TASAVVUF VE CİHAD
Prof. Dr. İhsan Süreyya SIRMA
13.
11. 1994 - Eskişehir
Bismillahir rahmanir rahim.
Değerli kardeşlerim!..
Fransız şairi Lamartine'nin bir
sözü var... On ciltlik bir Türkiye tarihi yazmış ve onun ön sözünde
diyor ki: "Türkleri anlıyabilmek için, onlarla özdeşleşmiş
olan dinlerini öğrenmek lâzım!.. Dinleri olan İslâm'ı
da öğrenmek için Muhammed'i bilmek lazım. Onun için, ben
eserimin birinci cildini Muhammed'e ayırdım." diyor ve ilâve
ediliyor: "On senede hazırlayıp size sunduğum bu
binlerce rivayet içinde, edip olan ben değilim. Konunun bizâtihi
kendisi edibânedir. Yâni İslâm'ın kendisi buna lâyıktır."
diyor.
Bana verilen konu biraz çetrefilli bir
konu... Biraz mayınlar üzerinde oynayan bir rolü gerektiriyor. Ve
tarih deyince insanın aklına mutlaka bir kronoloji geliyor. Ben
de biraz tasavvufun adeta kronolojisini yapmaya çalışacağım.
Çünkü dün, Akif Bey kardeşimiz "Bu Adem'den başlıyor."
dedi; doğrudur. Şimdi madem ki Adem'den başlıyor biz de
ondan başlıyalım. Ama bugüne kadar nasıl getireceğiz.
Bu kısa dakikalar içerisinde inşaallah gayret edeceğiz.
Allah-u Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de
buyuruyor ki: "Ben insanları ve cinleri sadece bana kulluk yapsınlar
diye yarattım." O halde İslami yaşantının özü
olan tasavvuf bunu mündemicdir, içine almıştır. Biz kulluk
yapmak üzere, zahid olmak durumundayız.
Kur'an-ı Kerim'e baktığımızda,
Allah-u Teâlâ insanları dört sınıfa ayırıyor.
Bunların dışında yok: Mü'min, kâfir, münafık,
bir de müzebzeb olanlar, yâni ne oldukları belli olmayanlar...
Menfaati neredeyse, bir orada bir burada görünür, ondan sonra çeker
gider. Şimdi asıl olan bu kulluk nasıl yapılacak?
İşte, mesele budur.
Benim kanaatime göre ve şu ana kadar
edindiğim bilgilere göre İslâmı'n özü olan bir şey
vardır ki, biz müslümanlar bir kişinin vefatını duyduğumuzda
onu terennüm ederiz. Ne deriz?..
(İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.)(Bakara
156) İşte bu insanlığın tarihçesidir. Biz Allah'ınız.
İşte bizim Allah'a ait oluşumuz, tasavvufun özüdür. Ve
cihad bunu gerçekleştirmenin kavgasıdır. Biz Allah'ınız,
ne demek?.. "Hak" olan tarikatların --bunu tırnak içine
alıyorum; çünkü hak olmayan, batıl olan bir sürü tarikat
vardır-- hemen hepsinde bir zikir formülü var:
(Efdaluz zikri lâ ilâhe illallah.)
Tasavvuf tarihin kavgasıdır. Ve cihadı bunun üzerine
oturtuyoruz. Başka deyişle, tasavvuftaki cihad illâ'nın, yâni
kelimeyi tevhiddeki illâ'nın tahakkuku için lâ dememizin kavgasıdır
cihad...
Şimdi ben tabiî sizlere bunu
anlatacak değilim. Ancak şunu söylüyorum. Peygamber Efendimiz'e
kadar olan bütün peygamberler insanlara bir tek şey öğrettiler:
"Lâ ilâhe illallah deyin; Allah'tan başkasına kul olmayın!"
İslâm'ın birinci şartındaki kelimeyi şehadette lâ
ilâhe illallah var... "Lâ ilâhe illallah" derken hangi ilâhlara
karşı çıkıyoruz? Bunu hiç düşündük mü? Eğer
peygamber zamanındaki Lât'a, Menat'a karşı çıkıyorsak,
onlar bitti. Ama madem ki İslâm'ın ilk şartıdır;
o halde, piyasada kendilerine lâ denilip karşı çıkılması
gereken bir sürü ilâh vardır. İşte bu sahte ilâhlarla mücadeleye
biz cihad diyoruz. Ve tasavvufun özü bu olmak lâzım!..
Pakistan'lı şair Muhammed İkbal,
çok güzel söylüyor: "Bana İslâm'ın lâ kılıcını
verin, insanları ezmekte olan emperyalist heykellerinin nasıl
devrileceklerini ve illâ'nın nasıl hakim olacağını
ben size göstereyim!"
O halde felsefedeki o negosyon dediğimiz
şey budur. Siz eğer bir şeyleri inkâr etmesini bilmiyorsanız,
karşı çıkmazsanız; başka bir deyişle, biz
zikirde lâ ilâhe demeden illallah dersek olmaz. İllallah demek çok
kolay ama önce sahte ilahlara lâ demek lazım. Ve işte bu mücadele
odur.
Tasavvufdaki cihad, başka kelimelerle
şeytana ve onun bütün sistemlerine karşı çıkmaktır.
Ne demek; şimdi bunu birkaç kelimeyle açıklamak istiyorum,
yoksa anlayamayız. Bakın bugün eğer dünya üzerinde beş
milyar insan yaşıyorsa ve bunun beşte biri müslümansa;
fakat en çok bunlar ölüyor, bunlar eziliyorsa, bunların dininde bir
yanlışlık olması lazımdır. Ha, işte bunu
anlamak lâzım! Nedir bakın, Şeytan'dan dedim. Şeytanı
değerlendirirken size birşey hatırlatmak istiyorum. Şeytan
biliyorsunuz Adem Aleyhisselâm yaratılıp Allah-u Teâlâ'nın
emri ile bütün melekler ona secde ettiler. Şeytan, yani İblis,
secde etmedi. Arkadaşlar, İblis'in şeytanın bu
hareketini biz anlamazsak, bugünkü problemlerimizi çözemeyiz. Tasavvufu
da anlayamayız.
Bakın şeytan Allah'a ne dedi?..
Allah'a dedi ki:
(Halaktenî min nâr) "Ya Rabbi! Sen
beni ateşten yarattın!" Allahı yaratıcı
olarak kabul ediyor. Peki neyi kabul etmiyor, niye şeytan kafir?..
Diyor ki; "Ya Rabbi! Sen beni yarattın, yeri göğü yarattın,
cenneti yarattın; yalnız, benim işlerime sen karışma!"
diyor. "Sen bir kanun yaptın. Senin yaptığın
kanuna göre benim Adem'e secde etmem gerekir. Ben onu tanımıyorum
ve diyorum ki: Benim kanunuma göre, ben topraktan yaratılana secde
etmem ve etmiyorum!" diyor. Dolayısıyla "İlâhî güç
benim işime karışmasın!" diyen felsefenin, yani
laik felsefenin ilk kurucusu, böylece şeytan oluyor ve ilk laik de
şeytan oluyor.
Bugün yanlış bir yola girmişiz.
Bugün piyasada bir sürü adı müslüman olan insanlar var... Şeytan
gibi davranıyorlar ve diyorlar ki: "Allah bizi yarattı,
fakat işimize karışmasın!" Öyle diyorlar efendim.
Tasavvuf, yâni İslâm, emr-i bil ma'ruf, nehy-i anil münker'dir.
Yani bazı hocaların tercüme ettiklerine ben katılmıyorum.
İyiliği, kötülüğü falan değil; Allah'ın
emrettiği şekilde yaşamayı emreden bir kuraldır,
bir müessesedir.
Onun için yine İkbal diyor ki:
"Kim Allah'ın rızâsının dışında
birisine kılıç çekerse, onun çektiği kılıç doğrudan
doğruya kendi kalbine saplanır." O halde cihad sadece Allah
içindir. Toprak için, taş için bilmem ne için; yok böyle şey
ha!..
Resulullah SAS, bizim için usve-i
hasenedir. Meselâ Bedir Savaşı'ndan bir sahne... Enfal Sûresi'ni
okuyacak olursanız, Allah-u Teâlâ orada açıkça diyor ki:
"Görünmeyen ordular müslümanlara yardım ettiler." Ancak,
müslümanların hazır olması lazım!..
Şimdi bugünümüze yavaş yavaş
taşımaya çalışacağım. Önce doğru
tasavvufdan bir iki misal: Hazret-i Ömer zamanında İslamî fütûhat
devam ediyor. Bizans kralı Kudüs'teÉ Şu bizim Başbakan'ın
arz-ı mev'ûd deyip İsraillilere vermek istediği Kudüs var
ya!.. Ama inşaallah biz bir gün onu işgalden kurtaracağız.
Neden?.. Çünkü siz almaya mecbursunuz, eğer Kur'an'a inanıyorsanız.
Demin burada hoca efendi Tâhâ suresini okudu. Allah-u Teâlâ, Musa'ya:
"Sen Tuvâ Vadisi'ne giriyorsun, ayakkabılarını çıkar!"
diyor. Mukaddestir orası, bizim için mukaddes olanları biz başkasına
arz ediyoruz. Yapamayız ha!
Henüz Kudüs müslümanlar tarafından
feth edilmemişti. Bizans Kralı etrafını çağırıp:
"--Bu müslümanlara ne oluyor? Düne
kadar açtılar, her gün benim bir memleketimi feth ediyorlar."
diyor.
"--Bilmiyoruz kralım, onlara
esir düşüp gelmiş bir askerimiz var... Ona bir soralım!"
diyorlar.
Çağırıyorlar ve asker
geliyor. Kral soruyor:
"--Bana müslümanları anlatır
mısın?"
Ve anlatıyor Bizanslı asker:
(Hüm zühhâdün fil leyl ve fursânün
fin nehâr.) "Onlar gece zahiddirler; ellerinde Kur'an dedikleri bir
kitap var onu öğrenirler. Sabah oldu mu, atın sırtına
biner, cihad dedikleri savaşa giderler."
Kral üzülüyor ve ayaklarını
yere vuruyor:
"--Eğer sen yalan söylemiyorsan,
şu bastığım topraklar da onların olacak!"
diyor.
Bir sene sonra onların oldu. Hazret-i
Ömer RA teslim aldı. İşte gerçek tasavvuf odur. Biraz
sonra size söyleyeceğim gibi, İslâm'ın kılıcını
omuzlardan indirip kınına sokan bir hareket tasavvuf olamaz!..
Hz. Ömer RA zamanında İran feth
edildi. Peygamber SAS Efendimiz'in dayısı sayılan Sa'd bin
Ebi Vakkas İran cephesinin komutanıydı. Ona bir parola gönderiyor
Hazret-i Ömer RA, diyor ki: "Siz savaşa katılan bütün
askerlere emredeceksiniz, savaşırken 'lâ havle ve lâ kuvvete
illâ billah' diyecekler. Hem kılıç sallıyacak hem de 'lâ
havle ve lâ kuvvete illâ billah' diyecekler."
Biliyorsunuz tarikatta bu bir zikirdir.
Yani güç, kuvvet her şey Allah'tandır. Siz buna inanacaksınız.
Allah bu dediğinizi sizin bileklerinizde oynayan kılıçta
tahakkuk ettirecek. İşte cihad budur. Bir başka tabirle fiilî
cihadla, zikrî cihad paralel gider. Birbirinin mütemmimleridir. Değilse,
İslâm Alemi'nin her tarafı kana bulaşmış... Ben
şimdi diyeceğim ki, "Arkadaşlar! Cezayir kan ağlıyor,
Bosna kan ağlıyor, Azerbeycan kan ağlıyor, Güneydoğu
kan ağlıyor!.. Çıkarın tesbihlerinizi, tevhid çekelim!"
Böyle bir şey olmaz!
--O halde nasıl olur?..
Fiilen bunun mücadelesini veririz. Ondan
sonra Allah'a tevekkül eder, tesbihle devam eder, destekleriz. Hazret-i Ömer'in
dediği gibiÉ Çünkü bu tahakkuk etmiştir.
Peygamber Efendimiz SAS'in sahabileri
zamanında meşhur bir hadise vardır: Sariye hadisesi...
Hazret-i Ömer RA bir gün hutbe okurken, hiç konuyla ilgisi yokken diyor
ki, "Ya Sariye tûlel cebel! Ey Sariye dağa tırman, dağa!.."
Cemaat Hazret-i Ömer'e soruyor: "Biz anlıyamadık ya Emirel
Mü'minin. Neyin nesidir bu? Sariye kimdir?" Bir İslam komutanı
Irak bölgesinde savaşıyor. Bir ay sonra gelince ona soruyorlar.
O diyor ki: "İran ordusu bizi saracaktı ve Emirel Mü'minîn'in
sesini duydum. 'Hadi dağa tırman!' dedi. Dağa tırmandık
ve galip olan bizler olduk."
Tabiî, o duruma gelebilmek için Hazret-i
Ömer'in sesini Sariye'ye duyurma; Sariye'nin de Hazret-i Ömer'in sesini
duyabilme derecesine ulaşabilmesi için, önce cihadı başlatmak
lazım. İşte mesele odur. Biz eğer ruhumuzda ve
beynimizde de cihad diye birşey oluşturmamışsak, bizi
Sariye duyamaz.
Meselâ İslâm'la mücadele etmiş
birisi için mevlid, yâni Peygamber Efendimiz SAS'in doğumunu vesile
kılmanın hiçbir anlamını göremiyorum ve burada benim
meslektaşlarım, hocalar nasıl bunu yapıyor, bunu düşünüyorum.
Şimdi bakın tasavvufta cihad
nedir?.. Allah rahmet eylesin Attar, bir müridine: "Oğlum, git
çarşıdan ara kendine bir dert bul. Eğer bulamazsan gel,
benden ödünç al!" diyor. Sana vereyim demiyor. Çünkü onun
ihtiyacı var. Bu müslümanların derdi yok, rahattırlar.
İşte cihad onları rahatsız duruma getirir.
Bir sahabi Peygamber SAS'e gelip diyor ki:
"Ya Rasûlallah! Bir gün şu kılıcı bırakıp
rahat edeceğimiz gün gelmiyecek mi?.." SAS Efendimiz buyuruyor:
"Vallahi kıyamete kadar müslümanın rahat edeceği günler
çok az olacak!" Neden?.. Çünkü bunun karşılığında
Cennet var... Cennet bedava değil... İşte onun içindir ki
İkbal tehlikeyi ne gösteriyor biliyor musunuz: "Bir tehlikeyi seçmek
imtihandır. Bu ruhla bedenin bir araya gelişinin miyarı, ölçüsüdür."
Eğer siz bedeninizi ortaya koymuyorsanız, siz imtihanı
kaybetmişsiniz.
Hocalarımız daha iyi bilir; ne
yaptılar? Dediler ki:
"--Efendim ben İslâm için koşturur
giderim, cihada giderim amma, viran olası hânede evlâd ü iyal
olmasa!.."
Gençler için tercüme edelim:
"--Ben bu İslam için koşuşturur,
cihad yaparım amma; yıkılası evimde çoluk çocuk
olmasa, karı olmasa, apartman olmasa, mobilya olmasa, arsa olmasa,
mercedes olmasa giderim."
İşte bu zihniyeti getirdiler. Bu
zihniyetin İslâm'la alâkası yok!..
Şimdi doğru olan tasavvuftan bir
misal: Mevlânâ'nın şeyhlerinden sayılan Necmeddin-i Kübrâ
var... Harzemşahlılar zamanında Moğollar geliyor üzerine...
Moğol komutanı haber gönderip Necmeddin-i Kübrâ'nın
şehri terketmesini istiyor. Bu haber gelince, Şeyh hırkasını
çıkarıp asıyor, "Şimdi cihad zamanıdır!"
diyor. O yetmiş, seksen yaşında kılıcını
çekiyor, bir moğol askeriyle boğuşurken, cihad ederken
şehid oluyor.
Tabiî, Mevlânâ onu çok güzel dile
getiriyor: "Biz o kimselerdeniz ki, o muhteşemlerdeniz ki, bir
elimizde kadeh tutuyoruz. --Tabi bunlar teşbihlerdir.-- Biz öyle zayıf
keçilerin boynundan tutan insanlardan değiliz." Ve ilâve ediyor:
"Bir elde, imanın o tertemiz şarabını çekeriz;
bir elde de biz kâfirin perçemini tutarız."
--Ne demek perçem?..
Moğol askeriyle boğuşurken,
Necmeddin-i Kübrâ'nın elinde o Moğol askerinin saçları
kalıyor. Şehid oluyor, ölüyor; ama Moğol askeri kurtulamıyor
o elden. Geliyorlar, uğraşıyorlar o şehidin elini açamıyorlar.
Nihayet Moğol askerinin saçlarını kesiyorlar, öyle
kurtuluyor. Mevlana: "İşte, biz buyuz. Bir taraftan lâ ilâhe
illallah zikrini çekeriz; ama, bir taraftan da kâfirin boynunu vururuz."
diyor. İşte budur.
Tasavvuf olmayan bazı şeyler
tasavvufa girmiş. Şöyle bir tabir vardır: "Tasavvuf, müslümanların
cihad kılıcını omuzlarından indirip kınına
sokmuş..." Bu böyle midir, değil midir?.. Şundandır
bakın. Bir iki misal vereceğim. Her yerde görürsünüz: "Yaradılanı
severiz Yaradan'dan ötürü..."
Bir iki sene önce Erzurum'a bir zat gelmişti;
adını söylersem hepiniz tanırsınız. Hoca dedi ki:
"Ben buradan ayrılır ayrılmaz Marmaris'e gidip Kenan Paşa'yı
ziyaret edeceğim." "İyi misin?İyi doktor arkadaşlarım
var, rahatsızsan?.." diye sordum. "Memlekette müslüman mı
kalmadı?" dedim. Bunun üzerine, "Severiz yaradılanı
Yaradan'dan ötürü..." dedi. "Yâni, Yaradanın düşmanını
mı seviyorsun?" dedim. "Severiz..." demez mi?
Efendim bu zihniyet yanlış! Bu
yanlış şeyler, bizim doğru olan tasavvufumuza sokulmuş
ve insanımız köleleştirilmiş. Onun için ben piyasada
çok rastlıyorum: Gündüz lâik, gece mürid... Sanki günah çıkartma
müessesesi yaptılar. Böyle tasavvuf olmaz!
Ondan sonra diyorlar ki: "Vurana
elsiz gerek, dövene dilsiz gerek, koyundan yavaş gerek." Burada
hocamız var; hocam bunun İslâm'la alâkası var mı?..
Vurana ne gerek?.. Kısas gerek!..
Haa, bir de müslümanla gayr-i müslimi
biz karıştırmışız. Bir müslüman bize bir
şey yaptıysa; tamam, biz onu hoş görürüz. Yunus böyle söylüyor.
Ama şimdi laikler bize vuruyor; biz diyoruz ki: "Hoş karşılayalım!.."
Bir gün bir laik bana dedi ki:
"--Ya Hoca ne karşı çıkıyorsun?
Bak Yunus ne diyor: Sövene dilsiz gerek, vurana elsiz gerek..."
"--Bak arkadaş! Yetmiş
senedir siz bize sövdünüz, dövdünüz. Biraz da biz dövelim!"
dedim.
"--Yok yok hoca," dedi. "O
sizin içindir, hep biz döveceğiz hep siz susacaksınız!"
İşte yanlış tasavvuf
budur.
Bu tasavvufun müsbet olanı yok mudur?..
Sultan Abdülhamid zamanında --Allah rahmet eylesin-- bu
emperyalistlere karşı tarikatlar devreye sokuldu. Bizim bildiğimiz
Şeyh Şamil hareketi bir tarikat hareketidir. Kuzey Afrika'da, başka
yerlerde şu anda ayrıntılarına giremiyeceğim bir
çok tarikat hareketleri vardır. Onlar gece zikreder, gündüz cihad
ederlerdi.
Şimdi tabiî, kendi memleketimizden
de bir misal vereyim. Allah rahmet eylesin, Şeyh Abdullah vardı;
benim hocamın hocası... Rus ordusu iki yönden Anadolu'ya
gelecekti. Birincisi Van'dan Pervari, Siirt üzerinden; diğer taraftan
Bitlis, Diyarbakır üzerinden... Pervari'nin Bidar diye bir köyü var...
Rusların geldiğini anlayınca müridlerini alır ve bir
dağı tutar. Bu Şeyh Abdullah ve arkadaşları öyle
bir cihad sergiler ki, Rus ordusu oradan geçemez.
Haa, gerekince işte bu!..
Size modern zamanlara ait bir hatıramı
anlatıp bitiriyorum. Fransa'da benim oda arkadaşım bir Fransız
vardı. Adı Kristiyan'dı. Jeoloji doktorası yapıyordu.
Manavgat üzerinde çalıştı. Bana dedi ki: "İhsan,
ben maalesef Cezayir savaşına katıldım."
Biliyorsunuz Cezayir'li kardeşlerimiz Fransızlara karşı
cihad ilan edip onları dışarı atmak istediler. Maalesef
o zamanki bizim hükümetimiz Cezayir'i değil, Fransa'yı
destekledi; Menderes zamanındaÉ Onu da öyle kapatıyorum, geçiyorum.
O ayrı bir konferans konusu...
Arkadaşım devam etti: "Ben
maalesef o savaşa katıldım. O savaş Kostantin'de,
rahmetli Mâlik Bin Nebi'nin memleketinde, başladı. Orada mücahidleri
kovalıyoruz." dedi. Bu arada bana sordu:
"--Mücahid nedir biliyor musun?"
"--Yok, bilmiyorum!" dedim.
"Nedir?" dedim.
O dedi ki:
"--Müslümanlardan Allah için savaşanlara
mücâhid derler." Cezayir'li kardeşlerimiz mücâhid kelimesini
Fransız lügatlarına soktular. "Mücahidleri kovalıyoruz.
Emrettim askerlerime dedim ki; ateş etmeyin gelişigüzel,
birbirinizi vurursunuz. Hepsini bir camiye dolduralım, temizleyelim.
Ondan sonra camiye doldurduk," dedi. (Ben 1970'te gittim; orayı
ziyaret ettim.) "O cami doldu" diyor. "Ben askerleri duvarın
dibine dizdim ve dedim ki, 'Ön saftan başlayacaksınız, kaçamak
olmasın! Ben ateş deyince ateşleyeceksiniz.' O arada birisi
kalktı. 18-19 yaşlarında sarı sakallı bir genç: 'Yâ
Latîf!..' dedi."
Arkadaşlar! Bana bir kafir anlatıyorÉ
Öyle bir kafir ki, kendi dininden de çıkmış, ateist... Lâikliği
de bırakmış. O kelimeyi unutmamış, diyor ki:
"'Yâ Latif!..' dedi. Onun ardından camidekilerin hepsi 'Yâ
Latif!..' demeye başladı. Ya Latif!.. Ya Latif!.. Ya Latif!..
Cami gidip gelmeye başladı. Ben de, askerlerim de nasıl dışarıya
kaçmışız; ben onu hâlâ anlayamadım!.." dedi.
Ben tabiî ona, "Gel müslüman ol,
anlarsın!" dedim. Ama hidâyet Allah'tandır.
Şimdi kardeşlerim şunu
diyorum: Allah bize diyor ki "Ben, sizi korurum!" Ancak o
Cezayir'li kardeşlerimiz ne yaptı? Tüfeklerini kullandılar,
kurşunları bitti, taşları bitti, sopaları bitti,
ve Allah'ın evine sığınıp dediler ki: "Yâ
Rabbi! Senin Latîf sıfatına sığınıyoruz.
Bizim yapacağımız bu kadar, bitti." Ve Allah onları
korur tabii... İşte tasavvufta cihad da budur: Zikir ve eylem
yanyana...
Eylemi ön plana çıkarmayan bir
tasavvuf, sahte bir tasavvuftur ve böyle bir tasavvuf yoktur. Bizim anlattığımız
tasavvuf, Resulullah'ın cihadıdır, Fatih'in cihadıdır.
Ve bugün dünyanın şurasında, burasında mücâdele
veren müslümanın İslamî hareketidir.
Beni dinlediğiniz için teşekkür
ediyorum.
|