|
Cudi
Mağrası'ndaki Kitâbe
Prof.
Dr. İhsan Süreyya Sırma - 24
Mart 2004
Artık yaşlanmıştı tarihçi.
Zirveye doğru tırmanırken ter zerrecikleri beliriyordu alnında.
Kendisine helikopterle gezi teklif edildiği hâlde, o yaya olarak çıkmak
istemişti Cudi’ye… Mevsim bahar olduğu için, her taraf mis gibi
çiçek kokuyordu. Kayalıklarında laleler, güneşin iyice ısıttığı
yamaçlarında ise Nevruz çiçekleri baharı yaşatıyordu
Cudi’ye gelenlere… O mosmor sümbüller,
kendilerini koparıp sevgililerine götürecek delikanlılardan
kaçmak için ne çabalar sarf ediyorlardı bilseniz… Yörede, “Sisinik” derler sümbüllere… Kokuları, öylesine güzeldir
ki, hiçbir ıtriyatçı, imâl edemez öyle bir kokuyu… Bodur meşe
ağaçlarının yaprakları, size gülümsüyor sanır,
tebessüm edersiniz bu süslenip bezenen, mevsimi gelince de sararıp yere düşen,
ardından da keçilere yem olan bu tabiat parçacıklarına…
Zirvedeki karlardan eriyip süzülen gümüş sular, hemen size kendisini
anlatan Kur’an ayetini hatırlatıyor: “İnkâr edenler, gökler
ve yer bitişik bir hâlde iken bizim, onları birbirinden kopardığımızı
ve her canlı şeyi sudan yarattığımızı görmüyorlar
mı? Onlar hâlâ mı inanmazlar?”[1]
Yaradan’dan
başka, hiç kimse çözemez dağların sırrını.
Everest’in buzullarını, Klimanjaro’nun suskunluğunu, Ağrı
Dağı’nın birdenbire ovada biten azametini, Mont-Blanc’ın
soğukluğunu, Sevr’in çekiciliğini, Harakol’un, dipsiz mağaralarındaki
gizemini, Fuji’nin, gelin gibi eteklerini sarkıtan nazlılığını
kim çözebildi ki?
Tarihçimiz
bütün bunlara dalmış, elindeki bastona dayanarak yokuş çıkarken,
yol arkadaşı kılavuz onu uyandırıverdi hayallerinden:
-
Şuraya bakar mısınız, kayaya oyulmuş olan bu resmi görüyor
musun?
Bizimki,
cevap vermeden, gözlüklerini düzelterek kayayı incelemeye başladı.
Kılavuzun resim dediği, kayaya oyulmuş bir oku gösteriyordu.
Neyin nesiydi bu ok? Yoksa, günlerce bu dağda keçi avlayamayan bir avcı,
can sıkıntısından mı yapmıştı bu oku?
Belki de yaratılışından beri vardı o ok…
Tarihçi,
sırtındaki çantasını kılavuza uzatarak:
-
Ahmet! Sen şu çeşmenin başında otur dinlen, ben de biraz
inceleyeyim bu oku! dedi.
Kılavuz
Ahmet çeşme başına, tarihçi okun bulunduğu kayaya doğru
gitti.
Evet
kayaya oyulmuş olan bu resim, gerçekten bir oktu. Tarihçi, oku inceledi,
inceledi; fakat bir anlam çıkaramadı. Sonra birden, o okun işaret
ettiği yöndeki kaya üzerinde daha küçük bir ok fark etti; ve oraya doğru
yürüdü. Ardından bir ok daha, bir ok daha… Oklar birbirini takip
ediyor, tarihçi de onların izini sürüyordu. Nihâyet mağaramsı
bir yere vardı. Fazla büyük değildi mağara… Ama oklar neden
burayı gösteriyordu? El yordamıyla mağaranın içindeki kaya
yüzeylerini incelemeye başladı. Karanlıktan bir şey fark
edemeyince, cebindeki küçük kalem fenerini çıkartıp, örümcek ağları
içerisindeki mağara duvarını yoklamaya başladı. Evet,
tıpkı o oklar gibi, mağaranın iç düzeyine bir yazı işlenmişti.
Biraz uğraştıktan sonra, yazının Arapça olduğunu
çözebildi. Fakat yazı çok eski ve silik olduğundan, ancak kısmen
okunabiliyordu. Önce, cebinden bir kâğıt mendil çıkararak yazının
üzerindeki yosuna benzer tozları, örümcek ağlarını sildi
ve parça parça yazıları okumaya başladı. Ama bir çok yeri
okunmuyordu. O ancak şunları okuyabildi:
“….[2] Senelerce önceydi. Dedem anlatmıştı.
Ona da dedeleri, dedelerine de dedeleri anlatmış. Bu bölgede yaşayan
insanlar, Allah’ı unutup, putlara tapmaya başlamışlar. Bu
putçulukta öylesine ileri gitmişler ki, kim bir Yaratıcıdan söz
etse, hemen öldürüyorlarmış. Derken aralarından bir adam peyda
olmuş. Bu adam, farklı şeyler söylemeye başlamış
kavmine… Üstelik kendisine yapılan hakaretlere de aldırmıyormuş.
Allah’ın, kendisini kavmini uyarmak üzere görevlendirdiğini söyleyen
bu adamı alaya almışlar, hakaret etmişler… Ama buna rağmen
o söylediklerinden vazgeçmemiş, insanlara zulümden vazgeçmelerini, put
heykellerine tapmamalarını, Allah’a kul olmalarını öğütlemiş.
O adam kavmine şöyle demiş: “Ey
kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin O’ndan başka tanrınız
yoktur. Doğrusu ben, üstünüze gelecek büyük bir günün azabından
korkuyorum”[3].
Adam böyle deyince, kavmiyle kendisi arasında büyük tartışmalar
olmuş: “Kavminin ileri gelenleri dediler ki: Biz seni gerçekten apaçık
bir sapıklık içinde görüyoruz! Dedi ki: Ey kavmim bende herhangibir
sapıklık yoktur; fakat ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş
bir elçiyim! Size Rabbimin gönderdiği emirleri bildiriyorum, size öğüt
veriyorum, ve ben Allah’tan (gelen vahiy ile) sizin bilmediklerinizi de
biliyorum”[4].
…. Allah’ın kendisini Peygamber olarak görevlendirdiğini söyleyen
bu adam, kavmini uyarmaya devam etmiş: “Ey kavmim! Eğer benim (aranızda)
durmam ve Allah’ın ayetlerini hatırlatmam size ağır geldi
ise, ben yalnız Allah’a dayanıp güvenirim. Siz de ortaklarınızla
beraber toplanıp yapacağınızı kararlaştırın!
Sonra bu durumunuz başınıza dert olmasın. Bundan sonra hükmünüzü
bana uygulayın ve bana mühlet de vermeyin! Eğer yüz çeviriyorsanız,
zaten ben sizden bir ücret istemedim. Benim ecrim Allah’tan başkasına
ait değildir ve bana Müslümanlardan olmam emrolundu”[5].
“………..”
“Yörenin
ileri gelenleri adama “deli” deyip, inanmamalarına rağmen, sıradan
insanlar inanmaya başlamışlar bu adama. Bunun üzerine itibârlarının
kaybolmasından korkan bu ileri gelenler, adama inanan halkı uyarıp
onlara şöyle demişler: “Bu,
tıpkı sizin gibi bir beşer olmaktan başka bir şey değildir.
Size üstün ve hâkim olmak istiyor! Eğer Allah dileseydi, muhakkak ki
melekler gönderirdi. Biz geçmişteki atalarımızdan da böyle bir
şey duymadık! Bu yalnızca kendisinde delilik bulunan bir kimsedir.
Onun için bir süreye kadar bekleyin bakalım!”[6].
“….
Buna rağmen orta tabakadan bazı insanlar bu aziz adamın
getirdiklerine inanınca, kavminin inkârcı ileri gelenleri, alaylarını
bir kat daha artırmışlar: “Kavminden ileri gelen kâfirler
dediler ki: “Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz. Bizden,
basit görüşlü ayak takımı insanlardan başkasının
sana uyduğunu görmüyoruz. Ve sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü
de görmüyoruz. Bilâkis sizin yalancılar olduğunuzu düşünüyoruz”[7].
“…..
Kavmi kendisine inanmayıp onu yalanlamasına rağmen, o yine de
davasından vazgeçmemiş, ve kendisine inandıkları için
horlanan, aşağılanan insanlara sahip çıkarak, inanmayanlara
hakkı haykırmaya devam
etmiş:
“Ey
kavmim! Eğer ben Rabbim tarafından (bildirilen) açık bir delil
üzerinde isem ve O bana kendi katından bir rahmet vermiş de bu size
gizli tutulmuşsa, buna ne dersiniz? Siz onu istemediğiniz hâlde biz
sizi ona zorlayacak mıyız? Ey kavmim! Allah’ın emirlerini
bildirmeye karşılık sizden herhangibir mal istemiyorum. Benim mükâfatım
ancak Allah’a aittir. Ben imân edenleri kovacak değilim; çünkü onlar
Rablerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizi, bilgisizce davranan bir
topluluk olarak görüyorum. Ey kavmim ben onları kovarsam, beni
Allah’tan kim korur? Hiç düşünmüyor musunuz? Ben size, “Allah’ın
hazineleri yanımdadır” demiyorum; gaybı da bilmem. “Ben bir
meleğim” de demiyorum. Sizin gözlerinizin hor gördüğü kimseler için,
“Allah asla onlara bir hayır vermeyecek” diyemem. Onların
kalplerinde olanı Allah daha iyi bilir. Onları kovduğum takdirde
ben gerçekten zalimlerden olurum”[8].
“….
Kavmi onu dinlemeyip azarlamış; o ise devam etmiş:
“Ey
kavmim! Şüpheniz olmasın ki, ben sizi, “Allah’a kulluk edin;
O’na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin ki, Allah
bir kısım günâhlarınızı bağışlasın
ve sizi belli bir vâdeye kadar tehir etsin(yaşatsın)” diyerek apaçık
uyaran bir kimseyim. Allah’ın tayin ettiği vâde gelince, artık
o ertelenmez. Keşke bilseydiniz!”[9].
“Onlarsa
cevabı şu vermişler:
“…
Bizimle mücadele ettin ve bize karşı olan bu mücadelede çok ileri
gittin. Eğer doğrulardan isen, kendisiyle bizi tehdid ettiğin(azabı)
bize getir!”[10].
“Kavmi,
gerçekleri görmek için azab, ve helâk istemelerine rağmen, o bunu
istemedi, ve şöyle dedi:
“Onu
size ancak dilerse Allah getirir. Ve siz (Allah’ı) aciz bırakamazsınız!
Eğer Allah sizi azdırmak istiyorsa, ben size öğüt vermek
istesem de, öğüdüm size fayda vermez. O Rabbinizdir, ve O’na döndürüleceksiniz!”[11].
“…
Bu uyarıcı adam çok uzun yaşamış ve bu tebliğini
950 sene boyunca sürdürmüş. Ama kavmi ona icabet etmeyince, Allah’a yalvarmaya başlamış:
“Rabbim!
Ben kavmimi gece gündüz davet ettim. Fakat benim davetim, ancak kaçmalarını
artırdı. (İmâna gelmeleri ve böylece günâhlarını bağışlaman
için onları ne zaman davet ettiysem, parmaklarını kulaklarına
tıkadılar, (beni görmemek için) elbiselerine büründüler, ayak
dirediler, kibirlendikçe kibirlendiler. Sonra ben, kendilerine haykırarak
davette bulundum. Sonra onlarla hem açıktan açığa, hem de gizli
gizli konuştum. Dedim ki: Rabbinizden bağışlanma dileyin;
çünkü O çok bağışlayandır. Üzerinize gökten bol bol yağmur
indirsin. Mallarınızı ve oğullarınızı çoğaltsın,
size bahçeler ihsan etsin, sizin için ırmaklar akıtsın. Size ne
oluyor ki, Allah’a büyüklüğü yakıştıramıyorsunuz?
Oysa sizi türlü merhâlelerden geçirerek O yaratmıştır.
Allah’ın yedi göğü tabaka tabaka yarattığını görmüyor
musunuz? Onların içinde ayı bir nur, güneşi de bir lâmba yapmıştır.
Ve Allah sizi yerden bir bitki gibi bitirmiştir. Sonra sizi yine oraya döndürecek
ve sizi yeniden çıkaracaktır. Allah, onda geniş yollar edinip
dolaşabilesiniz diye, yeryüzünü
sizin için bir sergi yapmıştır”[12].
“Kavmi
adamı dinlememekte ısrar edince, o da onları Allah’a şikâyet
etmeye devam etmiş:
“…
Rabbim! dedi, bunlar bana karşı geldiler de, malları ve çocukları
kendi zararlarını artırmaktan başka bir işe yaramayan
kimselere uydular! Bunlar da büyük hileler, büyük komplolar kurdular. Ve
dediler ki: Sakın putlarınızı bırakmayın; hele Ved’den,
Suvâ’dan, Yeğûs’tan, Ye’ûk’tan ve Nesr[13]’den
asla vazgeçmeyin! Ve bunlar gerçekten bir çoklarını saptırdılar.
(Rabbim!) Sen de bu zalimlerin sapıklığından başka
şeylerini artırma!”[14].
“Uyarıcı
adam uyarısına devam edince, kavmi zulmünü artırarak, onu
“yalancı” ilân edip baskı altına aldılar[15].
Bununla da yetinmeyerek, onu tehdid etmeye başladılar:
“…
(Bu yaptıklarından) vazgeçmezsen, iyi bil ki, taşlanmışlardan
olacaksın!”[16].
“
Bizim uyarıcı adam artık üzülmeye başlamıştı.
Çünkü kavmi onu dinlemiyor, felâketi tercih ediyordu. Onun için şöyle
yalvarmaya başladı Allah’a:
“…
Rabbim! dedi, kavmim beni yalancılıkla suçladı. Artık
benimle onlar arasında Sen hükmünü ver. Beni ve beraberimdeki müminleri
kurtar!”[17].
“… “Rabbim! dedi, yeryüzünde
kâfirlerden hiç kimseyi bırakma! Çünkü Sen onları bırakırsan
kullarını saptırır, yalnız ahlâksız, nankör
insanlar doğururlar. Rabbim! Beni, ana-babamı, imân etmiş olarak
evime girenleri, imân eden erekleri ve imân eden kadınları bağışla,
zalimlerin de ancak helâkini artır”[18]
dedi; ve bu konudaki üzüntüsünü şöyle dile getirdi: “… “Ben
yenik düştüm, bana yardım et”[19] dedi.
“Allah(c.c)
onun bu duasını kabul etti; ve gelecek felâketlere karşı
hazırlanmasını emretti:
“…
vahyolundu ki: Kavminden imân etmiş olanlardan başkası asla imân
etmeyecek. Öyleyse onların yaptıklarından dolayı üzülme!
Gözlerimizin önünde, ve vahyimize dayanarak gemiyi yap ve zulmedenler hakkında
Bana bir şey söyleme! Onlar mutlaka boğulacaklardır”[20].
“Adam
Allah’ın emri üzerine gemiyi yapıyor; kavmi ise hâlâ onu rahat bırakmıyor,
alay ediyordu:
“…
kavminden ileri gelenler ise, yanına uğradıkça alay ediyorlardı.
Dedi ki: “Eğer bizimle alay ediyorsanız, iyi bilin ki siz nasıl
alay ediyorsanız, biz de sizinle alay edeceğiz! Kendisini rezil edecek
azabın kime geleceğini ve sürekli bir azabın kimin başına
ineceğini yakında bileceksiniz!”[21].
“…..
Ve sonradan bir felâket gelmiş. Bu öyle bir felâketmiş ki, daha önce
böyle bir şey hiçbir yerde olmamış. Denizin olmadığı
bu yerde yerden fışkıran, ve gökten boşalan sularla deniz
oluşuvermiş. Böyle olunca Allah uyarıcı adama:
“…
(Canlı çeşitlerinin) her birinden iki eş ile –(boğulacağına
dair) aleyhinde söz geçmiş olanlar dışında- aileni ve imân
edenleri gemiye yükle! Zaten onunla beraber pek azı imân etmişti.
Dedi ki: Gemiye binin! Onun yüzüp gitmesi de, durması da Allah’ın
adıyladır. Şüphesiz ki Rabbim çok bağışlayan, çok
esirgeyendir! Gemi, dağlar gibi dalgalar arasında onları götürüyordu”[22]
“…
Uyarıcı adamın oğlu, inanmayanlardandı. Onlarla boğulacaktı.
Baba yüreği dayanamadı, ve oğluna:
“…
Yavrum! Bizimle beraber bin, kâfirlerle beraber olma! diye seslendi. Oğlu,
“beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım”
dedi. (O): Bugün Allah’ın emrinden (azabından), merhamet sahibi
Allah’tan başka hiçbir koruyucu yoktur! dedi. Aralarına dalga girdi,
böylece o da boğulanlardan oldu”[23].
“….Uyarıcı
adam, kâfirler arasında boğulup giden oğluna üzülmüştü:
“Rabbine yalvarıp dedi ki: Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da
ailemdendir. Senin vâ’din ise elbette haktır. Sen hakimler hakimisin!
Allah buyurdu ki: O asla senin âilenden değildir. Çünkü onun yaptığı,
sâlih olmayan bir ameldir! O hâlde hakkında bilgin olmayan bir şeyi
benden isteme! Ben sana cahillerden olmamanı tavsiye ederim!”[24].
“Sular
kabardı, ve inanmayanlar yerden ve gökten gelen sular içerisinde boğulup
gittiler; sadece mü’minler kurtuldu.
“Ve
Allah buyurdu:
“
Ve “Ey yer suyunu yut! Ve ey gök (suyunu) tut! denildi. Su çekildi; iş
bitirildi; (gemi de) Cudi dağının üzerine oturdu. Ve “ O
zalimler topluluğunun canı cehenneme!” denildi”[25].
“….
İşte bu uyarıcı adamın adı Nuh’tu. Allah’ın
kanunlarını dinlemeyen kavmi helâk olmuş, mucize sularda boğulup
gitmişlerdi…
Kayadaki
kitabenin sonundaki, “Bunun üzerine biz onu ve beraberindekileri, o dolu
geminin içinde (taşıyarak) kurtardık. Sonra da geri kalanları
suda boğduk. Doğrusu bunda büyük bir ders vardır; ama çokları
imân etmezler. Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galib ve engin
merhamet sahibidir”[26] ayetini zar zor okuyabilen tarihçi, dehşet ve
korku içerisinde kalmıştı.
Mağaradan
çıktı, ve çeşme başında uyuyakalmış olan kılavuzunun
yanına doğru gitti. Onu uyandırmaya kıyamadığından,
bir kayaya sırtını dayayarak şöyle seslendi önünde uzanan
uçsuz, bucaksız coğrafyada yaşayan insanlara:
-
Ey insanlar! Atamız olan Nuh’un, ve kavminin başına
gelenlerin haberi size ulaşmadı mı? Ulaşmadı mı ki
hâlâ birbirinizi yeyip duruyorsunuz… Size ait olmayan Allah’ın Arzında,
Nuh kavminin yaptığı gibi isyân
ve tuğyan peşindesiniz! Babalarınızı, annelerinizi,
kavimlerinizi siz mi seçtiniz ki, birbirinize üstünlük taslayıp
duruyorsunuz? Nuh kavminin yaptığı gibi, neden ıslahınız
için felâket beklersiniz? İnsan hakkı nedir bilmeyen, zalimlerin önünde
yaltaklanan, mazlumun âh’ını duymayanlara kölelikle tükettiğiniz
seneler, size şahit olacaktır Büyük Hesap’ta… Allah düşmanlarının
inananları yok etmek için seferber oldukları şu günlerde, bir
tufan mı bekliyorsunuz ki, hâlâ uyanmıyor, sizi sömürenlere
hizmette devam ediyorsunuz! İki günlük dünya nasıl da büyülemiş
sizleri… Unutmayın ki artık bizleri uyarmak için Peygamberler
gelmeyecektir! Son gününüz gelmeden Kur’an’a dönün, Peygamber’e dönün,
ve onların emrettikleri gibi tüketin son günlerinizi…
Tarihçi,
önünde uzanan Cizre’ye, Botan Yaylası’na, ve oradan, üzerinde yaşadığımız
yerküreye seslenirken, Kılavuz Ahmet uyanıverdi…
|
|