|
Rahmet
Dağı’nın rahmeti
Prof.
Dr. İhsan Süreyya Sırma - 19
Haziran 2003
Dağların
sırrını arayan tarihçinin yolu bu defa Mekke’ye düşmüştü.
Hac
mevsimi olmadığı için, oldukça sâkin görünüyordu Mekke, “Kentlerin
annesi, vahyin beşiği Mekke”...
Mekke’ye
giden her Müslüman gibi, önce Umre yapan tarihçimiz, ertesi gün sabah
serinliğinde, içinde defteri, kalemi, suyu ekmeği bulunan
torbasını omuzuna attı; ve Arafat’ın yolunu tuttu. Arada
bir duruyor, torbasındaki pet şişeden Zemzem suyunu yudumluyordu.
Ve nihâyet Arafat’ta, “Cebelu’r-Rahme”ye vardı. Biraz dinlendikten
sonra tekrar Zemzem’den yudumladı; ve bir kayanın gölgesinde
oturarak aşağıdaki satırları karaladı:
Rahmet
Dağı’nın rahmeti
Günler
değil, aylar değil, senelerdir koşuyordu. Tırmanmaya
alışık olmadığı dağlardan yuvarlanıyor,
kayalara çarpa çarpa kupkuru vadilere sürükleniyordu. Geldiği ülkede
muhtemelen dağ-taş olmadığından, içine düştüğü
bu kupkuru arazide elleri ayakları kan içinde kalıyor, çaresizlikten
ağlıyordu. Ne gölgesine sığınacak bir ağaç, ne
de suyundan içilecek bir çeşme vardı etrafta... Kayalar... Elleri,
ayakları parçalayan kayalar... Kendisini kabul etmeyen, âdetâ tersleyen
kayalar...
Kendini
içinde bulduğu ülke, o kadar yabancıydı ki,
tanıdığı hiçbir şey yoktu ortalıkta. Kokusu,
havası tamamen farklıydı bu ülkenin... Ondan yaratıldığı
toprak dahi, sanki farklı bir toprak gibi geliyordu kendisine... “Bir
kurtuluş, bir sığınak bulurum” kaygısıyla
dağdan dağa koşuyor, beynini kaynatan güneşten yine
kurtulamıyordu. Dağların mağaraları bile
barındırmıyordu onu... Kovulduğu “Sıla”sını,
öyle özlüyor, öyle arıyordu ki, üzüntüsünden, yine toprak olmak,
yine aslına dönmek istiyordu...
Kendisiyle
birlikte Özlenen Ülke’den kovulmuş olan hanımı da
kayıplarda, kim bilir ne perişanlıklar içerisindeydi. Ama acıları,
Özlenen Ülke’den kovuluşundan dolayı vücudunu sarmış
olan hasret, benliğini öylesine sarmıştı ki,
hanımını hatırlamıyordu bile...
Hanımı
ise bir tuzlu deniz kenarına düşmüş, susuzluktan kavrulunca,
“biraz tatlı su bulurum” ümidiyle, sırtını denize
çevirmiş, karaya doğru âdetâ kaçarcasına koşmuştu.
Ümitle kendisine doğru koştuğu kara, ve karanın çocukları
olan dağların, çöllerin, kupkuru vadilerin, susuzluktan kavrulduğunu
nasıl bilebilirdi ki?... Geldiği ülkeyle bu yeni coğrafya
birbirinden o kadar farklıydılar ki, mukayese edebilmek için bir tek
canlı ya da cansız yoktu. Her şey yabancı, her şey
korkunçtu onun için... Fakat en korkuncu, geldiği ülkede hiç olmayan bu
yalçın dağlar; elleri, ayakları parçalayan sivri kayalardı.
En sivri dikiş iğnesinden daha sivri olan deve dikenleri bile ona
korkunç gelmiyordu kayalar kadar, dağlar kadar...
Özlenen Ülke’de kara kara dağlar, insan vücudunu paralayan
kayalar yoktu ki... Korkusundan bağırıyor, dağlarda
yankılanan sesinden başka hiçbir ses duymuyordu. Hele güneşin
batmasını, ortalığın kararmasını hiç
istemiyordu. Çünkü akşam girince, tabiat bir başka korkunç
oluyordu... Onun için akşam karanlığı çökünce,
rüzgârdan korunan bir arı gibi bir yerlere sığınıyor,
korkusundan sabahlara kadar titreyip duruyordu... Sabah olur olmaz da, yine
koşuyor, kendisini kurtarır ümidiyle, kocasını
arıyordu canhıraş feryâdıyla... Böylece günler, aylar,
seneler geçti.
Ve
nihâyet bir gün, her ikisi birden farklı birer ses duydular. Birisi
hanımının sesini, öbürü de kocasının sesiydi. Her
ikisi de seslerin geldiği tarafa koştular, ve birden durdular.
Perişan hâlde olan koca ile, aynı şekilde üstü başı
kan, ter içinde olan hanımı... Artık bağırmıyor,
birbirlerini tanımaya çalışıyorlardı... Çünkü
görüşmeyeli seneler olmuş; ve daha önce birbirlerini bu vaziyette
hiç görmemişlerdi...
Evet...
Karşı karşıya bakışan bu karı-koca,
işledikleri suçtan dolayı Cennet’ten, yâni Özlenen Ülke’den
kovulan Adem ile hanımı Havva idiler.
İnsanlığın
ceddi olan bu karı-koca, birbirlerini tanıyınca, başlarına
gelenden dolayı tekrar ağlamaya başladılar.
O
tarifi mümkün olmayan güzelliklere sahip Cennet’ten sonra, Dünya
gezegeninin en çorak bölgesi olan Mekke Dağları’na atılmak,
elbette ağlanılacak, kahrolunacak bir olaydı...
Yaratıcıları,
yâni Allah, Cenneti, içindeki bütün nimetleriyle birlikte onların
emrine vermiş, onların güzel bir hayat sürmelerini istemiş,
onlara şöyle seslenmişti:
“
Ve, “Ey Âdem, sen ve eşin Cennete yerleşin, ve istediğiniz
zaman, ondan (cennetin yiyeceklerinden) ikiniz de bol bol yiyin” dedik”.
Artık Adem orada ne acıkacak, ne de çıplak kalacaktı; ne
susayacak, ne de sıcaktan bunalacaktı.
Allahu
Te'âlâ bu şekilde Cenneti onların emrine veriyor amma; bu lutfa lâyık
olup olmadıklarını imtihân etmek üzere, onlar için bir
çekince koyuyor, ve Cennet’teki milyarlarca meyve ağacından sadece
birisini yasaklayıp şöyle emrediyordu:
“(Ancak)
şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa ikiniz de zulmedenlerden
olursunuz”.
Allah,
Adem’e secde etmemiş olan Şeytan’ı dinlememeleri
konusunda da onları uyararak şöyle demişti:
“Biz
de: “Ey Adem, demiştik, hiç şüphesiz ki bu(Şeytan), senin de,
eşinin de düşmanıdır. Bundan dolayı sakın sizi
cennetten çıkarmasın o. Sonra zahmete düşersiniz”.
Fakat
onlar, Allah’ın uyarılarını unutmuş, Şeytan’ı
dinlemişlerdi. Oysa ki Allah, hem Cennet’teki bütün melekleri Adem’e
secde ettirmiş,
hem de ona eşyânın sırrı olan “Esmâ”yı da
öğretmiştir ki, onun öğrendiklerini melekler bile bilmiyordu.
Bütün bunların yanında Allah(c.c), onlara, acıkmamayı,
susamamayı, güneş altında rahatsız olmamayı
vadetmişti.
Allah(c.c)
dileseydi, onlara o ağacın meyvesini de helâl kılardı.
Fakat Yüce Yaratıcı, bir meyveyle dahi olsa, kullarını
imtihan ediyor. “Acaba kendilerine helâl kıldığım
binlerce nimete rağmen, kulum Benim rızamı unutur da,
yasakladığım tek ağaçtan yer mi?.. İnsan, neden
binlerce nimete kanaat etmiyor da, Benim yasakladığım meyveye
yaklaşıyor?” diyor Allah... Şayet Allah, istisnâ ettiği
bu ağacı da yasaklamasaydı, belki Adem ve Havva, o ağaca -diğerlerinden
sıra bulup- hiç yanaşmayacaklardı bile... İşte,
meselenin düğüm noktası budur: Allah’ın emrine rağmen,
haramdan yemek!..
Fakat
Şeytan, Adem ve hanımının ayaklarını
kaydırdı; onları Allah’a isyân ettirerek, Cennet nimetlerinden
mahrum kalmalarına sebebiyet verdi.
Ve onlar, Şeytan’ın salık vermesi üzerine, yasak ağaçtan
yiyince, Allah onları Cennetten kovup
cezalandırdı; ve yeryüzünün en kurak bölgesi olan Mekke dağlarına
attı.
.
. .
Adam
ve Havva buluşmuş, fakat konuşamıyorlardı. Neredeyse,
olanlar için birbirlerini
suçlayacaklardı...
Güneş,
her ikisinin beyin hücrelerini kaynatıyor, çıldıracak hâle
geliyorlardı. Her ikisi de suçluluk psikolojisi içerisinde kavrulup
gidiyorlardı. Ağlıyorlar, dövünüyorlardı...
Allah’a
karşı işledikleri suçtan dolayı benliklerini
sarmış olan utançlarından O’na seslenmeye cesaret edemiyor,
kendilerinde böyle bir hakkı bulamıyorlardı. Ama onların, O’ndan
başka kimseleri yoktu ki!..
Hem
Allah’a yalvarıyor, hem de ağlıyorlardı utançlarından...
Bağışlanmak
ümidiyle Adem, yine çekinerek, ve utanarak Yaratıcı’ya seslendi:
-
Yâ Rabbi! Ben Senin indindeydim, ve Senin komşundum. Sen’den
başka sahibim de yoktu. Sen’den başka beni sorgulayan da yoktu.
Orada dilediğim yerde yaşıyor, dilediğimi yiyordum. Sonra
beni bu mukaddes dağa attın. Oysaki orada meleklerin seslerini duyuyor,
Arş’ının etrafında nasıl tavaf ettiklerini görüyordum.
Cennetin güzelliğini, ve kokusunu buluyordum. Derken beni yeryüzüne attın.
Şimdi bütün bunlardan yoksun kaldım.
“Ya Rabbi bana ne oldu? meleklerin seslerini dahi duyamıyorum,
onları hissetmiyorum”.
Adem,
ve eşi Havva, yaptıklarına pişman olarak, Mekke
varoşlarındaki bu dağın
eteğinde senelerce ağlayıp Allah’a yalvardılar,
bağışlanma dilediler. Allah onları
bağışlamadığı takdirde, daha kötü durumlara düşeceklerini
de biliyorlardı. Bu hâle gelmelerine neden olan Şeytan’a o kadar
çok lânet ediyorlardı ki, sonunda yine suçu kendilerinde bulup, Yüce
Yaratıcı’ya yalvarıyor, yalvarıyorlardı.
“Ey
Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve
bize acımazsan mutlaka ziyân edenlerden oluruz.”
Derken
Allah’ın bağışlaması yeryüzüne o denli akmaya başladı
ki, Adem ve Havva’nın üzerinde bulundukları dağın her
tarafı kutsal ilâhî rahmet kokuyordu...
Rahmet
yağıyordu göklerden, bağışlanma
bağışlanıyordu Yüce Arş’tan, onun Yüce Sahibi’nden...
Adem
ve Havva secdeye kapılmış, affedilmelerinin işareti olan, ve
üzerinde bulundukları dağa yağan “Kutsal Rahmet” için
hamdediyorlardı Allah’ın yüce lutfuna, bağışlamasına...
O
gündür, bu gündür; üzerine “rahmet” yağan bu dağa, “ilâhî
rahmet” in sembolü olarak, “Cebelu’r-Rahme”(Rahmet Dağı)
denildi ki bugün hâlâ, Kurban Bayramı’nın arefesinde, milyonlarca
Müslüman o dağın etrafında “vakfe”ye, “ilâhî
huzurda yakarma”ya dururlar ki Rableri rahmete gelsin, ve Adem ile Havva’yı
affettiği gibi, onların da günâhlarını affetsin...
|
|