|
Reel, irrel, surreel
Prof.
Dr. İhsan Süreyya Sırma -
2 Mayis 2005
Kendi
inanç sistemlerini, bilerek ya da bilmeyerek 19. yüzyılın meşum
pozitivizmi’yle anlayan/anlamaya çalışan dimağlar, keza
bilerek ya da bilmeyerek inancı, inançsızlıkla ifâde etmeye çalışırlar
ki, bunun farkında bile değiller. Bunu söylerken, kendilerini “mü’min”
sayanlar için konuşuyoruz. Zira inancı olmayan bir kişinin,
etrafındaki her olaya pozitivist bir gözle bakması tabiidir. Onlar, yâni
inançsızlar, Allah’ın evren üzerindeki tasarrufunu kabul
etmediklerinden, akılları nasıl algılayabilirse, o şekilde
değerlendiriyorlar olayları… Örneğin yağmuru yağdıranın,
güneşe hareket gücünü tanıyanın, kısaca tabiattaki her türlü
değişimin, Allah’ın tasarrufunda olduğuna inanmazlar.
İnançsızlık dediğimiz olgu da budur zaten. İşte
kendilerine göre doğru telakki ettikleri bu görüşü, “aklî”,
“mantıkî” sözcükleriyle müteradif kabul edip, düşüncelerini,
çoğu kez Batı kaynaklı “reel” sözcüğüyle dile
getirirler. Buradan hareketle de, “reel” sözcüğünü, başka
isimlerle birlikte kullanıp, hadiselere o zaviyeden bakarlar. Örneğin,
siyaset yaparlarken, güçlüdür diye, Amerika’nın hoşlandığı
bir siyaset güdüp, buna “reel politika” derler. Böyle olunca da,
Amerika’ya ters düşen her politikayı da, “reel”in zıddı
olan “irreel” ile, yâni onlara göre “aklî olmayan”
olarak kabul ederler.
Yukarıda
belirttiğimiz gibi, inançsızların olayları böyle değerlendirmeleri,
onlar açısından doğaldır. Doğal olmayan, kendilerine
“mü’min” diyenlerin de bu akıma kapılmış
olmalarıdır. Oysaki inançsızlar inanmazsalar dahi, “reel”
ve “irreel” dediklerinin üzerinde bir de “surreel” (akıl
ötesi) denen, ve insanoğlunun anlayamayacağı, ancak imân etmesi
gereken bir “akılların, gücünün sınırını
idrak edemedikleri bir gerçek” vardır ki buna “ilâhî kudret”
diyoruz. Ve inananlara göre, bu “ilâhî kudret”, her şeye hâkim
olan, dilediğini yapabilen Allah’ın, “Kâdir” sıfatından
neşet eden sonsuz güçtür. Bu “ilâhî kudret”e inanan müminler,
her gün onlarca defa okudukları Fatiha Sûresi’nde dile getirirler bu
inançlarını:
(
Yâ Rabbi! Sadece Sana kulluk eder ve sadece Senden yardım dileriz!). Bir
başka âyette de Allah şöyle buyuruyor:
(Allah dilediğini kendi yardımıyla
destekler). Demek istediğimiz o ki, Allah istemezse, hiç kimse bir başka
kimseye bir şey yapamaz!
Bütün
bunları şunun için söylüyoruz: Allah, Amerika ve İsrail’den
daha güçlüdür; ve O istemezse bu iki devlet insanlara dünyanın hiçbir
yerinde zulümlerini icra edemezler. Yeter ki insanlar, Allah’ın istediği
gibi olsunlar!
Hâl
böyleyken, bir zamanlar bizim de köşelerinde yazı yazdığımız
gazetelerde hâlen yazı yazan arkadaşlarımız da, bu “reel
politika” furyasına kapılıp, dünyanın her tarafında
Müslümanlara kan kusturan Amerika, ve Filistin’de Müslüman çocuklarını
öldürmeye doymayan İsrail’le sarmaş-dolaş olmayı normal
görme/normal gösterme/normal olduğunu okuyucularına empoze etme yarışını
başlattılar… Bu arkadaşlar diyorlar ki: Amerika ve İsrail
güçlüdürler, o hâlde “reel politika” gereği, (Müslümanların
zararına bile olsa), bunlarla aynı politikaları yürütmek
zorundayız! Bu düşüncelerinden dolayı da, üst seviyedeki AKP Hükûmeti
yetkililerinin, binlerce Müslümanın katili olan Şaron’a gitmesini,
bin bir dereden bâhane getirerek olumluyorlar! Bazıları da saf saf
“Tayyip Bey kappe giymedi” deyip seviniyor, Şaron’a yapılan
ziyareti meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Peki, ya
Tayyip Bey’in yanında olan bakanların yaptıklarına ne
demeli? Yahudilerin o ziyaret mahalline, onların itikatları gereği
baş açık girilmeyeceğinden, Türkiye üniversitelerinde başörtülü
oldukları için okuyamayan kız öğrencileri için hiç bir şey
yapmayan bakanlar, başlarını örttüler ve o mahalle öylece
girdiler!
Sevgili
“reel politiacı”lar! 1071 yılının o sıcak ağustos
gününde siz Alpaslan’ın yanında olsaydınız, asker sayısı
200 000’i geçen, ve Müslümanları yok etmek için Malazgirt’e kadar
ilerlemiş olan Romen Diojen karşısında, “reel politika”nız
gereği Alpaslan’a, “Sultanım! Senin 50 000 kişilik ordun
Bizans ordusunu durduramaz! İyisi mi gidip onlara teslim olalım! mı
diyecektiniz?
Arkadaşlar!
Size ve bize düşen, yanlışları tevil değil, bu iktidar
döneminden önce yaptığımız gibi, yanlışlara karşı
çıkmaktır! “Yanlışı başkası yapınca
eleştirelim, ama bize yakın olanlar yapınca görmeyelim”
zihniyeti, bizi hiçbir yere götürmez! Yanlışı yapanlar namaz kılıyor
olsalar bile, yanlış yanlıştır! Biliniz ki hepimiz yazdıklarımızdan
dolayı, Allah’a ve kamuya hesap verme durumundayız.
|
|