|
Yaşar Tunagür Hoca’mın cenaze namazında bulunamadım
Prof.
Dr. İhsan Süreyya Sırma -
1 Mayıs
2006
“Akıl
sahibi, edip olan için sılasında rahat yok;
Onun
için terk et vatanları ve çık gurbete!”
diyen
İmam Şafi’î, bu meşhur şiirinde gurbeti övüyorsa da, acı
tarafları çoktur gurbetin…
Anne-babadan;
yârdan, dosttan; tanıdığın sokaktan, seni her gördüğünde,
daha bir yeşillenen ağaçlardan, Cennet kokan güllerden, akşam
serinliğinde konserler sergileyen sıla kırlangıçlarından,
seher vakitlerinde semâya yücelen Salâ’lardan, Ezanlardan uzakta olunca,
tadı olur mu hayatın, ey İmâm-ı Şafi’î!
Ne
gariptir bu dünya yâ Rabbi!
Halid
b. Zeyd, yâni Ebû Eyyub el-Ensârî, Medine’sinden birlerce km. uzakta,
Bizans surlarının dibinde vefat ediyor; Cennetu’l-Bakî’
ona nasip olmuyor… Ve vefat ettiği topraklar, asırlar sonra
fethedilebiliyor, mezarı Ezan seslerini duyabiliyor…
Müslümanların
son Halifesi Abdulmecid Efendi, gurbette, Paris’te vefat ediyor; sılada,
İstanbul’da, bir zamanlar Halifelik yaptığı topraklarda
defnedilmek tek vasiyeti olduğu hâlde, o arzusu bile çok görülüyor ve
son Halife Paris Camisi’nin bahçesinde defnediliyor onun gibi garip birkaç Müslüman’ın
kazdığı mezara…
Said-i
Nursi vefat ediyor, mezarı bile bilinmiyor…
Babası
Haydar Bammat gibi büyük bir âlim olan Afganlı Necmüddin Bammat,
gurbette, Paris metrosunda ölü olarak bulunuyor; kim bilir hangi konferanstan
dönüyordu?
Muhammed
Tayyib Okiç Hocam, vatanından uzakta, Ankara İlkiz Sokaktaki mütevazı
evinde vefat ediyor; günler sonra biliniyor…
Muhammed
Hamidullah Hocam kıtalar ötesinde, gurbette ölüyor; cenazesine bile yetişemiyorum…
Ve
işte bir Hocam daha vedâ etti dünyaya: Yaşar Tunagür Hoca…
1966
yılıydı, Ankara’da öğrenci iken, Diyanet İşleri
Başkanlığında memur olmuş, o sene yakından tanımıştım
rahmetli Yaşar Tunagür Hoca’yı… Diyanet İşleri Başkan
Yardımcısıydı Hoca… Lütfü Doğan Hoca da Diyanet
İşleri Başkanıydı o sıralar…
Bu
satırları karalarken, rahmetli Yaşar Hoca’nın Diyanet
İşleri Başkanlığının merdivenlerinden çıkarkenki
heybeti gözlerimin önüne geliyor; kendime çeki düzen veriyorum âdeta…
Diyanet’te
çalışan bütün elemanlar, onun bu disiplininden çekinir, hiç kimse
mesaisini aksatmayı göze alamazdı…
Fakülteden
mezun olunca, bir zamanlar öğrencilik yapmış olduğum Siirt
Lisesi’ne öğretmen olarak tayin edildim. Fakat Siirt’te ancak 6 ay öğretmenlik
yapabildim. Çünkü girdiğim doktora sınavını kazanmış,
Avrupa’ya gidecektim.
Ankara’da
bütün evraklarımı tamamlayıp, pasaportumu alınca, gurbet
ele gitmeden önce hayır duasını almak üzere Yaşar Tunagür
Hoca’ya gittim. Bana başarılar diledikten sonra, şöyle nasihat
ettiğini hatırlıyorum:
-
İhsan! Paris’e gidiyorsun… Aman ibadetine dikkat et! Tâife-i nisâ’dan
uzak dur; seni yoldan çıkarmasınlar![1]
Fransızcayı Fransızlar gibi öğren! Yola çıkınca
da, yanına üç ay sana yetecek kadar, balık ve barbunya konservesi
yanına al onları ye. Çünkü yiyeceklere domuz karışabilir.
Boğazından haram lokma geçenden hayır gelmez evlâdım! Üç
aydan sonra da zaten her şeyi öğrenirsin! Hââ! Müsteşriklere
de dikkat et! Haydi bakalım, güle güle!
Yaşar
Hoca’nın elini öptüm ve ayrıldık. Fakat gerek Fransa’dan
tatile giderken, gerek daha sonraki hayatımda, sık sık Hoca’yı
ziyaret ederdim.
Bir
gün uzun bir âh çekti; sonra da sakalını tutarak şu hatırasını
anlattı:
“Ezanın
Türkçe okunduğu günlerdi. Cuma namazlarını Sultanahmet
Camisinde kılmayı kendime adet edinmiştim. Cuma namazlarını
meşhur Hafız Saadettin Kaynak kıldırırdı. Yâni
ilk defa Türkçe ezanı okumuş olan Hafız…
“Yine
böyle bir Cuma günüydü; ve Sultanahmet camisine namaz kılmaya
gidiyordum. Fakat her zamankinden farklı olarak caminin avlusunda büyük
bir kalabalık ve telaş vardı. Ben ve yanımdaki arkadaşım,
merakla cami avlusuna doğru ilerledik. Tam da caminin avlusuna giriyorduk
ki, birden cami minarelerinin bütün şerefelerinden, “Allahu Ekber!
Allahu Ekber!” diye Arapça Ezan okunmaya başladı. Meğer
caminin imamı olan Saadettin Kaynak, her bir şerefeye bir müezzin
yerleştirmiş, birbiri ardına nasıl Ezan okuyacaklarını
da onlara güzelce tembihlemişti. Caminin içinde bulunan cemaat da, Arapça
Ezanı duymuş, dışarı çıkmışlardı.
Avlu hıncahınç doluydu. Herkes İstanbul semalarını
inleten Arapça Ezanı dinliyordu. Bunu, İstanbul’un diğer
camileri takip etti… İstanbul’un
bütün minarelerinden, yıllardır özlemini çektiğimiz Ezan
sedaları yükseliyordu göklere… Bir an için rüyada olduğumu sandım.
Fakat bu bir rüya değil, gerçekti. Minarelerden Arapça Ezan okunuyordu.
(Duygulandı; ve gözlerinden akan yaşları sildikten sonra devam
etti): Arapça Ezan sesini duyan herkes olduğu yerde durmuştu. Sanki
yere çivilenmiştik; ben ve Sultanahmet Meydanı’nı dolduran bütün
insanlar… Sokakta oynayan çocuklar bile oyunlarına ara verip, Allahu
Ekber, Allahu Ekber’leri dinler oldular… O an anlatılmaz, yaşanır
ancak… Büyük bir dâüssıladan sonra, öz vatanımıza kavuşmuş
gibiydik… Allah bir daha göstermesin o günleri…”
Yaşar
Hocam! Gurbet, senin cenaze namazına katılmama zalimce mani oldu…
Safer ayının bu Viyana gecesinde, sana rahmet okuyabiliyorum ancak!
Allah sana rahmet eylesin, bizi de imandan ayırmasın…

|