|
Hicr
Vadisi’nin öyküsü
Prof.
Dr. İhsan Süreyya Sırma - 14
Haziran 2003
Bir
zamanlar Nehirlerin sırrını merak eden tarihçiye, bu sefer de dağların
sırrı merakı sardı nedense... Ülke ülke geziyor, dağları
dinliyordu... Dağların gizemli labirentlerinde, mağaralarında,
sadece kartalların çıkabildiği uçurumlarında, insanoğluna
seslenen dilsiz kayalıklarında, bir şeyler arıyordu kendince...
Ve
derken, Arabistan Yarımadasının Kuzeyinde, Sinâ Çölü’ne
bakan bölgede, Hicr Vadisi’ne geldi; ve şunları yazdı:
Hicr
Vadisi... Sanki trilyonlarca kilo kar zerrecikleri preslenmiş, ve paket
bloklar hâline getirilmiş bu “kar beyazı taşlar”dan Hicr
Vadisi’nin evleri örülmüştü. Sırtlarını, pek yüksek
olmayan dağlara dayamış olan evlerin kapıları birbirine
bakıyorlardı. Evler birbirine o kadar yakındı ki, vadi
boyunca evler arasından kıvrılıp giden bulvarın iki
tarafında oturup dedikodu yapan kadınlar, seslerini birbirlerine
duyurmak için hiç zahmet çekmiyorlardı.. Çünkü bu “antik bulvar”da,
zaten yan yana iki, bilemedin üç kişi ancak geçebiliyordu... Evlerin
tamamı, taşlardan/kayalardan oyularak yapıldığından,
pek toz da olmuyordu zahir...
M.Ö.
4000 sene kadar önce yapılanmış bu büyük taş kentinde,
insanlar basit ve sade hayatlarını sürdürüyor; daha ziyade, koyun,
keçi gibi hayvanların sütlerinden, derilerinden, yünlerinden yararlanıyorlardı...
Bahçelerinde her türlü meyvenin yetiştiği Hicr Kentin’e Bahar
gelince, kentin genç kızları yamaçlarda biten şifalı otları
topluyor, evlerine azık hazırlamanın neşesini yaşıyorlardı...
Son bahar yaklaşınca da, büyümüş kengerleri kesiyor, akan sütünden,
mis gibi “kenger sakızı” yapıyorlardı...
Gel
gör ki kendilerine Semud denen bu kavim, Yaratıcıları
olan Allah’a değil, kendi elleriyle yaptıkları put heykellerine
tapıyorlardı... Hicr Vadisi’nin beyaz taşları, oyulup işlenmeye
o kadar elverişliydi ki, bir taş, ya da odun parçasıyla kolayca
yontulabiliyorlardı.
Putların
en görkemlileri, tabiiki, kendilerine “Mele’” denen, “Yüksek
Tabaka”ya aitti... Bu zümrenin
putları da hegemonyaları gibiydi. Yâni bu “mutlu azınlık”
nasıl kendilerini hemşehrilerinden üstün görüyor idiyseler, buna
paralel olarak, putları da, sıradan insanların putlarından
daha büyük, daha işlemeli, daha cazibeliydi... Özel “Put heykelleri
ustaları”,
bu zenginlerin paralarından biraz daha yolabilmek için, bütün
maharetlerini ortaya koyuyor, “Yaratıcı’ya isyan aletleri”
olan heykelleri oyuyor, oyuyorlardı...
Hicr
Vadisi Kenti’nde, yakışıklı, akıllı, konuştuğunda
hikmetli sözler söyleyen bir genç vardı. Bütün kent onu seviyor, “bu
genç bize çok ümit vadediyor” diyorlardı... Fakat zengin olmadığından,
şehrin ileri gelenleri onu kıskanıyorlardı. Parası
yoktu; ama altın gibi bir gönlü vardı... Put heykelleri de yoktu
onun... Çünkü o, kentin sıradan
insanlarındandı; ve sıradan insanların put heykelleri yoktu...
Belki de, o sıradan insanların put edinme hakları bile yoktu.
Put heykellerini yaptırma ve onları kendi sömürüleri için
gerekli olan kanunlarla koruma hakkı, sadece Hicr Vadisinin idâresini
elinde tutan mutlu azınlığın tasarrufundaydı.
İşte
bu yakışıklı, cömert gencin adı, Salih’ti; ve Allah
tarafından kavmine gönderilmiş bir Peygamberdi... İsmiyle müsemmâ,
huzur ve sükûn timsâliydi Salih...
Derken
bir gün Salih, Hicr Vadisi sakinlerini toplayarak onlara şöyle dedi:
-
Kardeşlerim! Kendi ellerinizle yonttuğunuz put heykellerine değil,
Allah’a saygı gösterin, O’na kulluk edin!.... Ey kavmim! İyilik
dururken neden kötülüğe koşuyorsunuz? Allah’tan bağışlanma
dileseniz olmaz mı? Belki size merhamet edilir.
“Ey kavmim! Allah’a kulluk edin! Sizin O’ndan başka tanrınız
yoktur. O sizi yerden yarattı. Ve sizi orada yaşattı. O hâlde
O’ndan bağışlanma dileyin, sonra da O’na tövbe edin. Çünkü
Rabbim (kullarına) çok yakındır, (dualarını) kabul
edendir”.
Salih’in
kavmi ise onu dinlemiyor, onunla alay ederek şöyle diyorlardı:
-
Ey Salih! Sen bundan önce içimizde ümit beslenen birisiydin. Şimdi
babalarımızın taptıklarına tapmaktan bizi engelliyor
musun? Doğrusu biz, bizi kendisine (kulluğa) çağırdığın
şeyden ciddi bir şüphe içindeyiz.
Salih,
kendilerine bir azap gelmesinden korktuğu kavmini uyarmaya devam etti:
-
Siz burada, bahçelerin, pınarların içinde; ekinlerin, salkımları
sarkmış hurmalıkların arasında güven içinde bırakılacak
mısınız (sanırsınız)? (Böyle sanıp) dağlardan
ustaca evler yontuyorsunuz. Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin!
Yeryüzünde (Allah’ın emirlerine karşı çıkarak)
bozgunculuk yapan, (halkı) sömürüp ıslah ediciler olmayan çıkarcıların
emirlerine itaat etmeyin!.
Semud
Kavmi Salih’e inanmadıkları gibi, onunla alay etmek için, kayadan
bir deve çıkartmasını istediler.
Bunun
üzerine Hz. Salih, namaz kılıp Allah’a dua etti; ve O’na
yalvararak, kendisinden istenileni talep etti. Allah da onun duasını
kabul etti, ve kayadan bir deve çıkarttı. Salih kavmine dönerek
şöyle dedi:
-
Ey kavmim! İşte size mucize olarak Allah’ın devesi. Onu bırakın,
Allah’ın arzında yesin (içsin). Ona kötülük dokundurmayın;
sonra sizi yakın bir azap yakalar.
Salih
onlara, deveye dokunmamalarını, kent suyundan iki günde bir devenin içmesi
gerektiğini söyledi. Fakat şehrin ileri gelenleri, Allah’ın
koyduğu bu kuralı tanımayıp bir araya geldiler, ve “mucize
deve”yi kestiler.
Semud
Kavminin ileri gelenleri bununla da yetinmedi; sömürü düzenlerine karşı
çıkan Salih’e karşı harekât emri verdi. Salih’in,
kendilerini kurtuluşa davet eden ikazlarına kızan “derin
devlet" temsilcileri, ki sayıları dokuz kadardı, hemen
onun aleyhinde komplolar düzenlemeye, onu bir “faili meçhul” kazaya
göndermenin yollarını aramaya başladılar. Suçu kendileri işleyecek,
fakat emirlerine âmâde “medya” marifetiyle, yalanları doğru
göstererek, Salih’i, ve ona inananları, “irtica kampanyaları”
ile yıpratıp, suçlayarak, kamuoyunu onun aleyhine dönmesini sağlayacaklardı:
“O
şehirde dokuz kişi vardı ki, bunlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyor,
iyiliğe yanaşmıyorlardı. Allah’a yemin ederek birbirlerine
şöyle dediler: Gece ona ve ailesine baskın düzenleyip öldürelim;
sonra da velisine: “Biz (Salih) ailesinin yok edilişi sırasında
orada değildik, inan ki doğru söylüyoruz!” diyelim”.
Ama
Allah, onlara bu fırsatı vermedi; Salih’i ve ona inananları
korudu:
“
Onlar böyle bir tuzak kurdular. Biz de kendileri farkında olmadan, onların
plânlarını altüst ettik. Bak işte, tuzaklarının
sonucu ne oldu: Onları da, (onlara uyan) kavimlerini de toptan helâk ettik.
İşte, yaptıkları zulme karşı, yerle bir olan
evleri! Anlayan bir kavim için elbette bunda bir ibret vardır. İmân
edip Allah’a karşı gelmekten sakınanları ise kurtardık”.
Semûd
kavmi, inkârcıların bir çoğu gibi davranıp Salih(a.s)’a
inanmadılar.
Ve her zaman olduğu gibi, toplumun ileri gelenleri, yâni toplumu soyanlar,
Allah’ın bu emirlerine karşı geldiler. Çünkü Allah’ın
emirlerine karşı çıkanlar, daima toplumu sömürmekte olan,
onların idârelerine el koyan, ve bu tâlân rejimlerinin ilâhî gerçeklerle
yıkılmasını istemeyen müteğallibe sınıfıdır.
Bu sınıf, tarihin her döneminde, toplumun bütün kurumlarının,
makamlarının, hatta dinî inançlarının kendi tasarruflarında
olmasını ister, kendisinden başkasına bir şeyi yakıştırmaz.
Onun için Semûd kavminin çıkar sınıfı da, ya da güncel
tabiri ile “derin devleti” de peygamberliğin kendilerine değil,
Salih’e verilmesine tahammül edemiyor, ve hırçınlığından
bağırıyor:
“Aramızdan
bir beşere mi uyacağız? O takdirde biz apaçık bir sapıklık
ve çılgınlık etmiş oluruz, dediler. Vahiy, aramızda
ona mı verildi? Hayır o, yalancı ve şımarığın
biridir dediler”.
Allahu
Te'âlâ, o çıkar çevrelerinin Müslümanlara karşı olan alaylı
tutumlarını şöyle anlatıyor:
“Kavminin
ileri gelenlerinden büyüklük taslayanlar, toplum içerisinde ezilen
inananlara dediler ki: Siz Salih’in, Rabbi tarafından gönderildiğini
biliyor musunuz?”.
Onca
zulüm görmelerine rağmen, kendilerine bu zulmü yapanlara karşı
inanlar şöyle haykırdılar:
“
... Şüphesiz biz onunla ne gönderilmişse ona inananlarız!..”.
Toplumu
ezen çıkar grupları, menfaatlerini kaybetmemek için inat ve alaylarında
devam ederek şöyle dediler:
“
Biz de sizin inandığınızı inkâr edenleriz”.
Bununla
da yetinmeyip ona, “ Ey Salih! Eğer sen gerçekten peygamberlerdensen
bizi tehdit ettiğin azabı bize getir!”.
Onların
bu inatçı tutumlarına karşı, Salih(a.s), kendilerine
gelecek azap için onları uyardı:
-
Yurdunuzda üç gün daha yaşayın (sonra helâk olacaksınız!).
Verilen
süre dolunca Allah’ın azabı korkunç bir gürültüyle geldi. Öyle
bir deprem
ki, inanlar hariç, “hayvan ağılına konan kuru ot gibi olup”
tamamı yok oldular:
“
Emrimiz gelince, Salih’i ve onunla beraber imân edenleri, bizden bir rahmet
olarak (azaptan) ve o günün zilletinden kurtardık. Şüphesiz Rabbin
kuvvetlidir, (her şeye) galip gelendir. Zulmedenleri de o korkunç ses
yakaladı ve yurtlarında diz üstü çöke kaldılar. Sanki orada
hiç oturmamışlardı. Biliniz ki Semûd kavmi gerçekten Rablerini
inkâr ettiler. Yine bilesiniz ki, Semûd kavmi (Allah’ın rahmetinden)
uzak kılındı”.
Böylece
görülüyor ki, Allahu Te'âlâ, kendisine isyân edenlere belli bir müddet fırsat
veriyor;
sonra da O’na karşı gelmelerindeki inâd yüzünden onlara felâketler
veriyor:
“Semûd’a
gelince, onlara doğru yolu gösterdik; ama onlar körlüğü doğru
yola tercih ettiler. Böylece yapmakta oldukları kötülükler yüzünden
alçaltıcı azabın yıldırımı onları çarptı”.
“ Ayağa kalkacak güçleri kalmamış, yardım edenleri de
olmamıştı”.
Allah’ın,
zalimlere olan vadi gelmiş, Hicr Kenti yok olmuştu... Sadece Salih(a.s),
ve ona inanan birkaç kişi kurtulmuştu.
Bugün
bir harabe hâlinde olan Hicr Vadisi’nde, işte bu gizemler yatıyor...
|