|
Ozim
Dağın yamacında direniş
Prof.
Dr. İhsan Süreyya Sırma - 15
Nisan 2004
Asırlardır
beraber yaşıyorlardı. Sürüleri aynı dağlarda otlanır,
kuşları aynı çalılıklarda öterdi. Köy camisinin minâresi
yoktu amma, beş vakit ezan sesi yankılanırdı Ozim
yamaçlarında. Hıristiyanları da Müslümanları gibi fakir
olduklarından, onların da yoktu “daaan-daaan” diye çalacak bir
“çan kule”leri... Tıpkı cami gibi, taşlardan yapılmış
olan küçük kilisede, gençler ayinlere pek katılmazken, yaşlılar
hâlâ Mesîh’e ibâdet ediyor, Meryem’i kutsuyorlardı. Günlük
yaşamları, Müslümanlarla tamamen içiçeydi. Öylesine ki, bahar
gelip, Ozim Dağı eteklerindeki karlar erimeye başladı
mı, buram buram cennet kokan toprağın bağrından nazenin
kardelenler, genç kızlara, delikanlılara göz kırpar, lâlelerin
gelişini muştularlardı... Cömert kardelenler, bu kurlarını
yaparlarken, Müslüman, Ermeni ayırımı yapmaz, kendilerine koşan
tüm sevdâlılara kollarını açarak, onlara sarılırlardı...
Çünkü Yaratıcı onları yaratırken, “siz sadece şu
kavmin kızlarının göğüslerine takacakları çiçeklersiniz!”
dememiş, rızkını bütün insanlığa sunmuştu
Kendisine kulluk etsinler için... Müslüman kızlar, göğüslerine
taktıkları kardelenleri, Ayşe, Fatma diye adlandırırken,
Hıristiyan arkadaşları da kendilerininkini Meryem diye
isimlendirir; seke seke dut ağaçları, “kizvân”
ağaçları altında baharı yaşarlardı...
Köylerinde,
Meryem adını taşıyan bir tane de Müslüman kızı
vardı. Müslümanlar da, Hıristiyanlar da adını biraz değiştirmiş,
Kürtçe, “Meyro” diye çağırırlardı onu... Müslümanlar
çok severlerdi Meryem ismini... Çünkü Müslüman inancına göre Meryem,
bütün dünya kadınlarının en üstünü, iffetin timsâliydi...
Babasız Mesîh’i doğurduğu için Yahudilerin iftiralarına
maruz kalan,
Cennet kadınlarının Kraliçesi, “Irzını Koruyan Kız”,
“Bakire Meryem”di o... Meryem’di o!.. Daha beşikteyken konuşan,
Allah’ın izniyle ölüleri dirilten
“Meryem oğlu İsâ Mesih”in, yâni “Kelime”nin
annesiydi o...
Kardelenlerin
gelişini, kenger filizleri izlerdi... Yer altında sakladıkları
gövdelerini insanlardan sakınmak için, tıpkı bâkire kızlar
gibi hayâ örtüsüne bürünür, rahibeleşirlerdi adetâ... Ama buna rağmen
insanlar onları bulur, “Zâviye”lerinden koparır,
tencerelerinde, küplerinde azık yaparlardı
kendilerine... O aşamada kurtulmayı başaran kengerlerse,
yine emin değillerdi barınaklarında... Çünkü yuvasından
çıkıp, boyu-posu yerine gelince; bu sefer de
sakızcıların akınına uğrardı. Çalılar
arasında gizlenmeyi başaramayan güzel endamlı bu kengerler, köyün
delikanlıları tarafından gövdelerinden kesilir; bembeyaz süt
gibi akan göz yaşları, ertesi gün sakız oluverirdi diş fırçası
nedir bilmeyen çocukların ağzında...
Kenger
sakızını Ozim Müslümanları da, Hıristiyanları
da, o yörede yaşayan herkes gibi, “qâjık”
diye isimlendirmiş, asırlardır beraber çiğniyorlardı
onu...
Ozim
Müslümanlarının, ve Hıristiyanlarının koyunları,
keçileri, davarları, kedileri, köpekleri de bir arada yaşardı...
Müslümanlar zekâtlarını, Hıristiyanlar da cizyelerini
verirlerdi Devlet’e... Müslümanlar çiftçilik, Hıristiyanlarsa,
demircilik, bakırcılık, kalaycılıkla geçinirlerdi...
Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasında, dillere destan olan güzel
bir tesânüd olduğundan, herkes hayatından memnun, gül gibi geçinip
gidiyorlardı...
Fakat
gel gör ki, her köyün mızıkçıları, yaramazları,
fitnecileri olduğu gibi, Ozim köyünün de “Lato” adında
bir fitnecisi vardı. Köylüler arasında mevcut olan tesanütten fevkâlâde
rahatsız olan, ve onları
birbirleriyle dövüştürmekten zevk alan bu Ermeni fitneciyi, kendi dindaşları
dahi sevmezdi. O da bunun farkında olduğundan, Müslüman, Ermeni ayırımı
gözetmeden, herkese kötülük yapmaya çalışır, köyde kavga
oldu mu adetâ bayram olurdu onun için...
Derken
seneler geçti; ve köyde baş gösteren bulaşıcı bir hastalıktan
dolayı bir çok insan hayatını kaybedince, Müslümanlar azınlık
durumuna düştüler. Hıristiyanlardan da bir çok kişi ölmüş,
meydan fitneci Lato’ya kalmıştı... Lato herkese zulmediyor,
hastalıktan bitâp düşmüş Müslümanların, Hıristiyanların
mallarına el koyuyordu. Ve sonunda ağası oldu Ozim köyünün...
Etrafına kendisi gibi tipleri toplamakta gecikmeyen Lato, kısa zamanda
herkese kan kusturan bir çete kurdu; ve etrafta sergilediği terörüyle nâm
saldı... Onun zulmünün yankıları, Pervari’ye kadar ulaşmıştı...
Lato, çetesiyle yollar kesiyor, dilediğinin malına el koyuyordu...
Ozim
köyünün yolları oldukça sarp olmasına rağmen, dünyada olup
bitenlerin haberleri, fısıltı dahi olsa, oraya kadar geliyordu.
Ve
bir gün, köy kadınlarının sessiz sessiz duvar diplerinde şöyle
konuştukları duyuldu:
-
Kezi
kuré!
Urus askeri Van’a geliyormuş!
-
Urus
nedir Avda Hudé?
-
Urus,
girdiği her yeri tâlân eden, herkesi öldüren bir millet!
-
Keçé,
bu Urus Deccâl olmasın?
-
Ahir
zamandır kardeşim!
-
Peki
neye gelmiş?
-
Savaş
var, savaş!
-
Seferberlik
de var mı?
-
Bizim
erkekleri de askere alacaklar mı?
-
Peki
Urus bizim köye de gelecek mi?
-
Yok be!
Bu yokuşu Urus çıkabilir mi?
Kadınların bir kısmı konuşmuyor,
sadece dinliyordu. Belki de Urus’u-Murus’u anlamadıklarından konuşmuyorlardı.
Derken
birden sesleri kesildi; ve aralarından birisi sessizce:
-
Kadınlar
dağılalım, Lato geliyor!
Mahmuzlu çizmesi, ve arkasındaki iğrenç kılıklı
adamlarıyla; Bağdad’ı yağmalayan çeteci Amerikan
askerlerini andıran Lato, kadınların yanından geçince,
hepsi çil yavrusu gibi dağılıp, evlerine kapandılar.
Aradan günler geçti. Ozim kadınları, her
zaman olduğu gibi köyün dibeğinin yanında toplanmış,
konuşuyorlardı. Dünya ile ilgili en sıcak haberler, bu kadın
toplantılarından öğrenilirdi. Çünkü ne radyo, ne gazete vardı
köylerinde! Belki de radyo henüz keşfedilmemişti bile...
Telefon-telgraf hatları dahi yoktu Ozimlilerin... Bütün iletişim vasıtaları,
köylerine ulaşan haberleri, cami sokağında bulunan dibek başında
yapan kadın konuşmalarıydı.
Bu
dibek, ya da yörenin tabiriyle “cohni” onların bir çok günlük
ihtiyacına cevap veriyordu adetâ. Buğdaylarını onda dövüyor;
yarmalarını, bulgurlarını onda hazırlıyorlardı.
Hele o dibekte dövülüp yapılan dut helvasına doyum olmazdı. Hiçbir
konservatif kullanmadıklarından, basit de olsa, gayet lezzetli kabak
“riçol”leri,
incir “loşik”leri,
“çirék”leri şifa veriyordu
yiyenlerine...
Lato’nun
zulmü ve terörü de olmazsa, yaşanacak ideal bir köydü Ozim...
Lato’nun,
zorla ve bedelsiz olarak mülkiyetine geçirdiği mâlikânenin, uzunca bir
dehlizi vardı. Sanki nükleer silâhlardan korunmak için yapılmış
bir sığınaktı bu dehliz... Yaz günlerinde buz dolabı görevi
yapan dehliz, son günlerde fazla konuşulur olmuştu. Yine kadınlar
konuşuyordu Lato’nun dehlizini:
-
Dayé,
Lato dehlizine tüfek dolduruyor...
-
Ne tüfeği kız?
-
Bilmem!
Akşam penceremizden onu sokakta giderken gördüm. Yularından tutup çektiği
katır sırtında odun götürüyor sandım. Fakat bir de ne göreyim;
odun sandığım şeyler ay ışığında
parlamaya başlayan tüfeklerdi.
-
Lato ne
yapacak o kadar tüfeği?
-
Belki onlar Hükümet’in
silâhlarıdırlar!
-
Doğru! Bir aydır Lato köyde yoktu.
-
Neredeydi acaba?
-
Van’a gidip geldiğini söylüyorlar...
Aralarında
bulunan Müslüman kadınlardan biri:
-
Avda Hudé, Lato Urus’la görüşmeye gitmiş olmasın?
Ne
Müslüman, ne de Ermeni, hiçbir kadından ses çıkmadı. Bu
soruyu soran da, tehlikeli bir şey söylediğinin farkına vararak,
hemen sesini kesti; ve dağıldılar...
Neden
sonradır ki, Lato’nun Van’a yaklaşmakta olan Rus ordusuna gittiği,
ve Anadolu’yu, özellikle de Pervari ve çevresini işgallerinde onlara
yardımcı olacağını söylediği anlaşıldı.
Meğer dehlizine yığınak yaptığı bu silâhları,
Ruslara yardımcı olacak Ermeni çetelerine dağıtacakmış...
Nitekim
öyle oldu; ve köyde bulunan Müslüman erkeklerin çoğu, Lato tarafından
pusuya düşürülerek şehit edildi.
Müslüman
köylüler, hatta bir çok Ermeni de Lato’nun neden böyle yaptığını
anlayamıyordu. Çünkü onlar, yüzyıllardır beraber yaşıyorlardı
Müslümanlarla; ve aralarında hiçbir problem yoktu...
Köyde
erkeksiz kalan Müslüman kadınları, bir gece Lato’nun zulmünden
kurtulmak için çocuklarını alıp, Müslüman nüfusunun çoğunlukta
olduğu köylere kaçtılar... Ne var ki köylerinden hiç çıkmamış
olan bu zavallı Müslüman kadın ve çocukların çoğu, gece
karanlığında yollarını kaybettiler... Kimileri yuvarlanıp,
Botan Çayı’nın derinliklerinde balıklara yem oldu; kimileri de
vahşi tabiatın, kendisinden de vahşi olan karanlığından
korktuklarından çıldırıp
kayboldular Ozim Dağı’nın uçurumlarında, kayalıklarında...
Köyden
kaçamayan Müslüman kadın ve çocuklarsa, ertesi gün Lato’nun çeteleri
tarafından işkence edile edile şehit edildiler... Bazı
Ermeniler dahi hâlâ Lato’nun ne yapmak istediğini bilmiyor, anlamıyorlardı...
Lato
ise bir tek cümle söylüyordu dindaşlarına:
-
Müslüman kadınlarından, çocuklarından kimi görürseniz, öldürün
İsâ adına!
Ve
Lato’nun şerrinden korkan Ermeniler, buldukları Müslüman kadın
ve çocuklarını öldürerek, yerine getiriyorlardı iğrenç
emirlerini...
Lato,
Ozim köyünde çetelerini hakim duruma getirince, bir iki adamıyla
birlikte tekrar Van’a gitti.
Van
Ruslar tarafından işgal edilmiş, yerli Ermeni işbirlikçilerinin
desteği, hatta teşvikiyle Van’da
katliam yapılmış, kan gölüne çevrilmişti Van sokakları...
Katliamı yapanlar, Ruslardan ziyâde, asırlardır Müslümanlarla
birlikte yaşayan, onlar gibi, her türlü vatandaşlık haklarından
yararlanmış olan Ermenilerdi.
Bu
Ermeni çetelerinin arasında, özellikle birisi fazla dikkat çekiyordu:
-
Müslümanlardan bir tek kişi sağ bırakmayın! Sünnetli olan
bütün çocukları kesin! Hamiledirler diye, sakın kadınlara acımayın,
karınlarındaki bebekleriyle öldürün onları!
Bu
iğrenç emirleri verenin adı Lato’ydu; ve Pervari’nin Ozim köyünden
gelmişti.
Van’da
günlerce süren katliamdan sonra, Rus ordusu Batı’ya, Anadolu içlerine
hareket etmeye karar verdi. Bitlis üzerinden Diyarbakır’a, oradan da diğer
bölgelere geçmeyi tasarlıyorlardı...
Rus
generallerinin emrinde gösterdiği performanstan dolayı, Lato’yu da
aldılar Savaş Konseyi’ne... Müslümanlara yaptığı
zulüm, ve Ruslara yaptığı yardım ve yataklıktan dolayı
bu şekilde söz sahibi olan, ve kendisine, “Miralay”
rütbesi verilen Lato, Rus komutanlarına şu öneriyi getirdi:
-
Anadolu’ya
iki yoldan girelim: Birisi Bitlis-Diyarbakır hattı; öbürü de,
Pervari-Siirt hattı. Pervari-Siirt hattını ben hallederim; çünkü
oraları çok iyi bilirim!
Lato’nun bu görüşü kabul edildi; ve Lato,
Pervari ile Siirt’i işgal edecek ordunun başına getirildi. Öyle
sevinmişti ki Lato, işgal edeceği yerlerde yapacağı
katliamın heyecanıyla bağırıp duruyordu:
-
Bu Müslümanların
başına öyle bir hâl getireceğim ki, Lato’nun nâmı her
tarafta duyulacak! İçinde hâlâ Müslüman yaşayabilen köyleri, kan
gölüne çevireceğim! Sağ
kalabilenleri de, Ermenilerin ahırlarını temizleyen köleler statüsüne
getireceğim! Artık hakim olan Müslümanlar değil, Ermenilerdir!
Rus kardeşlerimizin yardımıyla kahvaltıyı Van’da, öğlen
yemeğini Pervari’de, akşam yemeğini de Siirt’te yiyeceğim;
yaşasın Ermenistan!
Lato
bu naraları attıktan sonra, emrinde bulunan Ermeni, ve Rus
birlikleriyle harekete geçti. Her tarafı yakıp yıkıyordu.
Geçtiği güzergâhta bulunan Müslümanlar katlediliyor, yıllardır
orada yaşayan Ermenilerse, Rus ordusuna katılıyorlardı.
-
Qelâ Mısılmanan! diye, bağırıyordu
Lato!
Lato
Ermenice’yi pek beceremediğinden Kürtçe konuşuyor, yanında
bulunan Ruslar da, onun kendileri için değil, Ermeni çeteciler için bu Müslüman
katliamını gerçekleştirdiğini fark edemiyorlardı.
Ve
gerçekten, katliamın en iğrenci işleniyordu Van-Pervari hattında...
Köy dereleri, kan akıyor; kendilerini kurtaramayan Müslüman kadınları,
Ermenilerin iğrenç emellerine alet olmamak için, kendilerini uçurumlardan
aşağıya atıyor, feryatları bütün Doğu’yu
inletiyordu... Sadizim bayramı yapan Lato ve askerleri, kollarından
tuttukları Müslüman bebeklerini sallayıp kayalıklardan atarken,
naralar atıyor, ardından da Rus votkasını içiyor, kadın
ve çocuk katliamlarını kutluyorlardı...
Ermeni
Lato’nun, Rusların emrine girerek, Van’dan hareket ettiği haberi,
Pervari’ye kadar ulaşmış; özellikle onun, Ermenileri isyana
davet eden mektubu, ele geçirilince, Müslüman milisler, savunma hazırlıklarına
başlamışlardı. Pervari’de toplanan milisler, Lato’nun işgal
ettiği Bidâr köyüne hareket ettiler.
Lato
ve emrindeki Rus-Ermeni çeteleri de, Van’dan Bidar’a kadar olan bütün köylerde
katliam yapmış, Bidar’ı almaya çalışıyorlardı.
Kurşun sesleri Botan Vadisi’nde yankılanıyor, kıyasıya
bir çete savaşı sürüyordu. Müslüman sivil milisler buldukları
silahlarla kendilerini savunuyor, Rusların Bidar’ı geçmelerine fırsat
vermiyorlardı.
Savaşan
Müslüman milislerin tamamı, Rusları buralara getirmiş olan
Lato’yu tanıdıklarından, herkes onu öldürmek istiyordu. Çünkü
onun ölümü, bir bakıma savaşın bitimi demekti. Zira Rusları
teşvik edip buralara getiren oydu.
Savaş
olanca hızıyla devam ediyordu ki, birden bütün vadiyi çınlatan
bir ses duyuldu:
-
Allahu ekber! Lato’yu vurduum! Lato’yu vurdum!
Müslümanlarda
bir canlanma, Rus ordusunda ise bir telaş başladı.
Evet
duyulanlar doğruydu, ve Lato öldürülmüştü…
Lato’nun
ölümü üzerine Rus ordusu kırıldı; ve çekilmeye başladı.
Onlar kaçıyor, Müslüman milisler takip ediyordu.
Bizzat
bu harekata katılmış olan Pervarili Aliy-i Kase’nin anlattığına
göre bu takip Van’a kadar sürdü.
Oraya kadar düşman asker ve çetelerini takip eden Pervarili milisler,
yeni bir haberle de karşılaştılar: Ruslar Van’ı da
terk ediyorlar…
Evet
takvim 1917’yi gösteriyor, ve Rusya’da Çarlık devrilmiş, yerine
“Sosyalizm” diye yeni bir rejim gelmişti. Rus ordusu bunun için
çekiliyordu.
O
gündür bu gündür, Pervari’nin tarih literatüründe,
Lato’nun hikâyesi dilden dile anlatılır. Ve tarih boyunca dünyamızı
Cehenneme çevirenler, işte bu gibi Lato’lardır.
Ama
bu demek değildir ki insanlara zulmeden, onlara baskı yapıp
haklarını ellerinden alanlar, sadece isimleri Lato olan Ermenilerdir.
Bütün toplumların kendilerine göre Lato’ları vardır.
Tarihimizde, isimleri Müslüman’ca olan öyle “Lato”larımız
vardır ki, zulümleri Ermeni Lato’nunkini çoook geçmiştir… Dün
öyleydi, bugün de böyledir…
Allah
insanları Lato’ların her türlüsünün şerrinden,
desiselerinden ve zulmünden muhafaza buyursun. Amin…
|