|
Yakup’un düğünü ne kadar da güzel?
Prof.
Dr. İhsan Süreyya Sırma -
26 Nisan 2005
2000
yılı sonbahar aylarıydı. Bir program için İstanbul’dan
Viyana’ya davet edilmiştim. Daha önce bir kere Avusturya’ya gelmiş,
üniversitede bir tarih konferansına katılmıştım.
Bu sefer ise, Avusturya İslam Federasyonunun davetlisi olarak, Eğitim
konusunda bir konferans vermek üzere gelmiştim. Havaalanında, yıllardır
hasretini çektiğim, ve bir an önce görmeyi merak ettiğim bir can
dostum karşıladı: İbrahim Halil Çelik… Kader onu, birçok
“garip Müslüman” gibi Avusturya’ya atmış, hayatının
bazı yıllarını orada geçirmeye zorlamıştı. Türkiye’deyken,
Urfa Belediye Başkanlığından dolayı kendisine hep “Reis”
diye hitap ettiğimden, “Vay Reis” deyip boynuna sarıldım. Kim
bilir bizim gibi kaç “zoraki gurbetçi” bu şekilde kucaklaşıyorlardır
diyâr-ı gurbette?..
Allah’ım!
Onları bu hâle sokanlar ne zaman hesap verecek?..
Reis’in
yanında, benim gibi ufak boylu, ama daha toplu ve afacan birisi vardı.
Beni tanıyor gibi yan yan süzüyor, hürmeten ceketinin düğmelerini
ilikliyordu. Hafif siyah sakallı bu gencin adı Resul’dü. Beni karşılamak
için Reis’i havaalanına o getirmişti. Adını ilk defa
duyduğum bir “melange” kahvesi içtikten sonra, Resul’ün
arabasıyla Viyana’ya doğru yola koyulduk. Daha sonra, kaderin bir
yazgısı olarak ben de Viyana’da yaşamaya başlayınca,
sık sık Resul’ü görecek, hayatımın çoğu, onun ve
onun arkadaşlarıyla geçecekti. Üçümüz beraber, Avusturya İslam
Federasyonu’nun o zamanki başkanı Mustafa Mullaoğlu’nun makamına
gittik. Mullaoğlu sadece “mullaoğlu” değil, gerçekten
de mollaydı. Hafızu’l-Kur’an olup, sadece Şam’da değil,
aynı zamanda el-Ezher’de de okumuş, kanlı-canlı bir genç.
İlk intibâda, böyle gençler de başkan olur mu diye insanın
kendi kendine sual edeceği geliyorsa da, daha sonra bu genci tanıyınca,
gerçekten kendi makamını, hem ilmiyle, hem de yetenekleriyle çok güzel
doldurduğuna şahit oluyoruz. Mullaoğlu’nun makamında biraz
dinlendikten, ve de yemek yedikten sonra, esas konferansımı vereceğim
yere götürülmek üzere birilerine teslim edilmek üzere götürüldüm.
Resul’ün
arabasından indik; ve beni, uzun boylu, sarışın, saçları
hafif seyrek; fakat bu vasıflarının hepsinden daha güzel olan güleç
yüzlü bir adamla tanıştırdılar. Bu adamın adı,
Yakup’tu.
Sadece
sözleriyle değil, hareketleriyle de oldukça kibar olan bu zat, başıyla
hafif bir reverans da yaparak, “Hoş geldiniz Efendim” dedi. Reis’e
de, “Abi nasılsın?” diye hitap eden, tatlı mı tatlı,
kibar mı kibar olan fidan boylu “Boşnak Hacı Yakup”la
böyle tanıştım.
Konferanslar
serisi vereceğim otel, dağlık bir yerde olduğundan, Reis’e,
o dağlarda biraz yürümek için bir ayakkabı almak istediğimi, mümkünse
beni bir mağazaya götürmesini söyledim. Çünkü artık Reis bir
Viyanalıydı…
Favoritten
Strasse diye bir yere götürdüler.
Spor
ayakkabısı bakarken, Yakup işime müdahale ediyor, ve spor
ayakkabısı almamı engelliyor:
-
Hoca! Öyle bir ayakkabı al ki, spordan sonra da giyebilesin! diyor.
Ben
spor ayakkabısı almakta ısrarlıydım. Ama Yakup’un
ısrarını yenemedim. Onu tanıyanlar, benim ne demek istediğimi
daha iyi anlayacaklar. Üstelik yeni tanışmıştım adamla;
ve münakaşa etmenin anlamı yoktu. Nihâyet, o zamanın parasıyla
fiyatı 2000 Şilin olan bir ayakkabı beğendi. Ayakkabı,
gerçekten, spordan sonra da giyilebilecek bir ayakkabıydı. Ben Şilin
hesabını bilmediğim için, bizim Türkiye’deki milyonlara göre[1]
ucuz gelmişti bana. “Peki, madem ikiniz istiyorsunuz, bu ayakkabıyı
alayım” dedim. Fakat ne yaptıysam, Yakup bana parayı verdirmedi.
Ben ise vermekte ısrar ediyordum. Nihâyet beni şöyle kandırdı:
-
Hocam, nasılsa bir müddet burada kalacaksınız, siz de aynısını
bana alırsınız, olur biter! dedi ve ayakkabıyı alıp
arabaya koydu.
O
günden sonra, 7 Nisan 2005 gününe kadar, Viyana’da bulunduğum sıralarda
en az haftada iki kez görüşüyorduk Yakup’la…
Hiçbir
zaman somurttuğunu görmediğim Yakup, soyadı gibi Gül’dü âdeta.
Onu tanımayan, sevmeyen yoktu Viyana Müslümanları arasında.
Hemen her kese iyiliği olduğu gibi, onun parasından nasibini
almayan cami de yoktu Viyana’da… Özellikle “Anadolu Camisi” için
neler yapmamıştı ki?
Son
günlerde, benimle beraber Bosna’ya gitmenin projelerini yapıyordu Yakup…
Tâ öğrencilik sıralarında Paris’ten İstanbul’a
giderken gezdiğim, hatta o zamanki Komünist rejim döneminde bir müddet
mecburi ikâmete mecbur edildiğim Sarayevo’ya beraber gidecektik… Ne
var ki “el-Abdu yudebbir v’Allahu yukaddir” hükmünce, bu projemiz
gerçekleşmedi ve hiçbir zaman da gerçekleşmeyecek.
Nisanın
son haftasında hastalandığım için pek dışarıya
çıkmadığımdan, hatta derse de gitmediğimden, arkadaşlardan
haberim yoktu. 12 Nisan günü Resul telefon etti; “Hocam nasılsın?”
diye sordu. İyi olduğumu söyledikten sonra, ben de onun nasıl
olduğunu sordum. Cevaben, “Hocam hiç iyi değilim!” deyince, “ne
o Resul yine kendini yordun da, belin mi ağrıyor?” diye sordum.
Fakat Resul, “Hayır Hocam, duymadın mı?” deyince durakladım,
ve bir şey soramadım. O devamla: Hocam Yakup’u kaybettik! demez mi?
Resul
şaka yapıyor diye kendi kendime teselli vermeye çalıştıysam
da, söyledikleri gerçekti. Onu bana ilk tanıştıran Resul, bu
sefer de ölümünü haber veriyordu…
Biz
insanoğlu ne kadar da gafilmişiz? Sanki inanasım gelmiyordu
Yakup’un ölümüne…
Ve
şairin şu beytini hatırladım:
Ölmek
kaderde var yaşayıp köhnemek hazin
Buna
bir çare yok mudur yâ Rabbelâlemin?
Yakup’u
en son 7 Nisan günü görmüştüm. Hava soğuk olduğu için “Resul’un
Yeri”nden beni evime kadar arabasıyla götürmüştü… Bu,
Yakup’la son görüşmemizdi; ve bir daha hiç görüşmeyecektik.
Yakup’un
vefat haberi bu şekilde bana ulaşınca, arkadaşların
toplandığı Resul’un Yeri’ne gittim. Arkadaşların
hemen hepsi oradaydılar: Mehmet Vural, Hüseyin Ünal, Hacı Hikmet,
“Kürt Ahmet”, Resul ve diğerleri…
Neredeyse bir an için boş bulunup, “arkadaşlar Yakup nerede?”
diye soracaktım ki, birden ne için o saatte orada olduğumu hatırladım
ve sorumu sormaktan vazgeçtim.
Birkaç
dakika kaldıktan sonra, Hacı Hikmet’le hastaneye gittik. hastanenin
kapısında Yakup’un ağabeyleri Hüseyin ve Osman vardı.
Onlarla görüştükten sonra, beyaz önlüğü giyerek Yakup’un yanına
gittim. Hâlâ yaşıyordu Yakup. Vücudu sıcaktı; ama beyin
fonksiyonlarını çoktan yitirmişti. Hiç mübalağa etmeden söyleyebilirim
ki Yakup’un ölü yüzü, diri olanından çok daha güzeldi. Benim onu
ziyaret ettiğim sıralarda, kim bilir hangi melekler yarışıyordu
onu cennete götürmek için… Fazla dayanamadım, ve arkadaşların
yanına döndüm. Birkaç gün sonra da kalp ve solunum yolları
fonksiyonları da durdu ve Yakup dünya hayatına vedâ etti.
22
Nisan 2005 günü Cuma namazından sonra Yakup’u, 11. Viyana’daki mezarlıkta
ebedî istirâtgâhına yolladık. Büyük bir kalabalık vardı
cenazede. Onun can dostlarından İbrahim Halil Çelik de gelmişti
cenazeye…
Yakup’u
eller üzerinde defnetmeye götürürken, şöyle demişim yanımdakilere:
Yakup’un
düğünü ne kadar da güzel?
Nur
içinde yat Yakup’um… Allah’ın rahmeti, Resûlullah(s.a.s)’in
şefaati seninle olsun. Amin…
|