|
“Ortak Akıl” hareketi ve İlâhî mesajı doğru algılama 
Son zamanlarda, Türkiye’de zulüm ve baskılara karşı çıkan, millete rağmen, millet üzerinde bir baskı ve terör kurmak isteyenlere karşı duran, bu konuda kamuoyunu bilgilendiren “Orta Akıl” hareketi içerisinde bendenizin adının da geçmesine, bazı zevat şaşırmış, İslâm’ı anlamadığımı; bu harekete katılmamla, “Hâkimiyet kayıtsız şartsız Allah’ındır” ilkesini çiğnediğim yollu ifadelerle bezenmiş e-mail’lerle bizi uyarmak istemişlerdir. Samimiyetlerinden, fakat aynı zamanda cehaletlerinden asla şüphe etmediğimiz bu zevata, hassasiyetlerinden dolayı teşekkür eder, bilmedikleri bazı hususları hatırlatmak
isterim…Makalenin
Devamı
O hem
Seyda, hem mürşitti âleme
1955 yılıydı… Pervari ilkokulunda öğrenciydim. Bir akşam
üzeri, penceremizin önünde oturmuş yazı ödevimi yapıyordum. O zamanlar “güzel yazı” diye bir ders vardı; ve benim yazım da fena değildi… Rahmetli babam da işten yeni gelmişti. Ne yaptığımı
sordu. Ben de güzel yazı yazmaya çalıştığımı, yazdığım yazıyı beğenip beğenmediğini
sordum. Bana, “güzel oğlum, çok güzel!” dedikten
sonra, cebinden bir kâğıt çıkarıp uzattı ve şöyle dedi…Makalenin
Devamı
İsmail Collier: O bir yiğitti, yiğitler yanına göçüp gitti
Ataları Endonezya-Malezya taraflarından gelmişti; daha doğrusu getirilmişlerdi Cape Town’a… Hollanda emperyalizminin, anlatılması güç vahşetiyle hüküm sürdüğü asırlarda, Uzak Doğu’nun güney adalarının çoğu da bu Avrupa ülkesi tarafından işgal edilmiş, insanlarının çoğu köleleştirilmiş, milyonlarcası da soykırıma tabi tutulmuşlardı. Sadece Java adasında 5 milyon Müslüman’ı soykırıma tabi tuttuklarını hangi Müslüman biliyor ki? İşte o dönemlerde, yani 18. ve 19. yüzyılda, Hollandalı emperyalistler, Uzak Doğu’daki Malay Müslümanların birçoğunu köleleştirerek gemilerle önce Hindistan’a, oradan da, çiftliklerinde çalıştırmak üzere Güney Afrika’daki sömürgelerine taşıdılar…Makalenin
Devamı
Endülüs’e seyahat
(II)
Miladi
750 yılında Emevi Devleti yıkıldı ve
yerine Abbasi Devleti kuruldu. Endülüs’teki devlet ise,
Emevilerin devamı idi ve bu durum Abbasi Halifelerinin
zoruna gidiyordu. Onun için ne yapıp yapıp, Endülüs’ü
de egemenliklerine almak istiyorlardı. Abbasi
Devletinin bu kabildeki çabaları, Halife Mansur’un ölümünden
sonra da devam etti; fakat bir netice alınamadı. Meselâ
H. 162 senesinde bu gayeyle Endülüs’e geçen es-Seklebî de
başarılı olamadı. Önce Barselona valisi Süleymân
b. Yakzân’a haber gönderek bu konuda kendisiyle ittifak
yapmak istedi. Fakat Süleyman hem teklifini reddetti, hem de
onunla savaşarak kendisini büyük bir bozguna uğrattı.
Bunun üzerine es-Seklebî, güney sahillerinde Tudmir’e gitti.
Orada da, saltanatını yıkmaya geldiği
Abdurrahman tarafından sıkıştırıldı;
ve nihâyet, Belensiye (bugünkü Valancia) taraflarında sığındığı
kayalıkta yakalanarak kafası kesildi…Makalenin
Devamı
Endülüs’e seyahat (I)
Büyük bir ihtimâlle, miladi 8. yüzyılda İspanya üzerinden Fransa’ya gitmiş olan İslâm tebliğcilerinin bir kolu, Fransa’nın orta bölgesinde yer alan Clermont-Ferrand’dan geçmiş, oradan kuzeye doğru yol almışlardır. Nitekim bu Fransız şehrine daha önceki gelişlerimde, bugün mahalle arasında kalmış bir sur duvarı tesbit etmiş, fotoğrafını çekmiştim ki bu, Müslümanların uzun bir müddet Clermont-Ferrand bölgesinde kaldıklarına delalet eder. Zaten Clermont-Ferrand’dan, Montpellier üzerinden Fransa’nın güneyine doğru gittiniz mi, bugün bile Müslümanlardan kalan ve onca yıkımlara rağmen hâlâ bazı izlerini muhafaza edebilen yapılara rastlarsınız. Fakat bu Müslüman eser kalıntılarını fark edebilmek için, Müslümanların ve Batı dünyasının mimari karakterlerini çok iyi bilmek gerekir. Bu iki kültürün, yani Müslümanlarla Hıristiyanların, taşları değişik şekillerde işleyip duvarlarda kullanmaktan tutun da, ahşapları yontup mimaride kullanmaya kadar olan değişik vasıflarını bilen herkes, gördüğü bir eski esere bakıp, bunun Müslümanlara mı, Hıristiyanlara mı ait olduğunu hemen fark eder. Onun içindir ki, bu saydığımız özellikleri çok iyi bilen bir sanat tarihçisi; Avusturya, Macaristan dâhil, Güney Doğu Avrupa ile İtalya, Fransa, İspanya, Portekiz ve Malta’yı içine alan Güney Avrupa ülkelerinde ilmi bir sanat gezisine çıksa, Müslümanlar tarafından bu bölgelerde yapılmış, fakat harabe hâlde, ya da bir yapıtın içerisinde yüzlerce değil, binlerce eseri tesbit edip kültür ve medeniyet dünyasına büyük bir katkıda bulunabilir. Ama bunun için bilgi lazım, sabır lazım, para lazım, ve bunların hepsinden önce de bu işi yapabilmek için aşk lazım…
Makalenin
Devamı
Bir öğrencim daha göçtü Ukbâ’ya
Herkes ölümü tadacaktır!
Geçtiğimiz günlerde, yâni 18 Eylül 2007 günü, çok sevdiğim öğrencilerimden
Fikret Özdemir, Allah’ın kendisi için yazdığı yazgıya uyarak bu dünyayı terk
edip, Ahiret âlemine göçtü… İnsan, sevdiklerinin mezarına bizzat kendi elleriyle toprak atıp onu mezarın derinliklerine gömmeden, ölüme inanamıyor sanki… Ya
da, hayat ve ölüm arasındaki berzahı bu kadar yakından müşahede
edince, gerçek daha bir gösteriyor
kendini… Makalenin
Devamı
O keşfedilmemiş bir âlimdi
Onunla ilk defa nasıl karşılaştık, iyice hatırlamıyorum. Ressam arkadaşımız Turgut Bey’in atölyesinde mi, yoksa bizzat kendi dükkânında mı, bu konuda hafızam bana yardımcı
olmuyor. Kendi aramızda “Şefik Usta” diye çağırdığımız rahmetli Mehmet Şefik Güvenli
hoca, sadece hoca değil, “hezârfen” bir kimliğe
sahipti. İslâmî ilimlerde olduğu gibi, sosyal meselelerde de çok iyi tahliller
yapar, bu ilginç görüşleriyle biz “üniversiteliler”i hayrete düşürürdü.
Erzurum’daki üniversite yıllarımızda, arkadaşlarımızın
çoğu, mesaiden sonra lokale giderler; biz ise ya Şefik
Usta’nın atölyesine veya Ressam Turgut’un
“filozofhânesi”ne takılırdık…
Cumartesi günleri ise Hafız Ağabey’in yazıhânesine
giderdik… Biz üniversiteden giden hocalar, Şefik Usta ve
Ressam Turgut’a salt bir esnaf gözüyle değil, bizim
gibi üniversitede ders veren bir hoca gözüyle bakardık.
Gerçi onlar resmen üniversitede hoca değillerdi amma, birçok
konuda biz üniversite hocalarına taş çıkarttırırlardı.
Bu iki dostumuzun
atölyeleri, atölye değil, âdetâ birer seminer odaları
gibiydi. Ancak üniversite mahfillerinde konuşulabilen ilmi
konular orada tartışılırdı. Yıllar
geçecek, bu iki atölyeden bakanlar, milletvekilleri,
profesörler, genel müdürler vs. vs. çıkacaktı;
her ne kadar bu zevattan bazıları o geçmişlerini
unutmaya çaba gösteriyorlarsa da… Makalenin
Devamı
Zizim’in Kulesi ya da Cem Sultan’ın zindanına
seyahat-IV
Cem nisbî bir rahatlığa kavuşmuş fakat ne şövalyelerin kendisine sundukları yemekleri severek
yiyebiliyor, ne de müziklerinden haz alıyordu. Fakat Cem’in esas düşüncesi, yemek ve müzikten
ziyade, bir an önce Fransa veya Macaristan’a varıp, orada ittifaklar kurarak kardeşi Beyazıt üzerine
gitmekti. Nitekim Rodos’a gelişinden bir ay sonra, 1 Eylül 1482’de Fransa’ya gitmek için Şövalyelerin kontrolünde adadan ayrılmaya razı
oldu. Aslında Beyazıt, onun Rodos’tan çıkarılıp başka yerlere götürülmesini
istemiyordu. Çünkü ne de olsa Rodos Osmanlı’ya yakın, ve her zaman oraya bir akın yapılıp Cem şövalyelerin elinden alınabilirdi. Nitekim yukarıda belirttiğimiz
gibi, iki sene önce, babası Fatih orayı kuşatmış fakat alamamıştı. Şövalyeler de bu tehlikenin farkında olduklarından, Cem’i Rodos’tan uzaklaştırıp, Avrupa içlerinde, ellerinden kaçırmayacakları güvenli bir yere götürmek
istediler....
Makalenin
Devamı
Zizim’in Kulesi ya da Cem Sultan’ın zindanına
seyahat-III
II.
Beyazıt savaşı kazanmış, kardeşi
Cem uzaklara kaçmıştı amma; o hâlâ İstanbul’daki
Osmanlı tahtı için tehlike arz ediyordu. Bundan dolayıdır
ki Sultan II. Beyazıt kara kara düşünüyor, kardeşi
Cem’i nasıl İstanbul’a getireceğinin veya en
azından nasıl onu güvence altında tutabileceğini
düşünüyordu.
Sultan
Beyazıt bu düşüncedeyken, kardeşi Cem, Karaman
oğlu Kasım Bey’in daveti üzerine annesi ve
ailesinin diğer fertlerini Kahire’de bırakarak
tekrar Anadolu’ya geçti ve kardeşi Beyazıt’a aynı
teklifte bulundu; yani devleti kendi aralarında paylaşmayı
önerdi. Kan akmasını istemeyen Beyazıt, onun bu
teklifini de reddetti ve Kudüs’te ikamet ederek şehzadeliğini
sürdürdüğü takdirde, kendisine şehzadeliğinde
geliri ne ise, aynı şekilde verileceğini haber
verdiyse de, Cem ihtirasından vazgeçmedi; devletin ikiye
ayrılmasında ısrar etti. Bunu kabul etmeyen Beyazıt,
Cem üzerine Hersekzâde Ahmed Paşa’yı gönderdi. Ağabeyi
Beyazıt’a karşı bir varlık gösteremeyen
ve her taraftan ümidini kesen Cem, Karaman valiliği sırasında
kendileriyle temas kurduğu Rodos Şövalyelerine
gitmeyi kararlaştırdı... Makalenin
Devamı
Zizim’in Kulesi ya da Cem Sultan’ın zindanına
seyahat-II
Muaviye’nin,
oğlu Yezid’i veliaht tayin etmesiyle birlikte başlayan
saltanat kavgaları, bütün tarih boyunca Müslümanların
baş belası olmuş; bu bela uğruna yüz
binlerce Müslüman yok yere canlarından olmuşlardır.
Tahta geçmek için oğullar babalarıyla, kardeşler
birbirleriyle savaşmışlar; bu anlamsız
saltanat entrikalarına zaman zaman “Valide Sultan”lar
da karışmışlardır. İşte
bu taht kavgalarının en ilginci ve ilginç olduğu
kadar da en acı olanlarından bir tanesi, Fatih’in oğlu
Cem Sultan’ın, kardeşi Beyazıt’la başlayan
ve Avrupa’nın en hücra köşelerinde sonuçlanan
macerasıdır.
Makalenin
Devamı
Zizim’in Kulesi ya da Cem Sultan’ın zindanına
seyahat-I
“Kutlu Doğum” vesilesiyle Avrupa’nın çeşitli ülkelerine yaptığım seyatlardan birini daha gerçekleştirmek için, Fransa’nın Lyon ve Clérmont-Ferrand şehrine davet
edildim. Lyon’da kısa bir ikametten sonra esas davet edildiğim Clérmont’a
gittim. Orada beni bekleyen arkadaşlarla Clérmont’un o güzel camisinde namaz kıldıktan
sonra, geceyi geçireceğim arkadaşın evine götürüldüm.
Clérmont-Ferrand, Müslümanların tarihi açısından oldukça önemli bir şehirdir. Bu önem iki özellikten kaynaklanıyor:
Makalenin
Devamı
Uluslararası
Muhammed Hamidullah Sempozyumundan Notlar
Bu
yazı 16-17 Aralık 2006 tarihleri arasında
CRR’de İ. Süreyya SIRMA’nın sekretaryasında
Beyan Yayınları tarafından düzenlenen
“Uluslararası Muhammed Hamidullah Sempozyum”unda
tutulan notlardan derlenmiştir. Sempozyum
Programı
Erek Dağı’nın keklikleri
THY uçağı Ferit Melen Hava alanına iniş için yavaş yavaş süzülürken,
yolculardan, artık yaşlanmış olan tarihçi, yıllardır özlemini çektiği Van’ı nasıl bulacağını düşünüyordu. Eski dostları hâlâ var mıydı? İskele caddesinin her iki tarafında sıralanmış nazlı söğütlerin altından, Cenneti hatırlatırcasına, yine şarıl şarıl sular akıyor
muydu? Nurşin Camisinin minberinde, Mele Ali hâlâ o ateşli hutbelerini okuyor
muydu? Tarihî “Şamran Suyu” hâlâ akmaya devam ediyor
muydu? Bir zamanların “Soğan Yemez”i, hâlâ “soğan yemez” unvanını koruyor
muydu? Çorevanis’in bal kavunları hâlâ kokuyorlar mıydı? Yoksa hormon belâsı onları da vurmuş
muydu? sorularını kendi kendine soruyor, ve ne yazık ki içinden buruk buruk cevaplar alıyordu. Çünkü bu sorulara verilen cevapların tamamı
menfiydi… devamı
için tıklayın
Yaşar Tunagür Hoca’mın cenaze namazında bulunamadım
“Akıl
sahibi, edip olan için sılasında rahat yok;
Onun için terk et vatanları
ve çık gurbete!”
diyen İmam
Şafi’î, bu meşhur şiirinde gurbeti övüyorsa
da, acı tarafları çoktur gurbetin…Anne-babadan;
yârdan, dosttan; tanıdığın sokaktan, seni her gördüğünde,
daha bir yeşillenen ağaçlardan, Cennet kokan
güllerden,
akşam serinliğinde konserler sergileyen sıla kırlangıçlarından,
seher vakitlerinde semâya yücelen Salâ’lardan, Ezanlardan
uzakta olunca, tadı olur mu hayatın, ey İmâm-ı
Şafi’î! Ne
gariptir bu dünya yâ Rabbi!... devamı
için tıklayın
İnançsızlık dininin müsamahasızlığı
Yeryüzündeki
dinler, sayılamayacak kadar çoktur. Ve sayıları binleri aşan bu dinler içerisinde, tek doğru olanı, “İslâm”
dinidir. O İslâm Dini ki, Hz. Âdem’le başlamış, Hz. Nuh’la, Hz. Hûd’la, Hz. İbrahim’le, Hz. Lût’la, Hz. Musâ
ile, Hz. İsâ ile ve nihâyet Hz. Muhammed(s.a.s)’le gelmiş olan
dindir. Allahu Te’âlâ kendi emirlerini ihtivâ eden bu dini, son Peygamber Hz. Muhammed(s.a.s)’le kemâle erdirmiş, ona son şeklini vermiştir. Bu son şekliyle İslâm, insanları inanıp inanmama konusunda serbest bırakmıştır. Hz.
Muhammed(s.a.s), ve ondan sonra da ona inanmış olanlar, tebliğlerini
yaparlar; dileyen inanır, dilemeyen de inanmaz. Fakat inansa
da, inanmasa da, ölümcül olan biz insanların tamamı, inancımızın, ya da inançsızlığımızın hesabını vereceğiz Yüce Yaradan’a:...
devamı
için tıklayın
Hiçbir değere sahip olmayan
birisinden,
birilerinin değerlerine saygı göstermesi beklenemez!
Bazı çevrelerin şifa bulmaz sadizmlerini tatmin etmek gayesiyle yapılan plânların tatbikat alanına konması için gerekli olan ön harekâtı başlatmak
üzere, Bazı Avrupa ülkelerinde, Müslümanların kutsallarına sistemli bir saldırı başlatıldı; bir buçuk milyar insanın sevgilisi olan Hz. Muhammed(s.a.s)’e hakaret edildi!Bu menfur ve ancak Batı emperyalizmine yakışır
“payen/dinsiz hareketi”ni (Hıristiyan hareketi değil), bazı saf Müslümanların yaptıkları
gibi, sıradan bir vak’ay-ı adiye gibi görmek, büyük bir gaflet ve cehaletten başka bir şey değildir! Olay plânlanmış, öylece tatbikat alanına konmuştur!...
devamı
için tıklayın
Che’nin diyarında şenlik
var…
Son yıllarda cereyan eden olaylardan öyle anlaşılıyor
ki, dünyanın baş belası Bush, hayal ettiği sadizminin tadını istediği gibi çıkartamayacak. Zira Irak’ta öylesine bir batağa battı
ki, çıksa bir türlü, çıkmazsa bir türlü… Çıkarsa, her biri birer psişiko-manyağa dönüşmüş olan askerlerini Amerika’ya nasıl
sokacak? Çıkmazsa, rezaleti gün geçtikçe artıyor… Sadece Irak’ta değil, Afganistan’da da durum aşağı-yukarı aynı… Amerika ve özellikle Bush için nahoş olan esas olgu
ise, Latin Amerika’da, Che’nin diyarında cereyan eden oylardır...
devamı
için tıklayın
Endişe verici ziyaretler
Şu son günlerde, dünya için en tehlikeli olan kişiler Türkiye’ye gelip
gitmekteler.Amerika’nın çıkarları için dünyanın neresine müdahale edilmesi
gerekiyorsa, yapılacak olan harekâta, Türkiye’yi ziyaret eden bu adamlar karar veriyorlar… Bu
adamlar, Irak’ı işgalleri sırasında 30 000 sivil Müslüman’ı katlettiklerini itiraf eden kimseler… Fakat verilen bu rakamı birkaç misliyle çarpmak lâzımdır.Her ne
ise, Afganistan’da, Irak’ta Müslüman katliamı yapmış olan bu
caniler, şimdilerde başka bir İslâm ülkesinde de aynı katliamları, belki daha da büyüklerini gerçekleştirmek
istiyor, ve bunun için bahaneler üretmektedirler....
devamı
için tıklayın
Islam in a Pluralistic World
14, 15, 16 Kasım günlerinde, Viyana’da, Avusturya Hofburg Başkanlık Sarayı’nda uluslar arası bir konferans yapıldı. Konferansın adı,
“Islam in a Pluralistic World” (Çoğulcu bir dünyada İslâm) idi.İçeriğine ve düzenleniş şekline bakılırsa, bu konferans, ilmî olmaktan ziyade siyasi bir toplantıydı. Bizim dinleyici olarak davet edildiğimiz konferansın ev sahibi, Avusturya Dışişleri Bakanı Bayan Ursula
Plassnik’di...
devamı
için tıklayın
Sen
Geldin
Prof.
Dr. İhsan Süreyya Sırma'nın en son çıkan
kitabı olan "Sen Geldin"de, kronolojik
olarak ve şiir diliyle Hz. Peygamber(s.a.s)'nin, Cebrail vasıtasıyla
Yüce Allah'tan insanlığa getirmiş olduğu
mesaj anlatılmak istenmiş, yazılmaktaki gaye o
olmuştur. Ayrıntılar
için tıklayın
ISBN:
975-473-314-7 115 Sayfa Yayın Yıl 2004
|
|
|
|
|
DAĞLARIN
SIRRI
|
|
|
|


Lütfen teknik hataları ve isteklerinizi Webmaster'a
bildirin. İlginiz için teşekkür ederiz.
|
|
|
|