|
Islam in a Pluralistic World
Prof.
Dr. İhsan Süreyya Sırma -
21 Kasım
2005
14,
15, 16 Kasım günlerinde, Viyana’da, Avusturya Hofburg Başkanlık
Sarayı’nda uluslar arası bir konferans yapıldı. Konferansın
adı, “Islam in a Pluralistic World” (Çoğulcu bir dünyada
İslâm) idi.
İçeriğine
ve düzenleniş şekline bakılırsa, bu konferans, ilmî
olmaktan ziyade siyasi bir toplantıydı.
Bizim
dinleyici olarak davet edildiğimiz konferansın ev sahibi, Avusturya Dışişleri
Bakanı Bayan Ursula Plassnik’di.
Sıkı
bir kontrolden geçtikten sonra, nihâyet konferans salonuna varabildik.
Konferansın,
14 Kasım 2005 günkü açılışı, Mısırlı
sazendelerin iştirak ettiği bir saz grubunun, Mısır müziğinden
bazı klâsik parçalar çalmasıyla başladı.
Müziğin
ardından Avusturya Dışişleri Bakanı Bayan Ursula
Plassnik, davetlilere bir “hoş âmedi”
konuşması yaptı.
Bayan
Plassnik’ten sonra, Avusturya Cumhurbaşkanı Heinz Fischer
konuştu.
Viyana’da
olduğumuz, ve iftar, bayram gibi vesilelerle bizleri sık sık
davet ettiğinden (Cumhurbaşkanlığı Sarayında düzenlenen
bu davetlere, başları kapalı Müslüman bayanlar ve Müslüman kız
öğrenciler de, bizdekinin aksine bir zorluk çekmeden katılırlar)
Sayın Fischer’i ve düşüncelerini çok iyi biliyoruz.
Başkan
Fischer, özetle, Avusturya Devletinin, 1912’den beri İslâm’ı
resmen tanıdığını, ve bunun Avusturya için bir “şeref”
olduğunu belirtti. Dünyanın şurasında-burasında
meydana gelen olumsuz hadiselerin, İslâm’a ve Müslümanlara mal
edilemeyeceğini belirten Başkan, Müslümanların, Hıristiyan
ve Yahudi dinlerinde olan vatandaşlar gibi aynı haklara sahip olduklarını,
devletin her kademesinde seçimlere katıldıklarını, seçtiklerini
ve seçildiklerini belirtti.
Birleşmiş
Milletler Genel Sekreterinin temsilcisi sıfatıyla konuşan Lakhdar
Brahimi’den sonra, İran eski Cumhurbaşkanı Muhammed
Hatemî’ye söz verildi.
Hiç
kimseye yapılmayan tezahüratın Başkan Hatemî’ye yapılması
doğrusu bizi şaşırttı. Çünkü burası, Tahran’ın
herhangi bir salonu değil, İran’ı her fırsatta sıkıştıran
Avrupa’nın merkezlerinden birisi olan Avusturya’nın Başkanlık
Sarayı’ydı, ve dinleyicilerin ekseriyeti de gayrimüslimdi…
Başkan
Hatemî kürsüde konuşurken, bir siyasi olmaktan ziyade, üniversite kürsüsünde
sosyoloji dersi veren bir akademisyen konumundaydı. Konuşma seviyesi
hayli yüksek olduğundan, dinleyicilerin %80’inin onu anlamadığı
kanaatindeyiz.
Hatemi
konuşmasında, özellikle İslâm’ın, “Selam”ında mündemiç
olan manadan hareketle barış olduğunu, herkesin bunu bilmesi
gerektiğini ve bu barışın ancak Allah’ın rızası
dâhilinde gerçekleşebileceğini anlattı. Bunun böyle anlaşılması
durumunda, dünyada savaşların değil, barışın hâkim
olacağını belirtti.
Cambridge’ten
gelen Jack Goody iyi bir araştırmacı olmasına rağmen,
yaşının ilerlemesinden dolayı(muhtemelen 80’in üzerinde),
İngilizcesi pek anlaşılmadı. Hatta bir ara mütercim nasıl
yapıyor diye kulaklıktan dinledim; o da bocalayıp duruyordu. Yâni
mütercim dahi onu anlamıyordu. Ama genel olarak Endülüs Müslümanlarının
Avrupa’ya kazandırdıklarını dile getirmeye çalıştı.
İran
Asıllı Shirin Ebadi ise, özellikle kadın konusunu işleyerek,
Müslüman ülkelerde kadının İslâm adına sömürüldüğünün
altını çizdi; aslında İslâm’ın kadına bakışının
müsbet olduğunu anlattı.
İlk
günün, Hatemi’den sonra en güzel konuşmasını, Fransa’dan
gelen Gilles Kepel yaptı. Prof. Kepel, Osmanlıların İkinci
Viyana Kuşatması tarihi olan 1683’ü hatırlatarak, Avrupalıların
bu tarihi kendilerine kompleks yapıp, bunu bahane ederek mikro planda
Osmanlılara, makro planda bütün Müslümanlara saldırdıklarını,
artık bu psikozdan vazgeçmeleri gerektiğini söyledi. Paris banliyöleri
olayına da değinen Kepel, bu olayları yapanların Müslümanlıktan
haberleri olmadıklarını hatırlattıktan sonra, Müslümanların
Avrupa’nın ve tabi Fransa’nın bir gerçeği olduğunun altını
çizdi. Avrupalıların Müslümanlara düşmanlık beslemeleri,
onları dışlamaları yerine, bir zamanlar Endülüs’te olduğu
gibi, bugün de onlardan istifade etmelerinin daha akıllıca bir
hareket olacağını söyledi.
İki
Amerikan valisi yan yana
Konferansın
ikinci günü yine Konferansın sahibi olan Avusturya Dışişleri
Bakanı Ursula Plassnik’in konuşmasıyla başladı.
Bayan
Plassnik’ten sonra sıra Hamid Karzai’ye, yâni Afganistan İslam
Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı’na gelmişti.
Karzai,
en ön sırada oturan, ve kendisiyle aynı konumda olan Irak Cumhurbaşkanı
Celal Talabani ile yan yana oturuyordu…
Oturduğum
üçüncü sıradan bu iki zatı süzüyor, Müslümanların
kaderine ağlıyorum… Her ikisi de, dünyada terörü götürmediği
köşe bırakmayan Amerikan Yönetimi tarafından atanmış
Başkanlardı. Gerçi her iki Reisicumhur(!) da halkları tarafından
seçildiklerini ilân ediyorlar amma, Hindukuş’un tepelerine sığınmış
dağ köylerindeki çocuklar bile artık dünyanın nasıl döndüğünü
biliyorlar… Onun için bu iki zata, göstermelik seçimlerde oylar verilmiş
olsa bile, onlara “Amerikan valileri” gibi bakmaktan alamıyorum
kendimi…
Karzai
konuşmasına başladıktan itibaren, bir vaazı dinliyorum
intibaı uyandı bende… İngilizce konuşan bir vaaz… Farsça’yı
konuşup konuşmadığını bilmiyorum amma, İran
Cumhurbaşkanı Hatemi gibi o da kendi devletinin dili ile hitap
edebilirdi diye düşünüyorum. Bildik cümleler, Taliban, terör vs. Kısaca
sahibinin sesini, yâni Bush’un düşüncelerini dillendiriyordu kürsüde.
Ve işin ilginç tarafı, İslâm’ı da alet ediyordu bu yapay
sözlerine…
Bre
Karzai! Taliban’ın yaptıklarını anlattın; doğru!
diyelim. Peki ya senin Efendin olan Bush’un Afganistan’da yaptıklarını
neden dillendirmiyorsun? Napalm bombalarını, Amerikan bombalarıyla
uçurumlara yuvarlanan binlerce Afganlıyı neden zikredemiyorsun? diye
soracağım geliyor; sonra da vazgeçiyorum. Kendi “Veliyyinimeti”
olan Amerika’yı nasıl tenkid edebilsin ki? Dolayısıyla
okuduğu ayetlere, hadislere, şiirlere yazık oluyordu…
Celal
Talabani de, Saddam’ın zulümlerini anlatarak başladığı
konuşmasını, İslâm’la demokrasiyi bağdaştırmaya
çalışarak sürdürdü. Ve toplantı, sanki İslâm’la
demokrasiyi eşitleme seminerine dönüştü… Üstelik bunu yapanlar
gayrimüslimler değil, Müslümanlardı… Hiç kimse, demokrasinin
asla İslâm’ın seviyesine çıkamayacağı gerçeğini
dile getirmeye cesaret edemiyordu…
Daha
sonra, İslâm Konferansı Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu’na
söz verildi. Prof. İhsanoğlu da, tarihte Müslümanların gayrimüslimlere
hep iyi davrandıklarını, Hz. Peygamber(s.a.s)’in hayatından
ve Osmanlı Devleti’nden örnekler vererek anlattı; günümüzde de böyle
davranılmasını temenni etti.
Öğleden
sonraki oturumda, Avusturya Der Standard gazetesi yazarı Gudron
Harrer, Irak Parlamentosundan Hüseyin el-Şehristani, Malezya Başbakanının
Din İşleri Danışmanı Abdul Hamid Othman, Irak Hükümet
Konseyinden Adnan Paçacı, Mısır Vakıflar Bakanı
Mahmud Zakzuk, Viyana Üniversitesinden Rüdiger Lohlker, Zaman
Gazetesinden Ekrem Dumanlı, Viyana Üniversitesinden Andre
Gingrich, Tunus Üniversitesinden Lilia Labidi, Pakistan Yüksek
Mahkemesinden Nasira İqbal, Lübnan Kültür Bakanı Tarek
Mitri, Viyana Üniversitesinden Richard Potz, Irak/Kerkük Başpapazı
Louis Sako, Avusturya İslam toplumu Başkanı Anas
Shakfeh birer konuşma yaptılar. Bu oturumda bulunamadığımızdan, herhangi
bir değerlendirme yapamıyoruz.
Ertesi
günkü, yâni “Ecumenical Patriarch” sıfatıyla konferansa
katılan Bartelemeos’un da konuşma yapacağı son
oturuma da keza daha önceden planlanmış işlerimizden dolayı
katılamadık.
Başkent
Viyana’daki tarihi Hofburg Başkanlık Sarayı’nda yapılan
bu ilginç “siyasi konferans”ın yorumunu yapmak doğrusu
bana zor geliyor. Müslüman konuşmacıların, çaresizlik ve
savunma psikozu içerisinde çırpınmaları bana öylesine elem
verdi ki, sanki bunu yapmaya mecburlarmış gibi, sanki dünyada cereyan
eden bütün melanetleri Müslümanlar yapıyormuş gibi bir havaya
girmeleri anlamsız geldi bana… Dünya genelindeki bütün terör ve insan
hakları ihlâllerinin Amerikanın yayılmacı politikasından
kaynaklandığını görmemek/görmek istememek, işte insanı
bu şekilde zora sokuyor… Bana göre insanlar, gerçeklerin anlattıkları
gibi olmadığını bile bile konuşuyorlardı. Onun için
konferansın yorumunu yapmaktan ziyade şu soruları sormakla
yetiniyoruz:
1)
Bu konferans neden Viyana’da yapıldı?
2)
Bu konferans, Afganistan ve Irak’taki Amerikan rejimini meşrulaştırma
konferansı mıydı ki, en fazla delege bunlardan gelmişti/çağrılmıştı?
3)
Bu konferansla Müslümanlara, “ey Müslümanlar, dininizi bizim
arzularımız doğrultusunda reforme ediniz! mesajı mı
verilmek istendi?
4)
Neden bütün konuşmacılar İslâm’ın terörle bağdaşmadığını
vurguladılar? Yoksa bu davranış, zımnen dünyadaki bütün
terör hareketlerini Müslümanların çıkarttığı mesajını
vermek için miydi?
5)
Madem ki çoğulculuk konuşuluyor; neden Amerikan askerlerinin
Irak’ta, Afganistan’da ve dünyanın başka yerlerinde yaptıkları,
ve her gün yenilerinin basına yansıdığı cinsel
tacizler, köpekli-aslanlı işkenceler, yerkürenin her köşesinde
bulunan “gizli hapishaneler”, terörler gündeme getirilmiyor?
Bu
soruların cevabı verilmezse/verilemezse –ki verilemez-,
Viyana’daki bu esrarengiz konferansın esas gayesi anlaşılamaz.
En azından biz anlayamayız…
|