|
Zizim’in Kulesi ya da
Cem Sultan’ın zindanına
seyahat - III
Cem
Rodos'a Kaçıyor
Prof.
Dr. İhsan Süreyya Sırma -
21 Mayıs 2007
II.
Beyazıt savaşı kazanmış, kardeşi Cem uzaklara kaçmıştı
amma; o hâlâ İstanbul’daki Osmanlı tahtı için tehlike arz
ediyordu. Bundan dolayıdır ki Sultan II. Beyazıt kara kara düşünüyor,
kardeşi Cem’i nasıl İstanbul’a getireceğinin veya en azından
nasıl onu güvence altında tutabileceğini düşünüyordu.
Sultan
Beyazıt bu düşüncedeyken, kardeşi Cem, Karaman oğlu Kasım
Bey’in daveti üzerine annesi ve ailesinin diğer fertlerini Kahire’de bırakarak
tekrar Anadolu’ya geçti ve kardeşi Beyazıt’a aynı teklifte
bulundu; yani devleti kendi aralarında paylaşmayı önerdi. Kan
akmasını istemeyen Beyazıt, onun bu teklifini de reddetti ve Kudüs’te
ikamet ederek şehzadeliğini sürdürdüğü takdirde, kendisine
şehzadeliğinde geliri ne ise, aynı şekilde verileceğini
haber verdiyse de, Cem ihtirasından vazgeçmedi; devletin ikiye ayrılmasında
ısrar etti. Bunu kabul etmeyen Beyazıt, Cem üzerine Hersekzâde Ahmed
Paşa’yı gönderdi. Ağabeyi Beyazıt’a karşı bir
varlık gösteremeyen ve her taraftan ümidini kesen Cem, Karaman valiliği
sırasında kendileriyle temas kurduğu Rodos Şövalyelerine
gitmeyi kararlaştırdı[1].
Bu
kararı alırken, muhtemelen Mısır’a dönme fırsatı
bulamadı, ya da kendisini Mısır’da yeteri derecede güvencede göremedi.
Ya da üçüncü bir ihtimal olarak da, Rodos üzerinden Rumeli’ye geçip,
oradan kardeşi Beyazıt’a karşı kuvvet toplamak istiyordu.
Onun içindir ki, hırsının kurbanı olan Cem, bu hırs uğruna
Hıristiyan şövalyelerine sığındı. Bu şekilde
Rodos’ta bulunan “Kudüs Saint-Jean Şövalyeleri”ne sığınmayı
yeğleyen Cem’in, uzun Frenk macerası burada başladı.
Memluk Müslümanları yanında kendisini emniyette hissetmeyen Cem,
Rodos şövalyelerine sığınarak bu güvenceyi sağlamayı
beklemiş fakat büyük bir yanılgıya düşmüştür. Cem
Sultan, gayrimüslim şövalyelerinin, kendisini Mısır Memlukları
gibi “Sultan oğlu” olarak, alâyıvalâyla karşılayacaklarını
sanmış, böyle davranmakla, kendisi açısından büyük bir
hata yapmıştır. Gerçi Rodos Şövalyelerinin Reisi olan
Pierre d’Aubusson gerçekten onu bir prens gibi karşılamış,
ona saygıda kusur etmemişti. Fakat bütün bunlar, onu ileride “yem
olarak” kullanmak içindi. Çünkü onlar için Cem “bulunmaz bir av”
niteliğini taşıyordu. Cem Sultan’ı, Osmanlı
Devleti’ne, yani kendi kardeşi II. Beyazıt’a karşı koz
olarak kullanmak isteyen Avrupa, onun bu esaretinden azami derecede istifade
etmek istiyordu. Cem ise, Rodos’u bir etap kabul edip, oradan Avrupa içlerine
geçerek II. Beyazıt’a karşı ittifaklar kurmak niyetindeydi.
Şövalyeler ise asla ellerindeki bu avı/esiri kaçırmayı düşünmüyorlardı[2]. Çünkü şövalyelerin lideri Pierre d’Aubusson,
ele geçirdiği bu büyük fırsatı değerlendirip, Hıristiyan
dünyasında ün kazanmak ve bu ünü kazanabilmek için de Cem’i koz
olarak kullanıp bir Haçlı Savaşı başlatmak istiyordu.
Nitekim o, Papa II. Innocent’a gönderdiği 29 Temmuz 1482 mektubunda
şöyle diyordu:
“Şimdi
Muhammed ümmetini yok etmenin tam zamanı. Şayet Cem’e yeteri kadar
kuvvet sağlanabilse, o Beyazıt üzerine gidecek ve Beyazıt korkup
bir şey yapamayacak. Böylece elimizden çıkmış olan
Yunanistan’ı da geri almış olacağız. Onun için
Cem’i elde tutmaya devam ediyorum”[3].
Rodos
adasına bu şekilde çıkan Cem Sultan’ı herkes merak
ediyordu. Çünkü o, sıradan bir prens değil, İstanbul Fatihinin
oğluydu. Yanındaki hizmetçileri ona “Cemşid”, ya da
bunun kısaltılmışı olan “Cem Cem” diyorlardı
ki, Rodoslu Hıristiyanlar, “Cem Cem”i “Zizim” olarak
telaffuz etmeye başladılar. Artık Cem Sultan’ın Batı’daki
ismi “Zizim” olmuştu. Bu arada Cem’in Mısır’da
kalan annesi, oğlunu geri almak için Rodos şövalyeleriyle irtibata
geçiyor; fakat şövalyeler bunun karşılığında çok
yüklü paralar istediklerinden, bu teşebbüsler akim kalıyordu. Rodos
Şövalyeleri lideri bu entrikalarıyla hayli para kazandı. Bir
yandan kardeşinin emniyetini sağladığı için II. Beyazıt
para ve hediyeler gönderiyor, diğer taraftan da Mısır’dan
durmadan paralar akıyordu Rodos’a…
Rodos
Şövalyelerinin tarihi, Haçlıların gelişinden önceki dönemde
Kudüs’te yaptıkları bir hastane faaliyetiyle başlıyor.
Fakat Haçlılar Kudüs’ü işgal ettikten sonra askeri faaliyetlere
başlayıp, bağımsız bir güç oldular ve Haçlılara
yardım ettiler. Haçlılar Müslümanlar tarafından Kudüs’ten
çıkarıldıktan sonra da önce Kıbrıs’a daha sonra da
Rodos’a yerleşip faaliyetlerini oradan sürdürdüler. Artık onlar
bir korsan çetesinden başka bir şey değillerdi. Gerçi hâlâ
kendilerine “Hastane şövalyeleri” diyorlardı amma,
pratikte savaşan korsanlar olmuşlardı. Mamafih bu şövalyelerin
başlangıçtan beri niyetleri hastanelerde hasta tedavi etmekten ziyade,
önlerine geleni soymaktı. “Hastane”
ve üzerlerinde taşıdıkları “Haç” simgesini de
sadece sömürü ve kendilerini kamufle etmek için kullanıyorlardı.
Tapınak
Şövalyeleri[4]
Haçlı
Savaşları ve devamında, sadece Müslümanlara değil, Hıristiyan
ve Yahudilere de zulmeden ve kendilerine “Tapınak Şövalyeleri” ya
da “Hastane şövalyeleri” de denen bu korsan güruhu üzerinde biraz
durmak istiyoruz:
Hicri
492(milâdi 1099) yılında Kudüs Hıristiyanların eline geçince[5],
başlarında Fransa’nın Champagne bölgesi hudutları içinde
bulunan Payens'li Hugue'nün bulunduğu bir kaç Hıristiyan,
kendilerine "Tanrı'nın fakir şövalyeleri", ya
da "Kudüs Mabedinin fakir kardeşleri"[6],
yahut “Tapınak Şövalyeleri”[7]
adını takarak, Kudüs’e giden Hıristiyan ziyaretçilerin(pèlerins)[8]
yol emniyetini sağlamak gayesiyle(!) bir eylem başlattılar ki
"Templier" hareketinin menşei budur.
Din adına kurulmuş olan bu tarikat, kısa zamanda bir eşkıya
güruhuna dönüştü; ve kendisine tabi olmayanları katletmeyi ilke
edindi ki araştırmamıza konu olan Rodos şövalyeleri, bunların
kalıntılarıdır.
Mesela
Fransa'dan itibaren başlamış olan bu katliamlarla ilgili bir
kaynakta[9]
şunları okuyoruz:
"1209
da Kuzey Avrupa'dan 30.000 kişilik şövalyeler ve yaya askerlerden oluşan
ordu kasırga gibi güneye, şimdiki Güney Fransa olarak bilinen
Pirenelerin Kuzey-Güney eteklerine indiler. Yapılan savaşta bütün
topraklar tahrip edildi, ekinler yok edildi, kasaba ve şehirler yerle bir
edildi, tüm ahali kılıçtan geçirildi. Bu imha hareketinin hacmi o
kadar büyük, o kadar dehşetliydi ki, bu olay modern Avrupa tarihinde ilk
"jenosid"(soykırım) olarak bilinir. Meselâ yalnızca
Beziers kasabasında, 15.000 kadın, erkek, çocuk katledildi. Bunların
çoğu kilisede katledildi. Bir görevli Papa'nın temsilcisine,
inananlarla sapkınların nasıl belirlendiğini sorduğunda;
cevap "öldürün hepsini, Tanrı kendinden yana olanları tanıyacaktır"
olmuştur. Bu alıntı çok yaygın söylenmesine rağmen doğru
olmayabilir. Bununla beraber, bu alıntılar fanatik gayretkeşliği
ve yapılan gaddarlığın, zulümlerin derecesini belirtir.
Papa'nın aynı temsilcisi Roma'da oturan III. Innocent'a gururla yazdığı
mektupta şöyle diyordu: "Ne yaş ne cinsiyet ne de statü farkına
bakılmaksızın herkes öldürüldü". Beziers'den sonra, tüm
Languedoc bölgesi işgal edildi. Perpignan, Narbonne, Carcossone, Toulouse
düştü. İşgalciler geçtikleri yerlerde ölüm, kan bıraktı.
Yaklaşık kırk yıl süren bu savaşlar Albigen saldırısı
olarak bilinir. Kelimenin tam anlamıyla bir saldırı idi. Bu
terim Papa'nın kendisi tarafından adlandırılmıştı.
Filistin'e saldıran Haçlılar gibi, urbalarında haç işareti
vardı. Saldırıya katılanlar için ödüller
vadedilmekteydi. Bunları harekete geçiren amil, günahlardan arınmaya,
yaptıkları bu kutsal görevin günahlarına kefaret olacağı,
cennet vaadi ve tabii ki çapuldan elde edilecek ganimet idi".
İşte
Fatih’in oğlunu eline geçirmiş olan bu iyi görünümlü bu katil
şövalyeler, tutsaklarından azami derecede yararlanmak, onu, ağabeyi
Beyazıt’a karşı koz olarak kullanıp, mümkün olan her
tavizi ve parayı koparmak istiyorlardı.
Cem’in
Rodos’a sığındığı Temmuz 1481’den iki yıl
önce onun babası, yani Fatih, bu şövalyeler elinde bulunan Rodos’u
kuşatmış fakat kale ve surlarının çok muhkem olmalarından
dolayı adayı alamamıştı. Ve şövalyelerin bu başarısı,
1453’te İstanbul’u kaybeden Hıristiyanlar için bir sevinç ve
psikolojik bir rahatlama olmuştu[10].
Osmanlılardan her an bir başka saldırı beklendiğindendir
ki Cem Sultan Rodos’ta fazla tutulmadı.
|
|