? Günümüz dinsizlerinin selefleri
olan Nemrutlar, Hz. İbrahim’i “mürteci” diye ateşe atmamışlar
mıydı? Müstekbir kâfirler, bu yaftalarla “Ashab-ı Uhdûd”u
ateş dolu hendeklerde yakmamışlar mıydı? İlâhlık
taslayan Mısır Kralı Firavun, “Musa’nın, sizin dininizi
değiştireceğinden (beni rab edinmeniz ilkesini kaldıracağından)
korkuyorum” diyerek, Hz. Musa ve kavmini yok etmek istememiş miydi? Romalılarla
birleşen/onları kandırıp iğfal eden çıkarcı
Yahudiler, İsâ(a.s)’ı ele verip o ağır çarmıhı
sırtına vurmamışlar mıydı? Hz. Muhammed(s.a.s)’e
müfsid/anarşist diyen Ebû Cehiller, Ebû Lehebler, az mı işkence
ettiler Allah’ın son Peygamberine? Başlarını örtmekten başka
günahları olmayan üniversiteli kızları, yaka-paça üniversite
kapılarından atan, onları coplamaktan utanmayan zihniyet aynı
zihniyet değil midir? Akla ve imâna sırtını çevirmiş
olan bu meşûm düşünce; din adına, rejim adına, Kral adına,
devlet adına az mı insanı gönderdi darağaçlarına?
Ve
keklikler şöyle devam ettiler sözlerine:
-
İşte peygamberlere, peygamberlere inanmış olanlara
neden zulüm ve işkence yapılıyor idiyse, senden önce buraya,
Erek Dağı’na konuk olmuş olan ve biraz önce zikrettiğimiz
yiğit de, aynı sebeplerden dolayı zulüm görmüş,
zindanlara mahkûm edilmişti… Ve bir gün, buraya, tırmandığın
şu dağa, o yanına oturduğun eski, yıkık kilisenin
yanına iltica etmişti o “dertli yiğit”. Köyü, sizin
Pervari’nin karşısındaki Hizan’ın, Nurs köyüydü…
İslâm dünyasının feci durumuna yanıp tutuşan ve onları
bu “tezebzüb”ten kurtarmak için gecesini gündüzüne katan,
medreseden medreseye, ilim mahfillerinden, kütüphane köşelerine koşan,
bulabildiği herkese imânı tebliğ eden, asla ve asla Allah’tan
başka hiç kimseden korkmayan, dünyevi makam ve nimetler uğruna inancından
ve ibadetinden taviz vermeyen; bundan dolayı da atıldığı
hapishaneleri, “medrese-i Yusufiye” diye adlandıran bu mücahidin
adı, zamana ve onu tanıyanların durumlarına göre, “Melay-ı
meşhur”, “Said-i Kürdi”, “Said-i Nursi”, “Bediüzzaman”,
“Üstad” diye bilinirdi. Bu
eski ve metruk kilisenin yanını kendisine mekân edinen, hatta birkaç
gecesini orada geçiren Bediüzzaman, yanına gelen şakirtlerine
sohbetler eder, bizim de bir katkımız olsun için, zaman zaman öter,
sohbetlerine “fon müziği” olurduk… Sohbetlerine, Türkünden,
Kürdünden, Arabından, vs.den, her ırktan Müslümanlar devam eder, o
derin ilminden feyiz alırlardı. Hiç kimse, “bu Hoca Kürttür, onun
için onun yanına gitmem” şeklinde konuşmaz, fevc fevc onu
dinlemeye gelirlerdi… Ve o dönem şakirtleri, bugünkülerin büyük
ekseriyetinin yaptıkları gibi sistem yalakacılığını
yapmaz, Allah’a hizmet yolunda hiç kimseden korkmaz, kendilerini davalarına
adarlardı…
Mele
Ali
Keklikler,
Erek eteklerinde kendilerini dinlemekte olan tarihçiye seslenmeye şöyle
devam ettiler:
-
Müküslü[2]
Mele Ali de ona gönül bağlamış olanlardan bir tanesiydi. Onun,
yani Bediüzzaman’ın, “Risâle” denen bütün kitaplarını
okumuş, âdetâ ezberlemişti onları. Mele Ali, Van’ın Nurşin
Camisinde hocalık yaptığı sıralarda, tıpkı üstadı
gibi, çekinmeden, korkmadan irşad ediyordu Müslümanları… Üstadı
Bediüzzaman gibi, bir gün dahi okula gitmemiş olan Mele Ali, mükemmel
bir Türkçe öğrenmiş, belağatına bile vukufiyet kesbetmişti…
Bağnaz değildi; yobaz hiç değildi! “Sadece Üstad’ın
kitaplarını okurum, onlar bana yeter!” diye bir tutkusu olmayan Mele
Ali, ilmî olan her kitabı okurdu. Seyit Kutub’un “Fî Zilâli’l-Kur’an”ından,
İbn Kesîr’e, Kurtubî’ye, Râzi’ye kadar hemen bütün klasik ve
modern ilim kitaplarını tetebbu etmiş, onlardan yararlanmıştı.
İmkânı dâhilinde, Batı klasiklerini bile araştırırdı…
Türkiye’nin her tarafına gider, üniversite hocalarına sohbet
ederdi… Hatırlıyor musun; bir keresinde yine Erzurum’a gelmiş,
senin evinde hocalarla bir sohbet yapmıştı. Ve ertesi gün,
rahmetli büyük fıkıh âlimi Ruhi Özcan Hoca, şöyle söylemişti
sana:
-
Yahu Süreyya Bey; akşam sizin evinizde sohbet eden Kürt mollasının
ne de geniş bir “Vahiy Kültürü” vardı? Konuşulan
her mesele üzerine bir ayet okuyordu. İşte Kur’an’ı bilmek
buna derler, Vahiy Kültürü buna derler.
Keklikler
devam etti:
-
İşte “Vahiy Kültürü” tabiri, böyle girmişti
literatürünüze! Belki unutmuşsun; hatırlatayım: Yine bir
bayram günüydü. Şu sıralar
büyük bir mansıb ihrâz etmiş olan, ve Bush’u karşılama
merasimlerinden, ne seni ne de Mele Ali’yi düşünmeye vakti olmayan bir
arkadaşınla ziyarete gelmiştin Mele Ali’yi… Evindeki odasında
oturmuş, üniversiteli bir gence, “Dâr”ı anlatıyor ve
sözünü şu destan cümlesiyle bağlıyordu:
-
Ülke; başkalarının değil, benim ilkelerimin uygulandığı
yerdir!
Keklikler
susmuştu. Söyleyecekleri çoook şeyler vardı amma, gençler
tarihçiyi konferansına yetiştirmek için uyardılar ve Erek
eteklerinden inmeye başladılar…
Erek
Dağından usul usul inen tarihçinin gözü zirvelerde kalmıştı…
Kim bilir kınalı keklikler ona daha neler neler anlatacaklardı?..
|
|